İkimizden biri ölmek zorundaydı, ya o ya ben!
O yüzden elimdeki altıpatları şakağıma dayadım, gözlerimi sıkı sıkıya kapadım. Ölümün hayatımdan daha kötü olamayıacağını düşünerek kendimi rahatlattım, ve tetiği çektim... Sonra gözlerimi açtım ve silahı karşımda oturan Tuncer'e verdim. Tuncer benin en yakın arkadaşımdı, dostumdu, kan kardeşimdi.
Ölmekten korkuyordu... Zavallı.
Bir kız dostların arasını nasıl açar derler. Bir kız için kan kardeşleri nasıl düşman olabilir. Olay bir kızın erkekleri birbirine düşürmesi değildir. Olay, en iyi dostunun stress anında, o duygusal karmaşada nasıl davrandığıdır. Çünkü kaç senelik arkadaşın olursa olsun, dostunu böyle anlarda gerçekten tanırsın.
Gerçek hayatta en sık yaşanan stres anı ise çekici bir kadındır...
İkimiz de aynı kadına aşık olduğumuzda öğrendim Tuncer'in nasıl bir dost olduğunu. Küçükken köyde düştüğümüz kuyudan ben kurtarmıştım onu, hem de kendi hayatımı tehlikeye atarak. Şimdi ise birbirimizin gebermesi için dua ediyorduk. Altıpatları Tuncer'in yüzüne doğrulttuğumda yüz ifadesini görmeliydin. "Hayır! Yapma!" diyerek köpek gibi yalvarmaya başladı. Eliyle yüzünü kurşundan koruyabileceğini zennederek kapatıyordu. Ölmeden önce yeterince eğlenmiştim. Yüzümü tekrar Tuncer'e dönüp "Allah belanı versin" dedim. Ben tetiği çektikten sonra yüzü bembeyaz oldu. Deneme sırası ondaydı. Artık 3 te bir ihtimal ölecekti.
Stressli bir iş öyle değil mi?
Zaten yeterince mutsuz bir insandım ben. Sokaklarda sahipsiz köpekler gibi gezer, el ele tutuşan öpüşen sevgililerin mekanlarında dolaşırdım. Ne istedi ki benden yukarıdaki? Niye tanıştırdı ki beni o kızla? Yemin ederim ben hiçbir şey yapmadım. Zaten yapamazdım. O geldi tanıştı benimle. Sanki birisi onu programlayıp üstüme salmış gibi. Ona karşı koymama imkan yoktu. Kaç senedir yalnızdım, saptım yani.
Sap olmanın en kötü yanı ne biliyor musun? Dalga geçilmek mi? Kimsenin tenezzül etmediği bir kalitede olduğunu bilmek mi? Sevişememek mi? Hayır hiçbirisi değil. Sap olmanın en kötü yanı istediğin zaman siktiredicek kimsenin olmamasıdır.
Birisine istediğin zaman siktiri çekebilmek. En azından bunun bilincinde olmak. Hayatında bir defa seçilen değil seçen taraf olmak. Yalnızca tek bir yakın arkadaşı olan benim gibi birisi bu duyguyu hiç bilemezdi. Direk dünyayı yok etmek istiyordum. Birbiriyle iyi geçinen bütün sevgilileri öldürmek...
Doğal olarak Tuncer'le de tanıştırdım kızı. Üçümüz takıldık bir süre. Kız ikimizle de arkadaştı. Ama ben farkında olmadan bok gibi aşık olmuştum ona. Anlaşılan Tuncer de hoşlanıyordu ki bir süre sonra garip davranmaya başladı. Mesela iki de bir, "izin verir misin özel bir şey konuşucaz" diyerek beni uzaklaştırıyordu.
Sonraları iyice soyutlamaya kalktı beni. Sanki ikisi takılıyormuş da, beni yanlarında gezdiriyorlarmış gibi.
Peki kız ne mi yaptı?
Doğrusunu istersen o ikimize de eşit davranırdı. Acaba hangi düşünceyle yapar bunu kızlar. İkisine de eşit davranayım, ayıp olmasın diye mi? yoksa ikisine de umut vereyim, kaçınılmaz olarak birbirlerine girsinler, ben de seyrederken eğleneyim diye mi...
Hayır ısrar etmeyin, kızın adını söylemiycem...
Sonra bir gün, kızın Tuncer'in evine gittiğini öğrendim.
Bardağı taşıran damla o oldu.
Saatler sonra kızın dışarı çıkarken apartman boşluğunda beni görmesine şahit olacaktım. Kızı kenara itip içeri daldım. Tuncer'in "n'oluyor!" demesine fırsat vermeden silahı yüzüne doğrulttum. Arkamdan beni durdurmaya gelen kızı yatak odasına attım. "Birazdan ikimizden biri ölecek ve katil de sensin!" diyip kapıyı üzerine kilitledim. Bir elimle silahı Tuncer'e doğrultmuşken, diğer elimle altıpatları çıkardım. Eğer bir pislik yapmaya kalkarsa öteki silahla suratını dağıtacaktım.
"Demek beni satacak kadar sevdin bu kızı... Peki o zaman, önce çevir, sonra sıkıp bana ver, tabi eğer yeterince erkeksen."
"Önce sen, tabi eğer yeterince erkeksen."
İlk denemeyi ben yaptım.
Ölmekten çok korkuyordu nedense, hile yaptığımın farkında mıydı acaba. Sıra tekrar ona geldiğinde altıpatları şakağına götürdü, fakat tetiği çekemedi.
"Sen kazandın, kız senin olsun al hayrını gör. Bir daha da karşına çıkarsam en adi şerefsizim."
Olayın hala kız olduğunu düşünüyordu. 20 yıllık arkadaşlığımızı ilk stres anında satmış olmak, işte asıl olay buydu.
"Ya 3 te 1 ihtimal ölürsün, ya da kesin ölürsün, sen seç" diyerek diğer elimdeki silahı gösterdim.
Altıpatları tekrar eline aldı, epeyce bekledi. En sonunda avazı çıktığı kadar bağırarak tetiği çekti. "Sana bir şey söylemeyi unuttum" dedim. "Bu iddiaya girerek seni kazıkladım, aslında oyunun başından beri ben kazanmıştım. Neden mi? Çünkü senin kaybedecek bir sevgilin, bir işin, evin, araban hatta sağlığın var. Bense cehenneme biletimi çoktan almış, otobüsün gelmesini bekliyorum. Senden ayrılmak zor olacak."
"En azından kendimi öldürmiycem" diye yanıtladı. "Ya sen kendini öldürmüş olacaksın, ya beni öldüreceksin."
"İçine mermi koyduğumu nereden biliyorsun?" dedim. "Ya da silahın gerçek olduğunu?"
Sonra diğer silahı kafama dayayıp tetiği çektim..
