İşten yeni dönen ev arkadaşım bana sevgilisiyle olan sorunlarından bahsediyor. O anlattıkça azar azar eksiliyorum. Daha geçen gün mağazada sevgilisine alacağı kazağı benim üzerimde deneyen kızdan dolayı sevinmiş ben, 3 yıllık bir ilişkinin pürüzlerini dinliyorum. "Tünelin sonunda ışık göründü" diye düşünmüştüm kız benden denememi istediğinde, demek halen benim bedenimde sevgilisi olan var.
3 yıllık ilişki bana aktarılmayı sürdürüyor. Toplasan yüzünü en fazla 10 defa gördüğüm kızın bütün kaprislerini öğrendiğimde biraz alay etmeye başlıyorum arkadaşla. O da bana "öyle deme abi" diyor ve sonraki aşamaya geçiyoruz. 20 bin tl birikmişi olsa hemen evleneceğinden başlayarak nerede yaşıyacakları iş planları kaç çocuk istediği hepsini öğreniyorum. Öğrendikçe de içimi bir korku, bir endişe kaplamaya başlıyor. O anlatırken arkadaşımın hayata ne kadar kolay karıştığına şahit oluyorum. Gelecek planları, kaygıları, beklentileri yaşadığı hayata ne kadar uygun. Sonra tabi ki kendime bakıyorum, hayata ne kadar yabancı ne kadar ters bir durumda olduğum korkmama neden oluyor. Hayat ile tutuşacağınız kavga kazanabileceğiniz türden değildir çünkü, elenen kişi her zaman siz olursunuz.
Olgunlaşmaya başlayıp kendimi objektif yargılayabildiğim günlerden beri yaşadığım hayatla anlaşamadım, suyuna gitmeyi işi kitabına uydurmayı reddettim. Bir dönüm noktası vardı tabii. Geçen gün liseden beri görmediğim birisiyle ilk defa karşılaştım ve "lisede böyle değildin hayat doluydun" diye eleştirdi beni. Hatırlıyorum, böyle değişmeden önce ben de havalı olayım diye elimden geleni yapanlardandım. Ben de bir karar vermeden, bir eylemde bulunmadan önce millet ne der ne düşünür diye sorardım kendime. Hatunlarla iyi anlaşırdım. Arkadaşlarım sevgilileri konusunda bana danışırdı hatta. İlgi çekmenin bağımlısıydım çoğu insan gibi. Kendime bir hayat kurmak gibi hayallerim vardı benim de.
Sonra bunların hepsinin kirasını ödeyemez oldum sanki. Haciz geldi ve her biri birer birer eksildi. Şimdi bana zengin olma, evlenme, yurtdışında yaşama hayallerinden bahseden kimseler beni korkutuyor. Bana da sormalarından korkuyorum. Allahtan kendi hayallarine fazla dalıyor ve hiç sormuyorlar. Benim hayalim mi? Hahaha, benim hayalim yok.
Neden benim hayalim yok? Düşünmeden yanıt veremeyeceğim bir soru. Çünkü benim seçtiğim bir durum değil bu. Belki herhangi bir hayalime ulaşacağımı düşünmüyordur bilinçaltım. Belki mutlu olabileceğim bir hedefi hak etmiyorumdur. Belki de bir şeylerin iyi gideceğine dair umudum yoktur artık.
İnsanların hayata dahil olmak için yaptıkları prosedür davranışların hepsi bana itici geliyor artık. Modaya uyma takıntısı, siyaset, evlenme iş bulma kaygıları, populer şarkılar filmler hakkında muhabbetler vs hepsinin bulunduğu ortamda midem bulanmaya başlıyor. Beni hayattan anlık da olsa uzaklaştırabilen şeylere bağlanıyorum. Önceden sevişmenin en çok bu kısmını severdim, gözlerini kapatıp diğer her şeyi unuttuğun vakitler cazip gelirdi. Uzun süredir böyle bir imkanım olmadığından şimdiki arkadaşım çizgi romanlar, oynadığım oyun, kitaplar, filmler. Biliyorum belki burada alkol, esrar falan görmeyi bekliyordunuz ama onlar hayatı unutmaktan çok hatırlatma kısmında devreye giriyor bende. Yüzümde gülümsemeyle yapabildiğim şeyler anlattıklarımdan ibaret. Kitabın kapağını kapattığımda ya da kulaklığı çıkardığımda ise karşımda ben yokken hiç değişmemiş gerçek yaşamla tekrar karşılaşıyorum, ve yüzüm tekrardan asılıyor.
Bazı zamanlar diğer insanların bunu nasıl bu kadar kolay yapabildiği kafama takılıyor. Yaşadığın hayatı üzerine düşünmeden bu kadar kolay sahiplenebilmek şaşırtıcı. Çocuk yapmaktan bahsediyorsun, kendinde bu cüreti nasıl görebilirsin? Senin keyfinden dolayı dünyaya gelecek bir insanın yaşayacağı acıdan, kötü anıdan, her üzüntüsünden bir bakıma sen sorumlu olacaksın. Bu vebalin altına girmekten bahsederken nasıl böyle rahat olabilirsin?
Geleceğin konusunda iyimser olman ise ayrı bir saçmalık, kendini bundan daha iyisine layık görmendeki sebep nedir? Bulunduğum durumun daha iyi olabileceğini sana düşündüren güç ne? Şimdiye kadar yaşadığın hayata mı güveniyorsun, biriktirdiğin tecrübenin işine yaramayacağı bir engelle karşılaşmayacağını kim garantiliyor?
Etrafımdakilerin her şeyin çok güzel olacağına dair bu yılmaz inancı da beni gıcık ediyor. Bu fazla iyimser insanların etrafında realist bir şeyler söylerseniz karamsar, moral bozucu bir pislik ilan ediliyorsunuz.
Dışarıdan böyle görünüyorum sanırım, hayatla barışık olmayan sürekli saçmalayan karamsar moral bozucu kimseyle anlaşamayan bir pislik. Söylesenize, sizce böyle birisinin nasıl bir hayali olabilir? Daha tarif ederken geleceğinde iyi bir şey olmayacağını anlıyorsunuz zaten hehehe.
Bir defasında rüyamda buna benzer bir şey görmüştüm. Tam anımasayamasam da ölmüştüm ve geri gönderilmem konusunda tartışıyorduk sanki meleklerle.
-kul no:132810 burak
-efendim
-oğlum senin kayıtlara bakıyorum da sen hiç becerememişsin bu yaşama işini, olmamış yapamamışsın yani, rezil etmişsin yepisyeni gül gibi hayatı
-evet orasını tam ayarlayamadım öyle oldu biraz
-o değil milletin de hayatını bok etmişsin
-yani bilerek olmadı özür dilerim
-cık, özürle olmaz. adamlara karşı biz de mahcup duruma düştük senin yüzünden, bize böyle vaadetmediniz vaktimizi geri isteriz diyorlar
-nasıl olacak peki sevap transferi falan mı yapacaz
-o çok sürer onun yerine seni geri yollıyacaz kaldığın yerden düzelteceksin hepsini
-ya ben beklerdim uzun muzun öldük sonuçta
-kes! karar verildi biraz daha yaşıycan
-öff..
Bir mahkumun hapisten çıktıktan sonra hayata karışması ne kadar zordur bir düşünün. Cezasını çekmiş olsa bile kimsenin iş vermeyeceği herkesin temkinli yaklaşacağı bir sabıkalıdır artık o. Ben de etrafımdaki herkes, her şey üzerinde suçlar işlemiş bir sabıkalıyım aslında bir bakıma. Kimse bana güvenemezken yalnızca kötü özellikleriyle nam salmış bir hayat mahkumundan geleceğe umutla bakmasını beklemeyin. Arabesk facebook duvar yazısı gibi oldu bu biraz dskjafsa.
Yazının sonuna geldiğime göre kendime yeni bir hedef bir hayal seçerek hayata atılıyorum huzurunuzda. Hımmm, işe yaramakla başlayabiliriz mesela. Evet, hayalim bir işe yaramak bundan sonra. Hoşçakalın(henüz bir sonraki yazısını yazamadan birisine kötülüğü dokundu).