Bu çok ilginç bir duyguydu. Bir anda kafamda bir sıcaklık, sonra kafamın içinin boşaldığını hissettim. Acımadı pek fazla, silahın sesini bile doğru düzgün duyamadım. Yanarak ölen insanlar ne hissediyordur acaba. Acaba hangi noktaya kadar acı çekiyorlardır. Veya suda boğularak ölenler... Tamam adam havasızlıktan kıvranıyor ama, acaba hangi noktada canı çıkıyordur. Ben o konuda şanslıydım, çok fazla bir şey hissetmedim.
Neyse, senin nasıl oldu demiştin?
29 Şubat 2016 Pazartesi
12 Şubat 2016 Cuma
öldüren alışkanlık
yatağımda uzanıyorum fakat uykum yok. Sadece yapacak daha iyi bir şeyim olmadığından, tavanı seyrediyorum. Herkes en az bir defa yaşamıştır bu durumu. Bu sırada tavan civarında dolanan bir güve, elektrikli lambanın etrafında giderek küçülen halkalar çiziyor. En sonunda ampulun kendisine çarpıyor ve ısınmış lambadan geri sekiyor. Biliyorum ki lamba açık olduğu sürece bunu tekrar edecek ve bu şekilde burada can verecek. Ölüme doğru son sürat gitmesine rağmen sanki ölümden kaçıyormuşcasına telaşlı. Çarpıyor, bir daha deniyor. Defalarca sekiyor, pulları dökülüyor fakat vazgeçmiyor. Kendisini öldüren bu alışkanlığına bir çeşit bağımlı olmuş sanki.
Belki de evrim sürecine tüm canlılarda ortak kalan tek gen budur. Kendisini tüketen, yavaş yavaş öldüren şeylere bağımlı olma eğilimi. Hemen her canlıda var bu alışkanlık, tabi bizde de. Canımız sıkıldığında bir sigara yakarak, yahut bir kadeh içerek kendimizi ölüme bir adım daha yaklaştırarak rahatlıyoruz. Klasik bağımlılıkları geçtim, vücudumuza giren besinlerin bile en zararlıları en çekici olanları oluyor. Ciğerlerimizi eskiten oksijen, hücreleri yaşlandıran güneş ışığı, ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz ne varsa bizi yavaş yavaş öldüren birer ilaç aslında.
Son evre olarak da duygular, hisler var. Bağımlı olduğumuz her bir çağrışım, aslında canımızı en çok yakanlar. İnsanların aşk sanarak tutundukları duygu ve bunu tekrar tekrar yaşamak istemeleri... Depresyon: insanın çok zor kopacağı kendisine yaptığı bir işkence... Acı anılarımız, onları asla unutmayız hatta onları hatırlatacak nesneleri çoğu zaman saklarız. Çünkü o acının bağımlısıyız.
Her birimiz lambaya çarpan güvelerden farklı değiliz şu hayatta.
Kendime baktığım zaman bunu daha net görüyorum. Bazen düşünüyorum, bu depresif ruh halim ve düşüncelerim olmasa sanki yaşayamazmışım gibi geliyor. Yani mesela dışarıda çekilmez birisi olmamak için daha hayat dolu rolü yapıyorsun, kendime karşı da öyle olduğumu hayal ettiğimde midem bulanıyor. Böyle yaşanır mı amk diyorum. Ama baktığın zaman benimkisine de yaşanmak denmiyor sanki. Böyle yavaş yavaş kendimi tüketmekten memnunum gibi, ama sanki değilim de gibi. Sonuçta daha çok tatmin olduğu, kendisininkinden daha mutlu bir hayat kim istemez? Belki de ben istemem.
Belki de evrim sürecine tüm canlılarda ortak kalan tek gen budur. Kendisini tüketen, yavaş yavaş öldüren şeylere bağımlı olma eğilimi. Hemen her canlıda var bu alışkanlık, tabi bizde de. Canımız sıkıldığında bir sigara yakarak, yahut bir kadeh içerek kendimizi ölüme bir adım daha yaklaştırarak rahatlıyoruz. Klasik bağımlılıkları geçtim, vücudumuza giren besinlerin bile en zararlıları en çekici olanları oluyor. Ciğerlerimizi eskiten oksijen, hücreleri yaşlandıran güneş ışığı, ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz ne varsa bizi yavaş yavaş öldüren birer ilaç aslında.
Son evre olarak da duygular, hisler var. Bağımlı olduğumuz her bir çağrışım, aslında canımızı en çok yakanlar. İnsanların aşk sanarak tutundukları duygu ve bunu tekrar tekrar yaşamak istemeleri... Depresyon: insanın çok zor kopacağı kendisine yaptığı bir işkence... Acı anılarımız, onları asla unutmayız hatta onları hatırlatacak nesneleri çoğu zaman saklarız. Çünkü o acının bağımlısıyız.
Her birimiz lambaya çarpan güvelerden farklı değiliz şu hayatta.
Kendime baktığım zaman bunu daha net görüyorum. Bazen düşünüyorum, bu depresif ruh halim ve düşüncelerim olmasa sanki yaşayamazmışım gibi geliyor. Yani mesela dışarıda çekilmez birisi olmamak için daha hayat dolu rolü yapıyorsun, kendime karşı da öyle olduğumu hayal ettiğimde midem bulanıyor. Böyle yaşanır mı amk diyorum. Ama baktığın zaman benimkisine de yaşanmak denmiyor sanki. Böyle yavaş yavaş kendimi tüketmekten memnunum gibi, ama sanki değilim de gibi. Sonuçta daha çok tatmin olduğu, kendisininkinden daha mutlu bir hayat kim istemez? Belki de ben istemem.
8 Ocak 2016 Cuma
kendine itiraf
Tanıdığım birisinin instagramında doğuştan görme sıkıntılı bebek yeğeniyle fotoğrafını gördüm geçen gün. Çocukta doğal olarak muhtemelen hep takacağı bir gözlük var. Fotoğrafın açıklamasında "canımdan çok sevdiğim sarı meleğim" yazıyordu. Daha önce bahsetmişti bana ondan, doğuştan gelen sıkıntısından ve tabi ki de onu ne kadar çok sevdiğinden. Bugün aynı ortamda bulunduk bir şeyler içerken. Yine anlata anlata bitiremedi yeğenini, bir ara sessizlik oldu ortamda, ben dayanamayıp söze girdim.
"Acıyo musun ona hiç?" diye sordum. "Acımak değil de sadece çok üzülüyorum" diye cevap verdi. "Normal olsaydı, bir kusuru olmasa bu kadar sever miydin?" diye sordum. "Severdim tabi ki" diye cevap verdi. Kendisini de inandırdığı bu yalanına gülümsedim. Aklıma gelen bir sürü şeyi kendime sakladım çünkü konuşsam biliyorum ki o insan benim olduğum herhangi bir ortama gelmez bir daha.
Aklıma ilk gelen şey yaşadığım bir anıydı aslında. 8-9 yaşlarımda, teyzemlere gitmiştik. Kuzenimin atarisiyle oynuyorduk, ancak doğru düzgün eğlenemiyorduk. Atarinin bağlanabileceği tek televizyon hasta ve yatalak olan teyzemin kaynanasının odasındaydı çünkü. Kuzenimin babannesi yattığı yerden sürekli "mustafa! niye topladın bu çocukları götür burdan!" diye aksi aksi bağırırdı. Çoktan ağır derecede alzeimer olduğundan arada kuzenimi bile tanımaz "siz kimsiniz! başımı ağrıttınız!" diye aksilenirdi. Çok aksilenirse teyzemler bizi odadan çıkartırdı. Altını temizlerlerken izlemiştim bir defa o berbat görüntüyü halen unutamıyorum.
O gün ki duygularımı çok net hatırlıyorum. O yaşlı kadından nefret etmiştim. Onun o aciz halinden, her iş için birilerine birşeylere muhtac olmasından tiksinmiştim. Sırf kendi uğruna bize oyun oynatmamsına kızmıştım. Teyzemi ona bakmaya mecbur bırakmasına kızmıştım. Ve şu anda farkediyorum ki onlar en masum, en insani düşüncelerimdi benim, tamamen içimden geliyorlardı.
Peki o kız neden yeğeninden nefret etmek yerine daha çok sevgi besliyor? Bu temel olarak insanın kendini değerlendirmesinde saklı. Hani vicdan deriz ya o olay aslında biraz farklı bana göre.
Kendimize daha geniş pencereden bakabilme yetisini ilk kazandığımızda insan olarak asıl isteklerimizin ne kadar bencil ve şerefsiz olduğunu farkederiz ilk olarak. Buna dinen nefis ismini de takmışlar hatta. İşte bu istek ve düşüncelerimizle savaşmak adına sürekli zıt görüş mekanizması oluşturmaya başlarız. Buna da vicdan ismini takıyoruz. Bu mekanizmanın derecesi yaşayışına odaklı olarak değişiyor ve bir süre sonra otomatik düşüncelere dönüşüyor.
Daha da açmak gerekirse o arkadaş kuzenini kusurundan dolayı sevmediği takdirde kötü birisi ilan edileceğinin farkında. Kendi bilinçaltına ve vicdanına iyi birisi olduğunu kanıtlaması için onu çok sevdiğine kendisini inandırmaya çalışıyor. Buna bağlı olarak da normalden daha sık tekrarlıyor daha çok aksiyonda bulunuyor vs.
Yani aslında iyi şeyler yapmaya bizi iten vicdanımız bile içimizdeki kötülüğe karşı kendimizin oluşturduğu bir savunma sistemi. Aciz olana duyduğumuz sempati de bu kötülüğün bir anlamda kanıtı.
Kendinden ve tüm insanoğlundan tiksinmek için bir sebep daha hehehe.
Bu tarz şeyleri kendime her itiraf ettiğimde canım çok sıkılıyor. Herhangi bir şey yapmak için hevesim kalmıyor. Sizin de hevesinizi kırdıysam özür dilerim.
"Acıyo musun ona hiç?" diye sordum. "Acımak değil de sadece çok üzülüyorum" diye cevap verdi. "Normal olsaydı, bir kusuru olmasa bu kadar sever miydin?" diye sordum. "Severdim tabi ki" diye cevap verdi. Kendisini de inandırdığı bu yalanına gülümsedim. Aklıma gelen bir sürü şeyi kendime sakladım çünkü konuşsam biliyorum ki o insan benim olduğum herhangi bir ortama gelmez bir daha.
Aklıma ilk gelen şey yaşadığım bir anıydı aslında. 8-9 yaşlarımda, teyzemlere gitmiştik. Kuzenimin atarisiyle oynuyorduk, ancak doğru düzgün eğlenemiyorduk. Atarinin bağlanabileceği tek televizyon hasta ve yatalak olan teyzemin kaynanasının odasındaydı çünkü. Kuzenimin babannesi yattığı yerden sürekli "mustafa! niye topladın bu çocukları götür burdan!" diye aksi aksi bağırırdı. Çoktan ağır derecede alzeimer olduğundan arada kuzenimi bile tanımaz "siz kimsiniz! başımı ağrıttınız!" diye aksilenirdi. Çok aksilenirse teyzemler bizi odadan çıkartırdı. Altını temizlerlerken izlemiştim bir defa o berbat görüntüyü halen unutamıyorum.
O gün ki duygularımı çok net hatırlıyorum. O yaşlı kadından nefret etmiştim. Onun o aciz halinden, her iş için birilerine birşeylere muhtac olmasından tiksinmiştim. Sırf kendi uğruna bize oyun oynatmamsına kızmıştım. Teyzemi ona bakmaya mecbur bırakmasına kızmıştım. Ve şu anda farkediyorum ki onlar en masum, en insani düşüncelerimdi benim, tamamen içimden geliyorlardı.
Peki o kız neden yeğeninden nefret etmek yerine daha çok sevgi besliyor? Bu temel olarak insanın kendini değerlendirmesinde saklı. Hani vicdan deriz ya o olay aslında biraz farklı bana göre.
Kendimize daha geniş pencereden bakabilme yetisini ilk kazandığımızda insan olarak asıl isteklerimizin ne kadar bencil ve şerefsiz olduğunu farkederiz ilk olarak. Buna dinen nefis ismini de takmışlar hatta. İşte bu istek ve düşüncelerimizle savaşmak adına sürekli zıt görüş mekanizması oluşturmaya başlarız. Buna da vicdan ismini takıyoruz. Bu mekanizmanın derecesi yaşayışına odaklı olarak değişiyor ve bir süre sonra otomatik düşüncelere dönüşüyor.
Daha da açmak gerekirse o arkadaş kuzenini kusurundan dolayı sevmediği takdirde kötü birisi ilan edileceğinin farkında. Kendi bilinçaltına ve vicdanına iyi birisi olduğunu kanıtlaması için onu çok sevdiğine kendisini inandırmaya çalışıyor. Buna bağlı olarak da normalden daha sık tekrarlıyor daha çok aksiyonda bulunuyor vs.
Yani aslında iyi şeyler yapmaya bizi iten vicdanımız bile içimizdeki kötülüğe karşı kendimizin oluşturduğu bir savunma sistemi. Aciz olana duyduğumuz sempati de bu kötülüğün bir anlamda kanıtı.
Kendinden ve tüm insanoğlundan tiksinmek için bir sebep daha hehehe.
Bu tarz şeyleri kendime her itiraf ettiğimde canım çok sıkılıyor. Herhangi bir şey yapmak için hevesim kalmıyor. Sizin de hevesinizi kırdıysam özür dilerim.
28 Aralık 2015 Pazartesi
sakızını tükürmeyen adam
Zincirlikuyu metrobüs durağını bilen bilir. Yer kapabilmek umuduyla asfalt kenarında sıkışmış beklerken yerde bir sürü küçük beyaz iz görürsünüz. Kuş pisliğini anımsatan bu izler aslında sakızdır. İnsanların metrobüse binmeden hemen önce ağzından tükürdüğü bu sakızlar üzerinden geçen yüzlerce teker sonrası asfalttaki beyaz izler haline gelmişler.