26 Kasım 2015 Perşembe
21 Kasım 2015 Cumartesi
bardakta patates
Eğer anılarınıza bağlı yaşayan biriyseniz, farklı ayrıntılar farklı çağrışımlarla geçmişe götürebilir sizi. Bense bugün üniversitenin kantinindeyim ve bana çağrışım yapan ayrıntı sizlere komik gelebilir belki. Kantinden şinitseli alan genç yanına az patates koyduğu için kantinciye şikayet ediyor. Kantinci ise tabak kirletmemek adına plastik bir bardak içerisinde biraz daha patates veriyor onu susturmak için. Beni geçmişe götüren ise o bir bardak patates, evet yanlış duymadınız.
O bir bardak patates beni ilkokul kantininde beşyüzbinlira ya aldığımız bardak patateslere oradan o patatesi yerken uzaktan seyrettiğim sevimli kıza, yani ilk aşkıma götürüyor. Sırıttığımı görenler bardakta duran patatesin komik görünüşüne gülüyorum sanıyorlar fakat benim aklıma gelen şey geçmişte yaşadığım safça belki aptalca duygular bütünü.
7 sınıfın yarı dönemi yaklaşmaktaydı. O günler benim için çok ama çok zor geçerdi, fakat çocukluğun verdiği aptallıkla o kadar da takmıyordum kafaya. Kimse tarafından sevilmezdim o zamanlar. Annem babam öğretmen olduğundan dolayı onlarla beraber çok okul değiştirmiştim. Altıncı sınıf başında 4. yeni okuluma geçmiştim ve baştan beri kimseler beni kabullenmemiş, sevememişti. Bunda başka şeylerin de payı vardı tabi, sara ilaçlarım yüzünden saçımın bir bölümü dökülmüştü, ben de kapatmak için diğer tarafı uzatıp oraya doğru tarardım fakat en ufak bir harekette dümdüz saçlarım açılır orası meydana çıkardı. Gerçekten çok çirkin bir görüntüydü. Nöbetlerim sırasında sert bir şekilde yere düştüğümden kafam sürekli yarılırdı bu yüzen alnımda sürekli yara izi olurdu. Agresif ve hemen kavga çıkaran kişiliğim de buna eklenince herkesin karşımda cephe alması kaçınılmaz olmuştu. Daha önceden kavga edip aramı bozduğum çocuklar bazı günler çıkışta toplanıp beni döverdi, bense beni almaya gelen babama gurur yapıp hiçbir şey diyemezdim. Son ders öncesi tenefüste herkese söylerler, çıkışta sınıf erken boşalır, benden yapılı çocuklar benle sıkılıncaya kadar alay ederlerdi. Bense baktım sınıf hızlı boşalıyor, çantayı kalemliği kaptığım gibi toplanmadan çıkmaya çalışırdım, ama hayır, kapıda beni bekleyen sondan kaçış yoktu.
İşte böyle bir konumdayken şu an bile nasıl cüret ettiğimi anlamadığım bir şey gerçekleşmişti. Sevmiştim... O durumdaki bir insanın asla kalkışmaması gereken bir hataydı bu. Ama dediğim gibi yetişkinliğe yeni adım atıyor olsam da çocukluğumun verdiği aptallık hala üzerimdeydi. Ne olucak diye düşünmemiş duygularımı dizginlememiştim.
Yan sınıftan bir kızdı. İlk aklıma gelen şey açık mavi converse ayakkabıları. O zamanlar hiçbirimizin adını bile duymadığı bir markaydı ve ona çok yakışırdı. Yerinde duramayan, hep hareketli, kısa boylu, sarı saçları at kuyruğu ufak tefek bir kız. Gömleği diğer herkesten daha ütülü, daha temiz gözükürdü. Bardak patates elimde uzaktan onu seyrederken yaptığı hareketlere gülerdim. Belli ki hiç farkımda değildi. Belki de farkıma varsa böyle rahat gülemezdim. O durumda her gün okula gelmeye itiraz etmeyişimin tek nedeniydi o.
Ancak sorun şu ki ben bu kadar mutlulukla yetinmeyi düşünmüyordum. Aç gözlü kalbim ona duygularımı açmam gerektiğini fısıldayıp duruyordu bana. Ben de fırsat kollamaya başladım. Haddimi bilmem gerektiğini hemencecik unutuvermiştim.
Okul girişinde öğrenciler sırayla nöbetçi olurlardı. Genelde 2 farklı sınıftan 2 kişi. Birbiriyle sevgili olanlar başkalarıyla sıralarını değiştirip aynı gün nöbetçi olurlardı. Günü okulda beraber geçirirlerdi böylece.
Bizim sınıf da onların sınıfıyla eşleşiyordu. Orda başbaşayken ona açılabilirdim, Bu tek şansımdı. Hemen gidip sınıf defterlerinden benim yanıma kimin rast geldiğine baktım. Kim olursa yalvarmaya hazırdım. AMAN ALLAHIM O! Ciddi olamazsın diyordum kendi içimden. Yalvarmama ya da sırrımı başkasına açmama gerek kalmamıştı, her şey lehimeydi artık.
Nöbetçi olacağım günün bir önceki günü sınıflarına girdim. Sınıftaydı, sanki bilmiyormuş gibi sınıf defterine bakmaya başladım. Göz ucuyla kontrol ettim, bana doğru yaklaşıyordu, kalbim hıpızlı atıyordu ama ciddiyetimi bozmadım. "Yarın nöbetçi sırası sizden kimde" diye laf attım. Bir yandan da defterden gözümü ayırmıyordum. "Bilmiyorum ver bakıyım" dedi. "Aaa bendeymiş!" döndü ve ben yokmuşum gibi kız arkadaşına "yarın ben nöbetçiymişim ders yok yaşasın" gibisinden bir şeyler söyledi. Arkadaşı "yan sınıftan kimmiş" diye sordu. "Bilmiyorum". O anda araya girdim "Benim!"
İlk defa bu kadar yakından yüzüne bakıyordum. Onun ise ne dediğimi anlamamış gibi bir hali vardı. Açık kahverengi kaşları çatıldı ve ilk tepkisini verdi "Sen mi?" Evet dedim. "Nasıl ya, seninle mi nöbetçi olucam" dedi. Cevap vermedim. "Eğer öyle bir şey varsa yarın ben okula falan gelmem!" dedi. Şansına söylene söylene arkadaşının yanına döndü. Ben donmuş ne yapacağımı bilmiyordum, "ne bakıyosun senle mi nöbetçi olayım" dedi. Kendimi toparlayınca ona doğru döndüm, ağlamak üzere bir halde "sen gelebilirsin yarın ben gelmem okula" dedim ve sınıftan çıktım.
Ertesi sabah kalkar kalmaz anneme okula gitmek istemediğimi söyledim. Hasta olup olmadığımı kontrol etti ve nedenini sordu. Söyleyemezdim. Yine kavga mı ettin dedi, hayır dedim. Ödevini mi yapmadın dedi, hayır dedim. O zaman gideceksin dedi. Ağladım, yırtındım, dinlemedi. Bir öğretmen için öğrencinin okula gitmesi her şeyden önemlidir. Sonuç olarak babam arabayla okulun önünde bıraktı beni.
O gün ilk defa okuldan kaçtım. Çok harçlığım olmadığından diğer kaçanlar gibi bütün günümü internet kafede geçiremezdim. Onlar görmesin diye anne babamın okulundan uzak yerlerde gezinmeye çalıştım. Yoruldukça banklarda oturdum, nihayet okul bitime yaklaştığında okula döndüm. Kantinden bir tane bardakta patates aldım. Babam almaya geldiğinde okuldan kaçtığımı düşünmemesi için onu elimde o patatesle karşıladım. Babam "bütün harçlığınızı bunlara veriyorsunuz" diye kızdı. Gülümsedim, "olsun, ben seviyorum" dedim.