Bu beyez izlere dalmışken gözlerimden yaşlar akmaya başlıyor. Bir yandan gülümserken bir yandan hıçkırıyorum. Yanımdaki sıkış sıkış insanlar o halimden dolayı bana mesafe alıyorlar. Kim bilir neler tahmin ediyorlar hakkımda. Az önce kötü bir haber aldığımı ya da aklıma gelen üzücü bir şeyin sinirlerimi bozduğunu sanıyorlar. Ben ise sadece sakızlara ve kendime üzülmekle meşgulum.
Neden bu kadar çok insan metrobüse binmeden evvel sakızlarını tükürmüş? Metrobüste sakız çiğnemek yasak mı ki? Ya da ayıplanan bir şey de ben mi bilmiyorum? Bu duruma o anda kendimce getirdiğim yorum hem beni gülümsetiyor hem de ağlatıyordu. Belki sizlere saçma gelebilir ama bence bunun nedeni insanlardaki yaşama motivasyonunun bir yansıması.
Metrobüse binmeye hazırlanan kimseler aslında ister istemez kendilerini adeta yeni bir meydan okumaya hazırlıyor. Bu süreçte dikkatlerini hedeflerinden saptırabilecek vazgeçilebilecek her şeyden kurtuluyorlar. İnsanlara olan saygıları mesela, metrobüse binerken yaşlı teyzeye yer veren birisine milyonda bir rastlarsınız. Çoğu bundan çoktan kurtulmuştur bile. İtiş kakışla birbirini incitme pahasına bir yarıştır orası. Sakızlar da bu işin son aşamasıdır. Metrobüsü yaklaşırken gördüğünüzde son rütuşu yapıp yarış için yerinizi alırsınız.
Hayatın her aşamasında insanları devam etmeye, yaşamaya iten motivasyon aslında metrobüse binerken bilinçaltınızda yaşadığınız bu durumun aynısı. Doğumunuzdan itibaren bir meydan okumadan diğerine yolculuk yaparak geçirdiğiniz hayatınız aslında yaşayış şekliniz haline geliyor ve sizi hayata bağlayan temel unsur oluveriyor. Sıradaki hedefinizi belirlemek ve onun için mücaadele etmek. Bu uğurda dikkatinizi dağıtabilecek her sakızı farkında olmadan tükürmek.
Şimdi ağladığım kısma geçiyoruz. Hiç tükürülen bir sakız olduğunuzu hissettiğiniz oldu mu?
Hayata devam etmek uğruna başkasının verebileceği bir ödünsünüz aslında.
Başkalarının hedefine gitmeye çalışırken dikkatini dağıtan bir unsurdan fazlası olmamak. İlginç bir his.
Peki ya sakızı atmaktan vazgeçip her seferinde bir sonraki metrobüsü beklersek ne olur?
Metrobüse hiç binemeyiz.
Yani hayata devam edemeyiz.
Sakızımı tüküremiyorum...
Bu beyez izlere dalmışken gözlerimden yaşlar akmaya başlıyor. Bir yandan gülümserken bir yandan hıçkırıyorum. Yanımdaki sıkış sıkış insanlar o halimden dolayı bana mesafe alıyorlar. Kim bilir neler tahmin ediyorlar hakkımda. Az önce kötü bir haber aldığımı ya da aklıma gelen üzücü bir şeyin sinirlerimi bozduğunu sanıyorlar. Ben ise sadece sakızlara ve kendime üzülmekle meşgulum.
Neden bu kadar çok insan metrobüse binmeden evvel sakızlarını tükürmüş? Metrobüste sakız çiğnemek yasak mı ki? Ya da ayıplanan bir şey de ben mi bilmiyorum? Bu duruma o anda kendimce getirdiğim yorum hem beni gülümsetiyor hem de ağlatıyordu. Belki sizlere saçma gelebilir ama bence bunun nedeni insanlardaki yaşama motivasyonunun bir yansıması.
Metrobüse binmeye hazırlanan kimseler aslında ister istemez kendilerini adeta yeni bir meydan okumaya hazırlıyor. Bu süreçte dikkatlerini hedeflerinden saptırabilecek vazgeçilebilecek her şeyden kurtuluyorlar. İnsanlara olan saygıları mesela, metrobüse binerken yaşlı teyzeye yer veren birisine milyonda bir rastlarsınız. Çoğu bundan çoktan kurtulmuştur bile. İtiş kakışla birbirini incitme pahasına bir yarıştır orası. Sakızlar da bu işin son aşamasıdır. Metrobüsü yaklaşırken gördüğünüzde son rütuşu yapıp yarış için yerinizi alırsınız.
Hayatın her aşamasında insanları devam etmeye, yaşamaya iten motivasyon aslında metrobüse binerken bilinçaltınızda yaşadığınız bu durumun aynısı. Doğumunuzdan itibaren bir meydan okumadan diğerine yolculuk yaparak geçirdiğiniz hayatınız aslında yaşayış şekliniz haline geliyor ve sizi hayata bağlayan temel unsur oluveriyor. Sıradaki hedefinizi belirlemek ve onun için mücaadele etmek. Bu uğurda dikkatinizi dağıtabilecek her sakızı farkında olmadan tükürmek.
Şimdi ağladığım kısma geçiyoruz. Hiç tükürülen bir sakız olduğunuzu hissettiğiniz oldu mu?
Hayata devam etmek uğruna başkasının verebileceği bir ödünsünüz aslında.
Başkalarının hedefine gitmeye çalışırken dikkatini dağıtan bir unsurdan fazlası olmamak. İlginç bir his.
Peki ya sakızı atmaktan vazgeçip her seferinde bir sonraki metrobüsü beklersek ne olur?
Metrobüse hiç binemeyiz.
Yani hayata devam edemeyiz.
Sakızımı tüküremiyorum...
16 Aralık 2015 Çarşamba
kaçan otobüs
Metrobüsten inmiş eve doğru yürürken geniş alt geçitte maç yapan mahalleli çocukları gördüm. Şans bu ya top önüme yuvarlanıverdi. Her erkeğin yapacağı gibi topu şöyle bir düzeltip dibine doğru girerek çocuklara geri yolladım. İşte o anda sağ ayağımdan sırtıma doğru çıkan derin sızıyla beraber çok ama çok aşina olduğum bir duyguyu tattım. Bir daha topa öyle vuramayacağının, o çocuklar gibi koşamayacağının verdiği duyguydu bu.
Okuyan çok az kişinin anlayabileceği bir duygu bu. Ödevlerini nasıl olsa daha zaman var diye hemen hemen herkes ertelemiştir en az birkaç kez. Ancak naparsanız yapın ödevlerinizin zamanında yetişmeyeceği durumlar olur hatırlayın. İşte buna benzer ancak daha keskin bir duygu bu. 2 yıl önce olduğum bel fıtığı ameliyatının hayatımı ölene dek değiştirdiğini bana topa vuruşumun hatırlatması.
Bu hissi o kadar çok yaşadım ki hayatım boyunca. Askeri okul sınavına girmiş mülakata girmemiştim çünkü saram vardı. Nasıl olsa geçmem imkansızdı. O zamanlar istesem de ne kadar çabalasam da bir subay olamayacağımı anlatmıştı ailem bana. Aynı sebepten ailem olmaksızın gezilere, arkadaşlarımda kalmaya, maçlara vs gidemezdim. Sana hayatın boyunca anlatılan "yeteri kadar istersen her şeyi yapabilirsin" türünden lafların hepsinin palavra olduğunu ilk o günlerde anlamaya başladım.
O günlerde kafama koyduğum şeyler vardı. O durumumu atlatabilirsem eğer nasıl biri olmak istediğime karar vermiştim. Nitekim kısmen atlattım, lisede ailemden ayrı olmamın da verdiği cesaretle her etkinliğe ilk parmak kaldıranlardan oldum. Arkadaş çevrem çevremdeki en cüretkar insanlardan oluştu. Beraber başka kimsenin yapmadıklarını denedik hep. Kaybettiğim zamanın acısını çıkarır gibi bir halim vardı.
Bir yandan da hayatın gerçekleriyle tanışmaya devam ediyorduk tabi ki. Küçükken sana verilen "çok yakışıklı bu çocuk çok canlar yakacak" gazının hiç doğru olmadığını anlıyorsun önce. Ne kadar yakışıklı(!) ya da havalı olduğuna bağlı olarak hayatına karşı cinsi dahil etmeye başlıyorsun. Uzun boylu olmaya, yetenekli olmaya, daha zengin olmaya özeniyorsun. Sonra farkına varıyorsun ki hayatının aslında çok azı senin elinde. Sana biçilen yaşayışı kabullenmek zorundasın çoğunlukla.
Bu kabullenmeyi yaptığında, istediğin yaşayıştan, olmak istediğin kişilikten, sevdiğin kızdan çok uzakta olduğunu ve hiçbir zaman ulaşamayacağını anladığında başta bahsettiğimiz o his kalan hayatın boyunca hep seninle oluyor.
Bazı insanlar kilo verebileceğinin rahatlığıyla yediklerini pek umursamaz. Ya da vücudunu 6 ayda şekle sokabileceğini bilir ve o an dikkat etmez. İyi bir bölümde ya da okuldaysa iş bulabileceğinin rahatlığıyla okur. Bisiklet sürmeyi öğrenen birisi unuturum diye endişelenmez ve bu yüzden sürekli bisiklet antrenmanı yapmaz.
Peki ya aldığınız her bir gramı hiçbir zaman veremeyeceğinizi bilseydiniz? Hiç iş bulamayacağınız kesinleşse okurken okula devam edebilir misiniz? Bisiklet sürmeniz mümkün olmasa yanınızdan bir bisikletli geçince nasıl hissederdiniz?
İşte benim hayatım tam olarak böyle geçiyor. Oynadığım video oyununda bile asla internette izlediğim insanlar kadar iyi olamayacağımı biliyorum. Karakterimdeki asla değiştiremeyeceğim kötü özelliklerin çokluğu beni kahrediyor her gün. Biliyorum ki ailem benle gurur duymak yerine "olsun ne de olsa oğlumuz" diye düşünüp özveriyle sevmek zorunda kalacaklar her zaman. Arkadaşlarım bugüne kadar yaptıkları gibi beni hoş görecek. İyi bir insan ya da bir kızın yanında olsun isteyebileceği bir erkek olmayacağım hiç. Her şey için son otobüsü çoktan kaçırdım biliyorum.
Otobüsü kaçırdığınızda okula geç kalıcak ve devamsızlıktan kalıcaksanız o anda o dersten beklentiniz sona erer ve bütünleme sınavını ya da yaz okulunu düşünmeye başlarsınız. Ben de artık hayattan beklentimi en aza indirdim fakat bu sefer büt ya da yaz okulu pek mümkün gözükmüyor.
Okuyan çok az kişinin anlayabileceği bir duygu bu. Ödevlerini nasıl olsa daha zaman var diye hemen hemen herkes ertelemiştir en az birkaç kez. Ancak naparsanız yapın ödevlerinizin zamanında yetişmeyeceği durumlar olur hatırlayın. İşte buna benzer ancak daha keskin bir duygu bu. 2 yıl önce olduğum bel fıtığı ameliyatının hayatımı ölene dek değiştirdiğini bana topa vuruşumun hatırlatması.
Bu hissi o kadar çok yaşadım ki hayatım boyunca. Askeri okul sınavına girmiş mülakata girmemiştim çünkü saram vardı. Nasıl olsa geçmem imkansızdı. O zamanlar istesem de ne kadar çabalasam da bir subay olamayacağımı anlatmıştı ailem bana. Aynı sebepten ailem olmaksızın gezilere, arkadaşlarımda kalmaya, maçlara vs gidemezdim. Sana hayatın boyunca anlatılan "yeteri kadar istersen her şeyi yapabilirsin" türünden lafların hepsinin palavra olduğunu ilk o günlerde anlamaya başladım.
O günlerde kafama koyduğum şeyler vardı. O durumumu atlatabilirsem eğer nasıl biri olmak istediğime karar vermiştim. Nitekim kısmen atlattım, lisede ailemden ayrı olmamın da verdiği cesaretle her etkinliğe ilk parmak kaldıranlardan oldum. Arkadaş çevrem çevremdeki en cüretkar insanlardan oluştu. Beraber başka kimsenin yapmadıklarını denedik hep. Kaybettiğim zamanın acısını çıkarır gibi bir halim vardı.
Bir yandan da hayatın gerçekleriyle tanışmaya devam ediyorduk tabi ki. Küçükken sana verilen "çok yakışıklı bu çocuk çok canlar yakacak" gazının hiç doğru olmadığını anlıyorsun önce. Ne kadar yakışıklı(!) ya da havalı olduğuna bağlı olarak hayatına karşı cinsi dahil etmeye başlıyorsun. Uzun boylu olmaya, yetenekli olmaya, daha zengin olmaya özeniyorsun. Sonra farkına varıyorsun ki hayatının aslında çok azı senin elinde. Sana biçilen yaşayışı kabullenmek zorundasın çoğunlukla.
Bu kabullenmeyi yaptığında, istediğin yaşayıştan, olmak istediğin kişilikten, sevdiğin kızdan çok uzakta olduğunu ve hiçbir zaman ulaşamayacağını anladığında başta bahsettiğimiz o his kalan hayatın boyunca hep seninle oluyor.
Bazı insanlar kilo verebileceğinin rahatlığıyla yediklerini pek umursamaz. Ya da vücudunu 6 ayda şekle sokabileceğini bilir ve o an dikkat etmez. İyi bir bölümde ya da okuldaysa iş bulabileceğinin rahatlığıyla okur. Bisiklet sürmeyi öğrenen birisi unuturum diye endişelenmez ve bu yüzden sürekli bisiklet antrenmanı yapmaz.