20 Kasım 2015 Cuma
poly kraker istiyor
Bir papağanınızın olduğunu farz edin. Ancak normal bir papağan olmayacak bu, sürekli yaptığınız kötülükleri size hatırlatacak. Onu susturmanın tek yolu ise ona kraker vermek. Eğer böyle bir papağanınız olsaydı ne kadar şişman olurdu sizce? Ben söyleyeyim papağanı ilk görenler muhtemelen hindi falan zannederdi.
Birisinin bizlere yaptığımız kötü bir şeyi hatırlatması hiç dayanamadığımız şeylerden biridir. Çünkü bu bizi kendi içimizde bir duruşma salonuna gönderecektir ister istemez. Yargıç ise gördüğünüz en acımasız olanlarından birisidir:vicdanımız.
Bu acı verici duruşmada terlemekten çok korktuğumuz için de ne pahasına olursa olsun kaçmak isteriz. İnsanların çoğu yanlışları yüzüne çarpıldığında sinirlenir ya da saçmalamaya başlar. Çünkü insanı vicdanının sıkıştırması hiçbir şeye benzemez. Arabayla çarpıp sakat bıraktığınız insanı her gün görmek zorunda olsanız bir süre sonra dayanamaz ve intihar edersiniz.
Bunları anlatıyorum çünkü içinde bulunduğum psikolojik durumu bir parça da olsa anlamanızı istiyorum. Bu yüzden artık delirecek kıvama geldiğimi düşünüyorum ve eğer en azından bir yerlere yazmazsam rahatlayamam. Az önce bahsettiğimiz papağanın aynısından benim kafamın içerisinde, aklımın en çok ziyaret ettiğim yerinde var maalesef. Ayrıca onu susturmak için kraker verme gibi bir şansım da yok.
Zihnim yaptığım her harekette en utanç verici en yanlış kısımları birer birer ayıklıyor ve başka bir şey düşünmediğim her an sadece bunları düşünmem için beni zorluyor adeta.
Uzun süre görüşmediğim arkadaşımın yanından gelirken "çok konuşup adamın kafasını siktin bir 100 yıl daha görüşmez senle" diyor bana. Eğlenmeye çıkılan bir gecenin sonunda "hayvan gibi bütün gece güldün at suratın herkesin beynine kazınmıştır" diye eğlendiğimi de boşa çıkarıyor. Eee ne var yani bunları hepimiz zaman zaman düşünüyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Belki siz de zaman zaman düşünüyor olabilirsiniz ama benim aklımdan bu düşünceler bir an için bile gitmiyor amk gitmiyor!
Daha da kötüsü var. Bundan çok uzun zaman önce yaptığım utanç verici bir hareket, saçma bir söz bir gece ansızın belirebiliyor aklımda. "Adamın babası ölmüş cenazede o söz söylenir mi ulan eşşek kafa!" diye kendimi yerden yere vurasım geliyor durup dururken. Bu o kadar sık olmaya başladı ki hayatıma devam edemiyorum artık. Yanımdaki insan bana bugun neden moralin bozuk diye sorup duruyor. Anlatsam, orda çocuğun bisikletini bir turluğuna diye alıp 2 tur binmiştim yaptığım şerefsizlikti desem bu sefer de uzaylıymışım garip garip bakıcak bana. Haklı, 10 yaşımdaki olaya kafamı bu kadar taktığımı uzaylılar bile duysa garipser herhalde.
Vicdanım bana savaş açtı sanki, bütün yaşadıklarımı cephane olarak biriktirmiş zamanında, şimdi ise makinalı tüfeklerle saldırıyor. Bense tamamen savunmasızım, içine girebileceğim bir sipere bile razıyım ama o da yok.
Bahanelerle susturmaya çalışıyorum bazen, "hep yalnızım çok birikiyor içimde söyleyeceklerim ondan çok konuştum" diyorum "hep mutsuzum azıcık gülünecek şeye hemen atlıyorum o yüzden" diyorum ama yok, nafile.
Beni esir almış bu duruma karşı yapabileceğim tek şey aklımı başka şeylerle meşgul etmek. Ancak okuduğum kitapta, izlediğim filmde, dinlediğim şarkıda bir detay yakalıyor yine beni. Sanki kaçış yollarımı dahi önceden tutmuş gibi şerefsiz, bir şapkadan aklıma babasının aldığı şapkasıyla dalga geçtiğim çocuk geliyor. Kendimi affedemiyorum bir türlü. O çocuk o anda gelse "abi saol orda dalga geçmen sayesinde milyon dolar kazandım hayatım kurtuldu" bile dese yok ben affedemem kendimi, o kadar çok kızıyorum. Ulan diyorum şu kollardan birini versem de o ana geri dönsem değiştirsem. Ama böyle bir olanağım olsa bile 4 kol bacak biter, benim pişmanlıklar bitmez.
Ne yapıcam gerçekten bilemiyorum. Keşke üzüntüden verem falan olsam diyorum bazen, hem bir bedelini ödemiş olurum yaptıklarımın, hem de biteceğini bilirim bu hissiyatın. Ama katır gibiyim amk, başıma ne gelirse gelsin öldüren cinsten değil.
Her şeyi aşırı yaşamaya başladım artık, başka türlü imkanı yok unutamıyorum bunları. Ödevlerimi bile nefessiz yapıyorum full konsantre. Dinlediğim müziğin izlediğim filmin içine girmeye bakıyorum yoksa dinlemiyorum/izlemiyorum. Heyecan verici bir şey öğrendiğimde herkesten çok heyecanlanıyorum içten içten "vay bee!" diyorum. Beni bu durumdan bir anlık da olsa kurtarabilecek her şeye dört elle sarılıyorum artık.
Bunu herkese anlatıp sorunlu çocuk tripleriyle prim yapıyor olmak da istemiyorum. Ama ister istemez günden güne daha da garip bir insan oluyorum. Etrafımda bana katlanabilecek insan sayısı azalıyor. Yavaş yavaş yalnız geçen günlerden yalnız bir hayata doğru gittiğimi fark ediyorum. Zihnimin buna karşı geliştirdiği bir savunma sanki bu aynı zamanda. Bir gün kimseyle insani bir ilişkim olmayacak ve böylece pişmanlık duyacağım yeni anılar da olamayacak.
Pişmanlıklarınızı kısa tutup yaşamaya devam edebildiğiniz hayatlarınızın kıymetini bilin. Böyle inanın çok zor oluyor.
Birisinin bizlere yaptığımız kötü bir şeyi hatırlatması hiç dayanamadığımız şeylerden biridir. Çünkü bu bizi kendi içimizde bir duruşma salonuna gönderecektir ister istemez. Yargıç ise gördüğünüz en acımasız olanlarından birisidir:vicdanımız.
Bu acı verici duruşmada terlemekten çok korktuğumuz için de ne pahasına olursa olsun kaçmak isteriz. İnsanların çoğu yanlışları yüzüne çarpıldığında sinirlenir ya da saçmalamaya başlar. Çünkü insanı vicdanının sıkıştırması hiçbir şeye benzemez. Arabayla çarpıp sakat bıraktığınız insanı her gün görmek zorunda olsanız bir süre sonra dayanamaz ve intihar edersiniz.
Bunları anlatıyorum çünkü içinde bulunduğum psikolojik durumu bir parça da olsa anlamanızı istiyorum. Bu yüzden artık delirecek kıvama geldiğimi düşünüyorum ve eğer en azından bir yerlere yazmazsam rahatlayamam. Az önce bahsettiğimiz papağanın aynısından benim kafamın içerisinde, aklımın en çok ziyaret ettiğim yerinde var maalesef. Ayrıca onu susturmak için kraker verme gibi bir şansım da yok.
Zihnim yaptığım her harekette en utanç verici en yanlış kısımları birer birer ayıklıyor ve başka bir şey düşünmediğim her an sadece bunları düşünmem için beni zorluyor adeta.