Peki ya aldığınız her bir gramı hiçbir zaman veremeyeceğinizi bilseydiniz? Hiç iş bulamayacağınız kesinleşse okurken okula devam edebilir misiniz? Bisiklet sürmeniz mümkün olmasa yanınızdan bir bisikletli geçince nasıl hissederdiniz?
İşte benim hayatım tam olarak böyle geçiyor. Oynadığım video oyununda bile asla internette izlediğim insanlar kadar iyi olamayacağımı biliyorum. Karakterimdeki asla değiştiremeyeceğim kötü özelliklerin çokluğu beni kahrediyor her gün. Biliyorum ki ailem benle gurur duymak yerine "olsun ne de olsa oğlumuz" diye düşünüp özveriyle sevmek zorunda kalacaklar her zaman. Arkadaşlarım bugüne kadar yaptıkları gibi beni hoş görecek. İyi bir insan ya da bir kızın yanında olsun isteyebileceği bir erkek olmayacağım hiç. Her şey için son otobüsü çoktan kaçırdım biliyorum.
Otobüsü kaçırdığınızda okula geç kalıcak ve devamsızlıktan kalıcaksanız o anda o dersten beklentiniz sona erer ve bütünleme sınavını ya da yaz okulunu düşünmeye başlarsınız. Ben de artık hayattan beklentimi en aza indirdim fakat bu sefer büt ya da yaz okulu pek mümkün gözükmüyor.
2 Aralık 2015 Çarşamba
Hikaye: oyun
Bir arkadaşının arkadaşını tabu oynamaya getirmesiyle başladı her şey. Kim bu kız diye sordu usulca yasak kelimeleri kullanmadan, okuldan arkadaşım kanka niye sordun? Hiç, merak ettim.
Sonra bir kaç el tavla döndü karşılıklı. İlk başlarda her çakal erkek gibi bilerek yenildi kıza, sonra attığı zarlar hep düşeş gelmeye başlayınca tavlayıverdi kızı.
Bir poker gibiydi ilişkinin başı. Karşılıklı blöfler, yalandan kibarlıklar, birbirini deneyen hareketler... Sonra restler çekildi, kartlar açıldı. Herkes kaybetmiş masa kazanmıştı. Kayıplar ağır olsa da ikisi de devam etmeye karar verdi.
Kızın babasıyla tam bir satranca tutuştular ardından. Terleten uzun saatler, tahmin edilemeyen hamleler çok zorlayıcıydı. Hiç pratiği olmayan eleman yapamayacak diye düşündü bir an, ama nasıl olduysa şah mat etmeyi başardı babayı.
Evlenir evlenmez önlerinde bir monopoly kartonu belirdi. Şuradan mı ev alsak bu krediye mi girsek ne kadar çocuk yapsak derken zaman çok hızlı geçti.
Kendi kızının tavlada tanıştığı delikanlıya satrançta yenilince artık bu oyunlar için çok yaşlandığını fark etti.
Daha basit olanlara yönelmeliydi, mesela saklambaç! 70 yaşıma kadar sayıcam sen saklan olur mu?
Elma dersem çık, armut dersem çıkma! Armut! Eheheheh. Elmaaa! Hayatım elmaaa!!! Hayatım? Nerdesin?...
Sonra bir kaç el tavla döndü karşılıklı. İlk başlarda her çakal erkek gibi bilerek yenildi kıza, sonra attığı zarlar hep düşeş gelmeye başlayınca tavlayıverdi kızı.
Bir poker gibiydi ilişkinin başı. Karşılıklı blöfler, yalandan kibarlıklar, birbirini deneyen hareketler... Sonra restler çekildi, kartlar açıldı. Herkes kaybetmiş masa kazanmıştı. Kayıplar ağır olsa da ikisi de devam etmeye karar verdi.
Kızın babasıyla tam bir satranca tutuştular ardından. Terleten uzun saatler, tahmin edilemeyen hamleler çok zorlayıcıydı. Hiç pratiği olmayan eleman yapamayacak diye düşündü bir an, ama nasıl olduysa şah mat etmeyi başardı babayı.
Evlenir evlenmez önlerinde bir monopoly kartonu belirdi. Şuradan mı ev alsak bu krediye mi girsek ne kadar çocuk yapsak derken zaman çok hızlı geçti.
Kendi kızının tavlada tanıştığı delikanlıya satrançta yenilince artık bu oyunlar için çok yaşlandığını fark etti.
Daha basit olanlara yönelmeliydi, mesela saklambaç! 70 yaşıma kadar sayıcam sen saklan olur mu?
Elma dersem çık, armut dersem çıkma! Armut! Eheheheh. Elmaaa! Hayatım elmaaa!!! Hayatım? Nerdesin?...
26 Kasım 2015 Perşembe
hayata giriş başvurunuz:reddedildi
İşten yeni dönen ev arkadaşım bana sevgilisiyle olan sorunlarından bahsediyor. O anlattıkça azar azar eksiliyorum. Daha geçen gün mağazada sevgilisine alacağı kazağı benim üzerimde deneyen kızdan dolayı sevinmiş ben, 3 yıllık bir ilişkinin pürüzlerini dinliyorum. "Tünelin sonunda ışık göründü" diye düşünmüştüm kız benden denememi istediğinde, demek halen benim bedenimde sevgilisi olan var.
3 yıllık ilişki bana aktarılmayı sürdürüyor. Toplasan yüzünü en fazla 10 defa gördüğüm kızın bütün kaprislerini öğrendiğimde biraz alay etmeye başlıyorum arkadaşla. O da bana "öyle deme abi" diyor ve sonraki aşamaya geçiyoruz. 20 bin tl birikmişi olsa hemen evleneceğinden başlayarak nerede yaşıyacakları iş planları kaç çocuk istediği hepsini öğreniyorum. Öğrendikçe de içimi bir korku, bir endişe kaplamaya başlıyor. O anlatırken arkadaşımın hayata ne kadar kolay karıştığına şahit oluyorum. Gelecek planları, kaygıları, beklentileri yaşadığı hayata ne kadar uygun. Sonra tabi ki kendime bakıyorum, hayata ne kadar yabancı ne kadar ters bir durumda olduğum korkmama neden oluyor. Hayat ile tutuşacağınız kavga kazanabileceğiniz türden değildir çünkü, elenen kişi her zaman siz olursunuz.
Olgunlaşmaya başlayıp kendimi objektif yargılayabildiğim günlerden beri yaşadığım hayatla anlaşamadım, suyuna gitmeyi işi kitabına uydurmayı reddettim. Bir dönüm noktası vardı tabii. Geçen gün liseden beri görmediğim birisiyle ilk defa karşılaştım ve "lisede böyle değildin hayat doluydun" diye eleştirdi beni. Hatırlıyorum, böyle değişmeden önce ben de havalı olayım diye elimden geleni yapanlardandım. Ben de bir karar vermeden, bir eylemde bulunmadan önce millet ne der ne düşünür diye sorardım kendime. Hatunlarla iyi anlaşırdım. Arkadaşlarım sevgilileri konusunda bana danışırdı hatta. İlgi çekmenin bağımlısıydım çoğu insan gibi. Kendime bir hayat kurmak gibi hayallerim vardı benim de.
Sonra bunların hepsinin kirasını ödeyemez oldum sanki. Haciz geldi ve her biri birer birer eksildi. Şimdi bana zengin olma, evlenme, yurtdışında yaşama hayallerinden bahseden kimseler beni korkutuyor. Bana da sormalarından korkuyorum. Allahtan kendi hayallarine fazla dalıyor ve hiç sormuyorlar. Benim hayalim mi? Hahaha, benim hayalim yok.
Neden benim hayalim yok? Düşünmeden yanıt veremeyeceğim bir soru. Çünkü benim seçtiğim bir durum değil bu. Belki herhangi bir hayalime ulaşacağımı düşünmüyordur bilinçaltım. Belki mutlu olabileceğim bir hedefi hak etmiyorumdur. Belki de bir şeylerin iyi gideceğine dair umudum yoktur artık.
İnsanların hayata dahil olmak için yaptıkları prosedür davranışların hepsi bana itici geliyor artık. Modaya uyma takıntısı, siyaset, evlenme iş bulma kaygıları, populer şarkılar filmler hakkında muhabbetler vs hepsinin bulunduğu ortamda midem bulanmaya başlıyor. Beni hayattan anlık da olsa uzaklaştırabilen şeylere bağlanıyorum. Önceden sevişmenin en çok bu kısmını severdim, gözlerini kapatıp diğer her şeyi unuttuğun vakitler cazip gelirdi. Uzun süredir böyle bir imkanım olmadığından şimdiki arkadaşım çizgi romanlar, oynadığım oyun, kitaplar, filmler. Biliyorum belki burada alkol, esrar falan görmeyi bekliyordunuz ama onlar hayatı unutmaktan çok hatırlatma kısmında devreye giriyor bende. Yüzümde gülümsemeyle yapabildiğim şeyler anlattıklarımdan ibaret. Kitabın kapağını kapattığımda ya da kulaklığı çıkardığımda ise karşımda ben yokken hiç değişmemiş gerçek yaşamla tekrar karşılaşıyorum, ve yüzüm tekrardan asılıyor.
Bazı zamanlar diğer insanların bunu nasıl bu kadar kolay yapabildiği kafama takılıyor. Yaşadığın hayatı üzerine düşünmeden bu kadar kolay sahiplenebilmek şaşırtıcı. Çocuk yapmaktan bahsediyorsun, kendinde bu cüreti nasıl görebilirsin? Senin keyfinden dolayı dünyaya gelecek bir insanın yaşayacağı acıdan, kötü anıdan, her üzüntüsünden bir bakıma sen sorumlu olacaksın. Bu vebalin altına girmekten bahsederken nasıl böyle rahat olabilirsin?
Geleceğin konusunda iyimser olman ise ayrı bir saçmalık, kendini bundan daha iyisine layık görmendeki sebep nedir? Bulunduğum durumun daha iyi olabileceğini sana düşündüren güç ne? Şimdiye kadar yaşadığın hayata mı güveniyorsun, biriktirdiğin tecrübenin işine yaramayacağı bir engelle karşılaşmayacağını kim garantiliyor?
Etrafımdakilerin her şeyin çok güzel olacağına dair bu yılmaz inancı da beni gıcık ediyor. Bu fazla iyimser insanların etrafında realist bir şeyler söylerseniz karamsar, moral bozucu bir pislik ilan ediliyorsunuz.
Dışarıdan böyle görünüyorum sanırım, hayatla barışık olmayan sürekli saçmalayan karamsar moral bozucu kimseyle anlaşamayan bir pislik. Söylesenize, sizce böyle birisinin nasıl bir hayali olabilir? Daha tarif ederken geleceğinde iyi bir şey olmayacağını anlıyorsunuz zaten hehehe.
Bir defasında rüyamda buna benzer bir şey görmüştüm. Tam anımasayamasam da ölmüştüm ve geri gönderilmem konusunda tartışıyorduk sanki meleklerle.
-kul no:132810 burak
-efendim
-oğlum senin kayıtlara bakıyorum da sen hiç becerememişsin bu yaşama işini, olmamış yapamamışsın yani, rezil etmişsin yepisyeni gül gibi hayatı
-evet orasını tam ayarlayamadım öyle oldu biraz
-o değil milletin de hayatını bok etmişsin
-yani bilerek olmadı özür dilerim
-cık, özürle olmaz. adamlara karşı biz de mahcup duruma düştük senin yüzünden, bize böyle vaadetmediniz vaktimizi geri isteriz diyorlar
-nasıl olacak peki sevap transferi falan mı yapacaz
-o çok sürer onun yerine seni geri yollıyacaz kaldığın yerden düzelteceksin hepsini
-ya ben beklerdim uzun muzun öldük sonuçta
-kes! karar verildi biraz daha yaşıycan
-öff..
Bir mahkumun hapisten çıktıktan sonra hayata karışması ne kadar zordur bir düşünün. Cezasını çekmiş olsa bile kimsenin iş vermeyeceği herkesin temkinli yaklaşacağı bir sabıkalıdır artık o. Ben de etrafımdaki herkes, her şey üzerinde suçlar işlemiş bir sabıkalıyım aslında bir bakıma. Kimse bana güvenemezken yalnızca kötü özellikleriyle nam salmış bir hayat mahkumundan geleceğe umutla bakmasını beklemeyin. Arabesk facebook duvar yazısı gibi oldu bu biraz dskjafsa.
Yazının sonuna geldiğime göre kendime yeni bir hedef bir hayal seçerek hayata atılıyorum huzurunuzda. Hımmm, işe yaramakla başlayabiliriz mesela. Evet, hayalim bir işe yaramak bundan sonra. Hoşçakalın(henüz bir sonraki yazısını yazamadan birisine kötülüğü dokundu).
3 yıllık ilişki bana aktarılmayı sürdürüyor. Toplasan yüzünü en fazla 10 defa gördüğüm kızın bütün kaprislerini öğrendiğimde biraz alay etmeye başlıyorum arkadaşla. O da bana "öyle deme abi" diyor ve sonraki aşamaya geçiyoruz. 20 bin tl birikmişi olsa hemen evleneceğinden başlayarak nerede yaşıyacakları iş planları kaç çocuk istediği hepsini öğreniyorum. Öğrendikçe de içimi bir korku, bir endişe kaplamaya başlıyor. O anlatırken arkadaşımın hayata ne kadar kolay karıştığına şahit oluyorum. Gelecek planları, kaygıları, beklentileri yaşadığı hayata ne kadar uygun. Sonra tabi ki kendime bakıyorum, hayata ne kadar yabancı ne kadar ters bir durumda olduğum korkmama neden oluyor. Hayat ile tutuşacağınız kavga kazanabileceğiniz türden değildir çünkü, elenen kişi her zaman siz olursunuz.