Uzun süre görüşmediğim arkadaşımın yanından gelirken "çok konuşup adamın kafasını siktin bir 100 yıl daha görüşmez senle" diyor bana. Eğlenmeye çıkılan bir gecenin sonunda "hayvan gibi bütün gece güldün at suratın herkesin beynine kazınmıştır" diye eğlendiğimi de boşa çıkarıyor. Eee ne var yani bunları hepimiz zaman zaman düşünüyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Belki siz de zaman zaman düşünüyor olabilirsiniz ama benim aklımdan bu düşünceler bir an için bile gitmiyor amk gitmiyor!
Daha da kötüsü var. Bundan çok uzun zaman önce yaptığım utanç verici bir hareket, saçma bir söz bir gece ansızın belirebiliyor aklımda. "Adamın babası ölmüş cenazede o söz söylenir mi ulan eşşek kafa!" diye kendimi yerden yere vurasım geliyor durup dururken. Bu o kadar sık olmaya başladı ki hayatıma devam edemiyorum artık. Yanımdaki insan bana bugun neden moralin bozuk diye sorup duruyor. Anlatsam, orda çocuğun bisikletini bir turluğuna diye alıp 2 tur binmiştim yaptığım şerefsizlikti desem bu sefer de uzaylıymışım garip garip bakıcak bana. Haklı, 10 yaşımdaki olaya kafamı bu kadar taktığımı uzaylılar bile duysa garipser herhalde.
Vicdanım bana savaş açtı sanki, bütün yaşadıklarımı cephane olarak biriktirmiş zamanında, şimdi ise makinalı tüfeklerle saldırıyor. Bense tamamen savunmasızım, içine girebileceğim bir sipere bile razıyım ama o da yok.
Bahanelerle susturmaya çalışıyorum bazen, "hep yalnızım çok birikiyor içimde söyleyeceklerim ondan çok konuştum" diyorum "hep mutsuzum azıcık gülünecek şeye hemen atlıyorum o yüzden" diyorum ama yok, nafile.
Beni esir almış bu duruma karşı yapabileceğim tek şey aklımı başka şeylerle meşgul etmek. Ancak okuduğum kitapta, izlediğim filmde, dinlediğim şarkıda bir detay yakalıyor yine beni. Sanki kaçış yollarımı dahi önceden tutmuş gibi şerefsiz, bir şapkadan aklıma babasının aldığı şapkasıyla dalga geçtiğim çocuk geliyor. Kendimi affedemiyorum bir türlü. O çocuk o anda gelse "abi saol orda dalga geçmen sayesinde milyon dolar kazandım hayatım kurtuldu" bile dese yok ben affedemem kendimi, o kadar çok kızıyorum. Ulan diyorum şu kollardan birini versem de o ana geri dönsem değiştirsem. Ama böyle bir olanağım olsa bile 4 kol bacak biter, benim pişmanlıklar bitmez.
Ne yapıcam gerçekten bilemiyorum. Keşke üzüntüden verem falan olsam diyorum bazen, hem bir bedelini ödemiş olurum yaptıklarımın, hem de biteceğini bilirim bu hissiyatın. Ama katır gibiyim amk, başıma ne gelirse gelsin öldüren cinsten değil.
Her şeyi aşırı yaşamaya başladım artık, başka türlü imkanı yok unutamıyorum bunları. Ödevlerimi bile nefessiz yapıyorum full konsantre. Dinlediğim müziğin izlediğim filmin içine girmeye bakıyorum yoksa dinlemiyorum/izlemiyorum. Heyecan verici bir şey öğrendiğimde herkesten çok heyecanlanıyorum içten içten "vay bee!" diyorum. Beni bu durumdan bir anlık da olsa kurtarabilecek her şeye dört elle sarılıyorum artık.
Bunu herkese anlatıp sorunlu çocuk tripleriyle prim yapıyor olmak da istemiyorum. Ama ister istemez günden güne daha da garip bir insan oluyorum. Etrafımda bana katlanabilecek insan sayısı azalıyor. Yavaş yavaş yalnız geçen günlerden yalnız bir hayata doğru gittiğimi fark ediyorum. Zihnimin buna karşı geliştirdiği bir savunma sanki bu aynı zamanda. Bir gün kimseyle insani bir ilişkim olmayacak ve böylece pişmanlık duyacağım yeni anılar da olamayacak.
Pişmanlıklarınızı kısa tutup yaşamaya devam edebildiğiniz hayatlarınızın kıymetini bilin. Böyle inanın çok zor oluyor.
iyi ki doğdun bay çaresiz
Bugün babamın doğum günü. Ben yine kutlamayı unuttum. Saat 6 dan sonra özür dileyerek aradım babamsa her zamanki gibi hiç kırılmadı ya da kızmadı. Çünkü o da tıpkı benim gibi bu tür şeylerde hep kötü olmuştur.
Evet doğum günlerini, yıl dönümlerini, özel günleri hep unuturum. Ne kadar denediysem nereye kaydedip yazdıysam hep sonu hüsran oldu. Bunun yüzünden hep sevdiklerim tarafından düşüncesiz olmakla suçlandım. Ancak sanırım sorunun ne olduğunu biliyorum. Sorun ciddiye alıp almamakla alakalı.
Ne kadar istesem de hayatın bize sunduğu tesadüfi durumları ciddiye almaktan kaçıyorum. Çünkü kaçmazsam bu çok kötü hissettiriyor. Örneğin doğum günlerimiz hakkında biraz düşünelim. Doğduğunuz günü bu kadar özel yapan nedir? Etrafınızdakiler sizlere "iyi ki varsın" mesajı vermek için bu günü yalandan kutlarlar. Gerçekten de var olmanız bu kadar önemli bir şey midir? O insanlar için ya da bu dünya için sizin varlığınız kutlanması gereken bir lütuf mu sizce?
Bir de hangi olaylar diziniyle dünyaya geldiğimizi ele alalım. Anne babanızın sizi dünyaya getirme sebebi nedir? Ya "biraz bebek severiz" düşüncesi, ya anne babalarının "torun" baskısı ya da belki en tesadufi olanı "kazayla" dünyaya geldik. Hiçbirimiz doğduğumuzda büyük amaçlar taşımıyorduk, hiçbirimize yaşayacağımız hayat gösterilip ister misin diye sorulmadı, en fazla birlerinin keyfi ya da düşünmeden alınmış bir karar varlık sebebimiz. Öyleyse bunu kutlanabilir yapan nedir?
Sevgilinizle karşılaştığınız günü kutlanabilir yapan nedir?
Size "evet" dediği günün aslında ekstra bir özelliği var mıdır?
İşe başladığınız günü bu kadar yücelten nedir?
Buraya kadar biraz iç karartıcı ve sıkıcı konuştum biliyorum fakat kafamda olan daha geniş bir düşüncenin temeli için anlattım bunları. İyice düşünürseniz aslında hayattın müdahale edebileceğimiz kısmının çok kısıtlı olduğunu fark edersiniz. İdealist düşüncede insanlar sürekli geleceğimizi kendimizin çizdiğini, kendimizle alakalı her şeyin bize bağlı olduğunu haykırıp dururlar. Depresyona girip bir terapiste gittiğinizde de size benimsetmeye çalışacağı düşünce temelde yine budur. Pekala, terapistin ofisinden çıkın köşeyi dönüp evinize yönelin, üst geçitten geçerken soğuk havada ayaklarında terlik olan bir çocuk göreceksiniz önünde ise bir baskül. Size isteyen gözlerle bakarken kulağına doğru eğilin ve az önce terapistten öğrendiklerinizi ona da tekrarlayın isterseniz:"Her şey senin elinde dostum, istersen bu hayattan kurtulabilirsin, eğer gerçekten çabalarsan istediğin her şey olabilirsin. Kendi yolunu çizebilirsi..." ve söyledikleriniz size de anlamsız gelmeye başlar.
Gerçek şu ki yaşadığımız hayat, geçirdiğimiz her an aslında bize bıraktığı izlerden ibarettir. Hafızamız da bu izlere dahildir. Eğer 10 yaşında bisikletten düştüyseniz ve buna dair ne bir yara iziniz ne de sizin ya da başkasının hafızasında bir anı yoksa aslında şu anda bisikletten düşmemiş olmakla aynısınız. Sizlere kalan bu izler aynı zamanda sizin karakterinizi, alışkanlıklarınızı, davranışlarınızı kısacası kim olduğunuzu inşa eder. Tüm bu zincirleme reaksion ise nasıl bir çevrede nasıl bir anne babanın çocuğu olduğunuzla başlar. Daha sonra karşınıza çıkan olanaklar ve insanlarla devam eder. Müdahale edemeyeceğiniz sonsuz değişken aslında şu an verdiğiniz her karardan sorumludur çünkü karakterinizi ve kim olduğunuzu onlar belirlemiştir.
Bu açıdan bakınca sizin ve üst geçitteki basküllü çocuğun arasındaki tek fark sizin ondan daha şanslı olmanızdır.
İnsanlar hayata bu açıdan bakmayı sevmez. Bunun 2 temel sebebi var bence. Birincisi bu kendinizi aciz hissetmenize neden olur. Hayatınızın geri kalanının aslında size değil de karşınıza çıkacak şeylere bağlı olduğunu hatırlatan bu düşünce yaptığı her hareketin anlamsız olduğu sonucuna götürebilir. Böyle düşündüğümde benim aklıma gelen şey şu: daha iyi bir fikrin var mı? hayır, öyleyse kes sesini ve devam et.
İkinci sebebi ise insanoğlunun kendi egosu. Yaşadığımız iyi şeylerden sadece kendimizi sorumlu tutmak isteriz. "Zamanında o dükkanı iyi ki almışım şimdi bak nasıl değerlendi hehehe çok süperim lan" düşüncesinin daha geniş hali bahsettiğim şey. Metro girişinde dilenen adamı gördüğümüzde içimizden "elin ayağın tutuyor dileneceğine çalış" deriz. Bazıları yüzüne söyler hatta. Bunu diyen bizlerin hayatına şöyle bir göz atalım. Ailemizin sağladığı parayla okumuş, bir tanıdık vasıtasıyla iş bulmuş, masa başında mesaiye kalmaktan şikayet eden bizler, o insanın hayatında karşısına neler geldiğini bilmeksizin hayata karşı pes ettiğinden dolayı ona kızıyoruz. Oysa sen çok hafif zorluklar karşısında defalarca pes etmeyi denedin. İlkokulda yazılıdan 100 yerine 70 alınca ağladın, lisede sevdiğin kişi sana bakmaz diye teklif bile edemedin, ders çalışmamak için direndin, üniversitede yok abi bitmez bu tez dedin, elindeki hayatın sana bedavadan sunduğu olanakları defalarca kenara ittin. Sadece her defasında onlar tekrar tekrar önüne koyuldu ve şimdi aldığın 3 bin lira maaştan dolayı kendini sorumlu tutuyor, o insanı o maaşı kazanamadığından ötürü suçlayabiliyorsun, bravo!
İnsan bu egosundan kurtulduğu zaman durumunu kabullenmek de kolaylaşıyor. Değiştiremeyeceğin şeylerden ötürü kendini suçlamayı bırakıyorsun. Benim özel günleri hatırlamakta ki eksiğim gibi mesela. Kendimi böyle kabullendiğimden beri etrafımdakiler de beni böyle kabullenmeye başladılar.
Sosyal medya diğer insanların harika hayatlar yaşadığını görüp sonra kendi hayatına bakıp mutsuz olman için vardır. Eğer az önce anlattıklarımı düşünürsen bu mutsuzluktan da kurtulursun.
Önceleri yetenekli insanları gördüğümde asla onlar kadar yetenekli olamayacağımı bilmek beni çok üzerdi. Tam olarak kıskançlık denemez buna daha çok kendim hakkında umutsuzluğa düşmekle alakalı. Yaptıkları şeyin güzelliği ve yaparken aldıkları haz ağzımın suyunu akıtırdı resmen.
Şimdi ise hayatın bana biçtiği görevin yeteneksiz olmak olduğunun farkındayım ve sadece görevimi yapıyorum. Pek zor da bir görev değil zaten hehehe. Sonuçta herkes onlar kadar iyi yapabilseydi kimse yetenekli sayılmazdı herhangi bir işte. Bir bakıma onların yeteneğinin yükünü çekmek benimkisi.
Eğer mutsuzsanız da benim gibi yapın. Mutlu insanların mutluluğunun size bağlı olduğunu unutmayın. Onlar için sevinin ve görevinizi hakkıyla yerine getirin(kıps).
(önceden yazdığım bir yazıydı sanırım halen okumakta olanlar için yazılarımı tekrar buraya geçirmeye başlayacağım şimdilik orta derecede bir taneyle başlamak istedim)
Evet doğum günlerini, yıl dönümlerini, özel günleri hep unuturum. Ne kadar denediysem nereye kaydedip yazdıysam hep sonu hüsran oldu. Bunun yüzünden hep sevdiklerim tarafından düşüncesiz olmakla suçlandım. Ancak sanırım sorunun ne olduğunu biliyorum. Sorun ciddiye alıp almamakla alakalı.
Ne kadar istesem de hayatın bize sunduğu tesadüfi durumları ciddiye almaktan kaçıyorum. Çünkü kaçmazsam bu çok kötü hissettiriyor. Örneğin doğum günlerimiz hakkında biraz düşünelim. Doğduğunuz günü bu kadar özel yapan nedir? Etrafınızdakiler sizlere "iyi ki varsın" mesajı vermek için bu günü yalandan kutlarlar. Gerçekten de var olmanız bu kadar önemli bir şey midir? O insanlar için ya da bu dünya için sizin varlığınız kutlanması gereken bir lütuf mu sizce?
Bir de hangi olaylar diziniyle dünyaya geldiğimizi ele alalım. Anne babanızın sizi dünyaya getirme sebebi nedir? Ya "biraz bebek severiz" düşüncesi, ya anne babalarının "torun" baskısı ya da belki en tesadufi olanı "kazayla" dünyaya geldik. Hiçbirimiz doğduğumuzda büyük amaçlar taşımıyorduk, hiçbirimize yaşayacağımız hayat gösterilip ister misin diye sorulmadı, en fazla birlerinin keyfi ya da düşünmeden alınmış bir karar varlık sebebimiz. Öyleyse bunu kutlanabilir yapan nedir?
Sevgilinizle karşılaştığınız günü kutlanabilir yapan nedir?
Size "evet" dediği günün aslında ekstra bir özelliği var mıdır?
İşe başladığınız günü bu kadar yücelten nedir?
Buraya kadar biraz iç karartıcı ve sıkıcı konuştum biliyorum fakat kafamda olan daha geniş bir düşüncenin temeli için anlattım bunları. İyice düşünürseniz aslında hayattın müdahale edebileceğimiz kısmının çok kısıtlı olduğunu fark edersiniz. İdealist düşüncede insanlar sürekli geleceğimizi kendimizin çizdiğini, kendimizle alakalı her şeyin bize bağlı olduğunu haykırıp dururlar. Depresyona girip bir terapiste gittiğinizde de size benimsetmeye çalışacağı düşünce temelde yine budur. Pekala, terapistin ofisinden çıkın köşeyi dönüp evinize yönelin, üst geçitten geçerken soğuk havada ayaklarında terlik olan bir çocuk göreceksiniz önünde ise bir baskül. Size isteyen gözlerle bakarken kulağına doğru eğilin ve az önce terapistten öğrendiklerinizi ona da tekrarlayın isterseniz:"Her şey senin elinde dostum, istersen bu hayattan kurtulabilirsin, eğer gerçekten çabalarsan istediğin her şey olabilirsin. Kendi yolunu çizebilirsi..." ve söyledikleriniz size de anlamsız gelmeye başlar.