Olgunlaşmaya başlayıp kendimi objektif yargılayabildiğim günlerden beri yaşadığım hayatla anlaşamadım, suyuna gitmeyi işi kitabına uydurmayı reddettim. Bir dönüm noktası vardı tabii. Geçen gün liseden beri görmediğim birisiyle ilk defa karşılaştım ve "lisede böyle değildin hayat doluydun" diye eleştirdi beni. Hatırlıyorum, böyle değişmeden önce ben de havalı olayım diye elimden geleni yapanlardandım. Ben de bir karar vermeden, bir eylemde bulunmadan önce millet ne der ne düşünür diye sorardım kendime. Hatunlarla iyi anlaşırdım. Arkadaşlarım sevgilileri konusunda bana danışırdı hatta. İlgi çekmenin bağımlısıydım çoğu insan gibi. Kendime bir hayat kurmak gibi hayallerim vardı benim de.
Sonra bunların hepsinin kirasını ödeyemez oldum sanki. Haciz geldi ve her biri birer birer eksildi. Şimdi bana zengin olma, evlenme, yurtdışında yaşama hayallerinden bahseden kimseler beni korkutuyor. Bana da sormalarından korkuyorum. Allahtan kendi hayallarine fazla dalıyor ve hiç sormuyorlar. Benim hayalim mi? Hahaha, benim hayalim yok.
Neden benim hayalim yok? Düşünmeden yanıt veremeyeceğim bir soru. Çünkü benim seçtiğim bir durum değil bu. Belki herhangi bir hayalime ulaşacağımı düşünmüyordur bilinçaltım. Belki mutlu olabileceğim bir hedefi hak etmiyorumdur. Belki de bir şeylerin iyi gideceğine dair umudum yoktur artık.
İnsanların hayata dahil olmak için yaptıkları prosedür davranışların hepsi bana itici geliyor artık. Modaya uyma takıntısı, siyaset, evlenme iş bulma kaygıları, populer şarkılar filmler hakkında muhabbetler vs hepsinin bulunduğu ortamda midem bulanmaya başlıyor. Beni hayattan anlık da olsa uzaklaştırabilen şeylere bağlanıyorum. Önceden sevişmenin en çok bu kısmını severdim, gözlerini kapatıp diğer her şeyi unuttuğun vakitler cazip gelirdi. Uzun süredir böyle bir imkanım olmadığından şimdiki arkadaşım çizgi romanlar, oynadığım oyun, kitaplar, filmler. Biliyorum belki burada alkol, esrar falan görmeyi bekliyordunuz ama onlar hayatı unutmaktan çok hatırlatma kısmında devreye giriyor bende. Yüzümde gülümsemeyle yapabildiğim şeyler anlattıklarımdan ibaret. Kitabın kapağını kapattığımda ya da kulaklığı çıkardığımda ise karşımda ben yokken hiç değişmemiş gerçek yaşamla tekrar karşılaşıyorum, ve yüzüm tekrardan asılıyor.
Bazı zamanlar diğer insanların bunu nasıl bu kadar kolay yapabildiği kafama takılıyor. Yaşadığın hayatı üzerine düşünmeden bu kadar kolay sahiplenebilmek şaşırtıcı. Çocuk yapmaktan bahsediyorsun, kendinde bu cüreti nasıl görebilirsin? Senin keyfinden dolayı dünyaya gelecek bir insanın yaşayacağı acıdan, kötü anıdan, her üzüntüsünden bir bakıma sen sorumlu olacaksın. Bu vebalin altına girmekten bahsederken nasıl böyle rahat olabilirsin?
Geleceğin konusunda iyimser olman ise ayrı bir saçmalık, kendini bundan daha iyisine layık görmendeki sebep nedir? Bulunduğum durumun daha iyi olabileceğini sana düşündüren güç ne? Şimdiye kadar yaşadığın hayata mı güveniyorsun, biriktirdiğin tecrübenin işine yaramayacağı bir engelle karşılaşmayacağını kim garantiliyor?
Etrafımdakilerin her şeyin çok güzel olacağına dair bu yılmaz inancı da beni gıcık ediyor. Bu fazla iyimser insanların etrafında realist bir şeyler söylerseniz karamsar, moral bozucu bir pislik ilan ediliyorsunuz.
Dışarıdan böyle görünüyorum sanırım, hayatla barışık olmayan sürekli saçmalayan karamsar moral bozucu kimseyle anlaşamayan bir pislik. Söylesenize, sizce böyle birisinin nasıl bir hayali olabilir? Daha tarif ederken geleceğinde iyi bir şey olmayacağını anlıyorsunuz zaten hehehe.
Bir defasında rüyamda buna benzer bir şey görmüştüm. Tam anımasayamasam da ölmüştüm ve geri gönderilmem konusunda tartışıyorduk sanki meleklerle.
-kul no:132810 burak
-efendim
-oğlum senin kayıtlara bakıyorum da sen hiç becerememişsin bu yaşama işini, olmamış yapamamışsın yani, rezil etmişsin yepisyeni gül gibi hayatı
-evet orasını tam ayarlayamadım öyle oldu biraz
-o değil milletin de hayatını bok etmişsin
-yani bilerek olmadı özür dilerim
-cık, özürle olmaz. adamlara karşı biz de mahcup duruma düştük senin yüzünden, bize böyle vaadetmediniz vaktimizi geri isteriz diyorlar
-nasıl olacak peki sevap transferi falan mı yapacaz
-o çok sürer onun yerine seni geri yollıyacaz kaldığın yerden düzelteceksin hepsini
-ya ben beklerdim uzun muzun öldük sonuçta
-kes! karar verildi biraz daha yaşıycan
-öff..
Bir mahkumun hapisten çıktıktan sonra hayata karışması ne kadar zordur bir düşünün. Cezasını çekmiş olsa bile kimsenin iş vermeyeceği herkesin temkinli yaklaşacağı bir sabıkalıdır artık o. Ben de etrafımdaki herkes, her şey üzerinde suçlar işlemiş bir sabıkalıyım aslında bir bakıma. Kimse bana güvenemezken yalnızca kötü özellikleriyle nam salmış bir hayat mahkumundan geleceğe umutla bakmasını beklemeyin. Arabesk facebook duvar yazısı gibi oldu bu biraz dskjafsa.
Yazının sonuna geldiğime göre kendime yeni bir hedef bir hayal seçerek hayata atılıyorum huzurunuzda. Hımmm, işe yaramakla başlayabiliriz mesela. Evet, hayalim bir işe yaramak bundan sonra. Hoşçakalın(henüz bir sonraki yazısını yazamadan birisine kötülüğü dokundu).
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)