Gerçek şu ki yaşadığımız hayat, geçirdiğimiz her an aslında bize bıraktığı izlerden ibarettir. Hafızamız da bu izlere dahildir. Eğer 10 yaşında bisikletten düştüyseniz ve buna dair ne bir yara iziniz ne de sizin ya da başkasının hafızasında bir anı yoksa aslında şu anda bisikletten düşmemiş olmakla aynısınız. Sizlere kalan bu izler aynı zamanda sizin karakterinizi, alışkanlıklarınızı, davranışlarınızı kısacası kim olduğunuzu inşa eder. Tüm bu zincirleme reaksion ise nasıl bir çevrede nasıl bir anne babanın çocuğu olduğunuzla başlar. Daha sonra karşınıza çıkan olanaklar ve insanlarla devam eder. Müdahale edemeyeceğiniz sonsuz değişken aslında şu an verdiğiniz her karardan sorumludur çünkü karakterinizi ve kim olduğunuzu onlar belirlemiştir.
Bu açıdan bakınca sizin ve üst geçitteki basküllü çocuğun arasındaki tek fark sizin ondan daha şanslı olmanızdır.
İnsanlar hayata bu açıdan bakmayı sevmez. Bunun 2 temel sebebi var bence. Birincisi bu kendinizi aciz hissetmenize neden olur. Hayatınızın geri kalanının aslında size değil de karşınıza çıkacak şeylere bağlı olduğunu hatırlatan bu düşünce yaptığı her hareketin anlamsız olduğu sonucuna götürebilir. Böyle düşündüğümde benim aklıma gelen şey şu: daha iyi bir fikrin var mı? hayır, öyleyse kes sesini ve devam et.
İkinci sebebi ise insanoğlunun kendi egosu. Yaşadığımız iyi şeylerden sadece kendimizi sorumlu tutmak isteriz. "Zamanında o dükkanı iyi ki almışım şimdi bak nasıl değerlendi hehehe çok süperim lan" düşüncesinin daha geniş hali bahsettiğim şey. Metro girişinde dilenen adamı gördüğümüzde içimizden "elin ayağın tutuyor dileneceğine çalış" deriz. Bazıları yüzüne söyler hatta. Bunu diyen bizlerin hayatına şöyle bir göz atalım. Ailemizin sağladığı parayla okumuş, bir tanıdık vasıtasıyla iş bulmuş, masa başında mesaiye kalmaktan şikayet eden bizler, o insanın hayatında karşısına neler geldiğini bilmeksizin hayata karşı pes ettiğinden dolayı ona kızıyoruz. Oysa sen çok hafif zorluklar karşısında defalarca pes etmeyi denedin. İlkokulda yazılıdan 100 yerine 70 alınca ağladın, lisede sevdiğin kişi sana bakmaz diye teklif bile edemedin, ders çalışmamak için direndin, üniversitede yok abi bitmez bu tez dedin, elindeki hayatın sana bedavadan sunduğu olanakları defalarca kenara ittin. Sadece her defasında onlar tekrar tekrar önüne koyuldu ve şimdi aldığın 3 bin lira maaştan dolayı kendini sorumlu tutuyor, o insanı o maaşı kazanamadığından ötürü suçlayabiliyorsun, bravo!
İnsan bu egosundan kurtulduğu zaman durumunu kabullenmek de kolaylaşıyor. Değiştiremeyeceğin şeylerden ötürü kendini suçlamayı bırakıyorsun. Benim özel günleri hatırlamakta ki eksiğim gibi mesela. Kendimi böyle kabullendiğimden beri etrafımdakiler de beni böyle kabullenmeye başladılar.
Sosyal medya diğer insanların harika hayatlar yaşadığını görüp sonra kendi hayatına bakıp mutsuz olman için vardır. Eğer az önce anlattıklarımı düşünürsen bu mutsuzluktan da kurtulursun.
Önceleri yetenekli insanları gördüğümde asla onlar kadar yetenekli olamayacağımı bilmek beni çok üzerdi. Tam olarak kıskançlık denemez buna daha çok kendim hakkında umutsuzluğa düşmekle alakalı. Yaptıkları şeyin güzelliği ve yaparken aldıkları haz ağzımın suyunu akıtırdı resmen.
Şimdi ise hayatın bana biçtiği görevin yeteneksiz olmak olduğunun farkındayım ve sadece görevimi yapıyorum. Pek zor da bir görev değil zaten hehehe. Sonuçta herkes onlar kadar iyi yapabilseydi kimse yetenekli sayılmazdı herhangi bir işte. Bir bakıma onların yeteneğinin yükünü çekmek benimkisi.
Eğer mutsuzsanız da benim gibi yapın. Mutlu insanların mutluluğunun size bağlı olduğunu unutmayın. Onlar için sevinin ve görevinizi hakkıyla yerine getirin(kıps).
(önceden yazdığım bir yazıydı sanırım halen okumakta olanlar için yazılarımı tekrar buraya geçirmeye başlayacağım şimdilik orta derecede bir taneyle başlamak istedim)
12 Şubat 2013 Salı
sarı ışık
Özel olmak...
Bir anlamda, bir şekilde özel olabilmek. İşte hepimizin temel çabası bu.
Kafamda yine binbir sorgu var. Hesabı ödedikten sonra para üstünü veren herife boş gözlerle bakıyorum. Aslında onu gördüğüm falan yok. Adam uzun süre geri almayınca masanın üstüne bırakıyor, bozuk para sesiyle uyanıyor ve "pardon" diyorum. Günlerim böyle geçiyor çünkü kafam hiç boş durmadı benim. Hep dalgınım.
Hani polisiye filmlerde izleriz sorgu odasında sarı ışık altında polisler sanıkları köşeye sıkıştırırlar. Yaşam dediğimiz şeyi de alsak karşımıza sorgulasak hem sert hem yumuşak? Terlese biz sorarken, zayıf anını yakalayıp damardan girsek bi?
Ancak durum farklı, biz o yaşam denilen şeyin arkasından kurup bıraktığı oyuncaklarız. Ne kadar kurulduysak o kadar varız. Ne yöne kurulduysak o yöne doğru yürümek mecburi...
Peki gerçekten öyle mi?
Sahibin gerçekten hayat mı yoksa bir başkası mı? Hem evet hem hayır. Sahibin ailen arkadaşların sevgilin... Yani hayatın sana sundukları. Peki neden sahibin kendin değilsin?
Bir oyuncağı neden beğenir sever ve alırız? Ya görünüşü ya da yaptığı birşey hoşumuza gider. Bazen yapılış amacı bir vakfa yardım falandır bakmaksızın alırız. Oyuncakçılar da onları en güzel şekiled paketler süsler ve vitrine koyarlar.
İşte sen de vitrindeki bir oyuncak gibi yaşıyorsun ve o yüzden hep bir sahibin var senden başka.
Anlatıcam telaşlanma. Hep sormuşumdur kendime bunu. Neden illa da birşeyleri süper yapmak zorundayız? Neden birşeyleri iyi yapamayan birisi olmayan birisine denk bu hayatta? Sadece normal düzeyde yaşamak neden yetersiz? Neden herkes "özel olmak zorunda?
En basitinden 2 tane tanımadığın insanın öldüğünü duyduğunu düşün. Ama bu iki insandan biris sanatçıymış ya da süper futbol oynuyo olsun. İkisini de tanımadığın halde sanatçı olana, bir özelliği olana daha çok üzüleceksin. Diğerinin ise tek suçu "özel" olamamak.
Aslında herşeyin aslı bencilliğe dayanıyor. Çocuklukta verilen gazla başlıyor bu "bir konuda süper olma" şerefsizliği. Karnende matematiğin 5se hemen "matematik professörü" yapıyor anne baban seni. TV den duyduğun bir şarkıyı ezberleyince "Müziğe çok yetenekli" erken konuşaya başlayınca da "süper zeka" oluyorsun. Hatta bilinçaltına işlesin diye küçük yaştan itibaren isminin başına "doktor" koyarak hitab eden psikoz aileler bile var doktor murat gibilerinden. Çünkü anne babanın bile özünde bencillik var. "Benm oğlum bir şekilde süper manyak harikası olmalı çünkü ben yaptım" gözüyle bakıyorlar sana. Daha sonra övünebilmek için derslerin iyi olsun ya da birşeyde 1. ol istiyorlar hep. Başkasının gözünde işini iyi yapabilmiş olmak için çalışıp didiniyorlar sırf senin için.
Sonrasına biraz aklın başına gelince etrafına bakıyorsun. Bakıyorsun ki birilerinin seni sırf sen olduğun için sevmesi imkansız. Hocanın beğenmesi için derslerin iyi olacak, arkadaşlarının sevmesi için onların işine yarayan ya da hayran kalacakları birşey lazım, hele aşk diye sana anlattıkları şey sadece bir efsane. Ya doğuştan yakışıklı olucaksın sevgilin en azından arkadaşlarına hava atsın diye, ya da hayran kalınabilcek en az bir özelliğin olması lazım ki zaten o da ona alışıp sıkılınca seni bırakıp gidicek. Para işi ise bir alternatif zaten diğer eksiklerini(!) kapatan.
Birşeyler yapmaya çalışıyosun tabi. En çok prim yapanları tek tek deniyosun. Tahsilat mesela, hem ailede sülalede hem çevrede primi büyük. Asıl babam derslere. Hangi meslek daha çok primli, doktorluk mühendislik vs. Asıl oğlum asıl olmuyosa zorla mecbursun.
Sosyal yaşamda ne lazım? Geniş çevre bok para vs. Yap yavrum çevreyi sevdiğin sevmediğin insalarla bir sürü bağ kur. Sonra da arkalarından düşün konuş ne olursa artık...
E bir de yavuklu lazım di mi? Modaya uy, kültürlü gibi rol yap, cepte para bulundur, bir de onun başkasına anlatırken hava atabileceği birşey edin. Ne biliyim gitar çal git kas falan çalış basket oyna birşeyler yap işte. Sana alışana etiketin eskiyene kadar yararlanabildiğin kadar yararlan.
İşte o sarı ışığın altında hayat denen sanığa bu görüntüleri izletirseniz bülbül gibi şakıycaktır. Evet hepsini ben yaptım ama suç ortağım da onlar o bencil iyi olduğuna kendini inandırmış insan sürüsü diyecektir.
Dünya hep çoğunluğu iyi gibi gözükür ancak durum öyle değil. Kötü kişiler sadece hapse girmesi gereken insanlardan ibaret değil. Bakın girmiş demiyorum girmesi gereken diyorum. Yani kastettiğim dışardaki suçlular falan değil sizsiniz(biziz).
Ben inanıyorum. İnanmamak da bana göre başka bir kaçış. Olur da bir gün iyi biri olmanın o kadar kolay olmadığının farkına varırsan cehennemde cezalandırılacağını düşünürsün ve de kendine "ne yanması yea saçmalık bunlar" deyip kaçarsın. İnandığında ise "ben özümde iyi biriyim" diye kendine tekrar eder en sonunda bilinçaltını bile kandırırsın. Bu kişiden kişiye değişir tabiki ama bence böyle. Öyle ki yaptığın bencillikler vicdanını ile rahatsız etmiyecek hale gelir dikkat etmeyi bırak hatırlamazsın bile.
Peki benim yerimden baktığında güzel mi farkında olmak? Hayır yo hiç de keyif almıyorum. Benden tavsiye istersen sana kendini kandırmaya devam etmeni öneririm zira peşimdeki vukuatlarım beni rahatlatmaktan çok uzaktalar.
Bazen ölmek için herşey uygun herşey hazırdır ancak ölemezsin. İntihar falan değil bahsettiğim şey çok farklı. Gecenin yarısında nedensiz uyanıp sabaha kadar uyuyamayacağını bilerek üzülmek benimkisi. Denersin yatakta döner durursun gözünü hiç açmazsın ama uyuyamazsın işte. Ben istesem de kandıramıyorum artık kendimi.
En aklım "başkası ne düşünür" mantığıyla çalışmıyor artık. İçimden geleni yapmam gerektiğini geç öğrendim. O kadar geç ki içimden ne geldiğini unuttum.
Bir anlamda, bir şekilde özel olabilmek. İşte hepimizin temel çabası bu.
Kafamda yine binbir sorgu var. Hesabı ödedikten sonra para üstünü veren herife boş gözlerle bakıyorum. Aslında onu gördüğüm falan yok. Adam uzun süre geri almayınca masanın üstüne bırakıyor, bozuk para sesiyle uyanıyor ve "pardon" diyorum. Günlerim böyle geçiyor çünkü kafam hiç boş durmadı benim. Hep dalgınım.
Hani polisiye filmlerde izleriz sorgu odasında sarı ışık altında polisler sanıkları köşeye sıkıştırırlar. Yaşam dediğimiz şeyi de alsak karşımıza sorgulasak hem sert hem yumuşak? Terlese biz sorarken, zayıf anını yakalayıp damardan girsek bi?
Ancak durum farklı, biz o yaşam denilen şeyin arkasından kurup bıraktığı oyuncaklarız. Ne kadar kurulduysak o kadar varız. Ne yöne kurulduysak o yöne doğru yürümek mecburi...
Peki gerçekten öyle mi?
Sahibin gerçekten hayat mı yoksa bir başkası mı? Hem evet hem hayır. Sahibin ailen arkadaşların sevgilin... Yani hayatın sana sundukları. Peki neden sahibin kendin değilsin?
Bir oyuncağı neden beğenir sever ve alırız? Ya görünüşü ya da yaptığı birşey hoşumuza gider. Bazen yapılış amacı bir vakfa yardım falandır bakmaksızın alırız. Oyuncakçılar da onları en güzel şekiled paketler süsler ve vitrine koyarlar.
İşte sen de vitrindeki bir oyuncak gibi yaşıyorsun ve o yüzden hep bir sahibin var senden başka.
Anlatıcam telaşlanma. Hep sormuşumdur kendime bunu. Neden illa da birşeyleri süper yapmak zorundayız? Neden birşeyleri iyi yapamayan birisi olmayan birisine denk bu hayatta? Sadece normal düzeyde yaşamak neden yetersiz? Neden herkes "özel olmak zorunda?
En basitinden 2 tane tanımadığın insanın öldüğünü duyduğunu düşün. Ama bu iki insandan biris sanatçıymış ya da süper futbol oynuyo olsun. İkisini de tanımadığın halde sanatçı olana, bir özelliği olana daha çok üzüleceksin. Diğerinin ise tek suçu "özel" olamamak.
Aslında herşeyin aslı bencilliğe dayanıyor. Çocuklukta verilen gazla başlıyor bu "bir konuda süper olma" şerefsizliği. Karnende matematiğin 5se hemen "matematik professörü" yapıyor anne baban seni. TV den duyduğun bir şarkıyı ezberleyince "Müziğe çok yetenekli" erken konuşaya başlayınca da "süper zeka" oluyorsun. Hatta bilinçaltına işlesin diye küçük yaştan itibaren isminin başına "doktor" koyarak hitab eden psikoz aileler bile var doktor murat gibilerinden. Çünkü anne babanın bile özünde bencillik var. "Benm oğlum bir şekilde süper manyak harikası olmalı çünkü ben yaptım" gözüyle bakıyorlar sana. Daha sonra övünebilmek için derslerin iyi olsun ya da birşeyde 1. ol istiyorlar hep. Başkasının gözünde işini iyi yapabilmiş olmak için çalışıp didiniyorlar sırf senin için.
Sonrasına biraz aklın başına gelince etrafına bakıyorsun. Bakıyorsun ki birilerinin seni sırf sen olduğun için sevmesi imkansız. Hocanın beğenmesi için derslerin iyi olacak, arkadaşlarının sevmesi için onların işine yarayan ya da hayran kalacakları birşey lazım, hele aşk diye sana anlattıkları şey sadece bir efsane. Ya doğuştan yakışıklı olucaksın sevgilin en azından arkadaşlarına hava atsın diye, ya da hayran kalınabilcek en az bir özelliğin olması lazım ki zaten o da ona alışıp sıkılınca seni bırakıp gidicek. Para işi ise bir alternatif zaten diğer eksiklerini(!) kapatan.
Birşeyler yapmaya çalışıyosun tabi. En çok prim yapanları tek tek deniyosun. Tahsilat mesela, hem ailede sülalede hem çevrede primi büyük. Asıl babam derslere. Hangi meslek daha çok primli, doktorluk mühendislik vs. Asıl oğlum asıl olmuyosa zorla mecbursun.
Sosyal yaşamda ne lazım? Geniş çevre bok para vs. Yap yavrum çevreyi sevdiğin sevmediğin insalarla bir sürü bağ kur. Sonra da arkalarından düşün konuş ne olursa artık...
E bir de yavuklu lazım di mi? Modaya uy, kültürlü gibi rol yap, cepte para bulundur, bir de onun başkasına anlatırken hava atabileceği birşey edin. Ne biliyim gitar çal git kas falan çalış basket oyna birşeyler yap işte. Sana alışana etiketin eskiyene kadar yararlanabildiğin kadar yararlan.
İşte o sarı ışığın altında hayat denen sanığa bu görüntüleri izletirseniz bülbül gibi şakıycaktır. Evet hepsini ben yaptım ama suç ortağım da onlar o bencil iyi olduğuna kendini inandırmış insan sürüsü diyecektir.
Dünya hep çoğunluğu iyi gibi gözükür ancak durum öyle değil. Kötü kişiler sadece hapse girmesi gereken insanlardan ibaret değil. Bakın girmiş demiyorum girmesi gereken diyorum. Yani kastettiğim dışardaki suçlular falan değil sizsiniz(biziz).
Ben inanıyorum. İnanmamak da bana göre başka bir kaçış. Olur da bir gün iyi biri olmanın o kadar kolay olmadığının farkına varırsan cehennemde cezalandırılacağını düşünürsün ve de kendine "ne yanması yea saçmalık bunlar" deyip kaçarsın. İnandığında ise "ben özümde iyi biriyim" diye kendine tekrar eder en sonunda bilinçaltını bile kandırırsın. Bu kişiden kişiye değişir tabiki ama bence böyle. Öyle ki yaptığın bencillikler vicdanını ile rahatsız etmiyecek hale gelir dikkat etmeyi bırak hatırlamazsın bile.
Peki benim yerimden baktığında güzel mi farkında olmak? Hayır yo hiç de keyif almıyorum. Benden tavsiye istersen sana kendini kandırmaya devam etmeni öneririm zira peşimdeki vukuatlarım beni rahatlatmaktan çok uzaktalar.
Bazen ölmek için herşey uygun herşey hazırdır ancak ölemezsin. İntihar falan değil bahsettiğim şey çok farklı. Gecenin yarısında nedensiz uyanıp sabaha kadar uyuyamayacağını bilerek üzülmek benimkisi. Denersin yatakta döner durursun gözünü hiç açmazsın ama uyuyamazsın işte. Ben istesem de kandıramıyorum artık kendimi.
En aklım "başkası ne düşünür" mantığıyla çalışmıyor artık. İçimden geleni yapmam gerektiğini geç öğrendim. O kadar geç ki içimden ne geldiğini unuttum.
4 Şubat 2013 Pazartesi
özür
İnsan olarak çok şeyden kaçarız. Bazen de kendimizden.
Sevdiğiniz bir arkadaşınızın doğumgününü unutmuşsunuzdur. Onu sonradan aramaya korkarsınız. Karşılaşacağınız şeyin ne kadar acıtacağını bildiğiniz için. Zaten vicdanınız sizi çoktan cezalandırmıştır ama arkadaşınız "olsun hiç önemli değil" dese bile size dokunacaktır.
Borç para aldığınız zaman vaktini geçirmişseniz paranız olunca yüz yüze geri vermeye korkarsınız. Hatta lafını açmaya. Ama vermedikçe de daha çok rahatsız edicektir sizi. Yinede en kötü olana kadar beklediğiniz olur.
Sevdiğinize karşı da yaptığınız hatalar bazen saçmalatır sizi. Herşeyi daha da bok ettiğiniz durumlar hep çoğunluktadır. Yavuklunun ağzından beklediği sözleri bilir ama söyleyemezsin hep. Bazen bir özür bazen de bir sevgi sözcüğü bazense bir kıskançlık bekler senden belki ama içinden çıkarması zordur işte...
Ben sevdiklerime bunu çok yaptım. Amacım günah çıkartmak değil. Ama kimsenin yüzüne diyemem bunları biliyorum. Vicdan insanı iyi yönde yenmiyor hep. Bazen sonucunu bile bile annenden kaçarsın. Ama sadece yiyeceğin dayağı arttırıyorsundur. Benimkisi de o hesap. Burdan küçük bir özür olsun sizlere ne kadar kıymete geçer bilmem.
Yiyeceğim dayaktan değil kendi kabahatimden kaçtım ben aslında hep.
Kaçırdığım trenin gideceği yere yürümeye kalkarken demiryolunda düşünmeye çok vaktim oluyor. Derin anılarımdan okumak isteyenler varmış. Ağlarsam susturamazsınız haberiniz olsun diyorum.
2 Şubat 2013 Cumartesi
iyi birisi
Bugune kadar henüz tozlanmamış küçük anılarımdan birkaç parça, ruhumdan da amatörce yazılmış bir kaç sayfa okudunuz bu blogda. Benim bildiğim okuyan arkadaşlarım olduklarından genelde iyi geribildirimler aldım. Demek ki eleştirip beni kırmaya kıyamıycak kadar seviyorlar. Kolay kırılmam korkmayın. Fazla mı iyimserim? Belki de okumayıp yorum yaptılar. Ya da beni gerçekleri söyleyemiyecek kadar az önemsiyorlar. Sonuç olarak hem onların hemde rahatlamanın verdiği gazla yine burdayım. Bugun biraz daha derinlere inmek niyetindeyim. Aslına bakarsanız iç çekmeye başlayana kadar yazabilmeyi çok isterdim ama o kadar güçlü olduğumu sanmıyorum.
Öncelikle şunu söyliyeyim. Kendiyle alakalı durumlarda cesur olamayan kimseler vardır. Onlar kendilerini bilirler. Lütfen o kimseler buradan itibaren okumayı bıraksınlar. Zira bu yazıyı okuduktan sonra benden tiksineebilir, belki çok öteki görebilirler beni.
İyi biri mi yoksa kötü biri mi olduğunuz hakkında şüpheye düştüğünüz oldu mu hiç?
Kendinizi bu konuda gerçekten sorguladınız mı bir defa olsun?
Kendi kendine çok konuşmak gerçekten sadece delilere mi mahsustur sizce?
Cevabın hayır olduğunu biliyorsunuz. Eğer hepiniz evet dediyseniz şu anda bir delinin düşüncelerine girmek üzeresiniz. Ahanda bir uyarı daha. Artık benden günah gitti.
O zaman biz deliler adına konuşayım. Hepimiz zaman zaman kendimizle muhakeme etmişizdir. Bunun illa da filmlerdeki gibi ayna karşısında şizofrenik bir şekilde olması gerekmez. Hayvanları ne kadar seviyor olsanız da elbet bir kediye tekme atmışlığınız vardır. Tekme attıktan sonra o olay vijdanımızda küçük bir tur atar. Ancak daha sonra ne olur bilinmez, hemencecik konu kapanıverir. Belki bir kediye tekme atmanın önem sırası bakımından alt sırada oluşundan kaynaklanan bir durumdur o seferlik. Ama ya daha fazlası söz konusu olduğunda?
Şimdi birazcık konudan konuya atlıycam. Cem yılmazın bir gösterisinden bahsettiği acı bir gerçeği hatırlarsınız. Herkes kendini cennette hayal eder. İnsanın fıtratında vardır bu. Bir şekilde affedileceğini ya da durumu hep kurtaracağını düşünmek. Örnek belki sadece inananlara hitap etti ama amacına ulaştı diye düşünüyorum. Peki hepimizin iyi biri olarak doğduğunu varsayarak şimdi size soruyorum: Ne bir insanı kötü yapar? Yapacağı hangi eylem? Kediye atacağı bir tekme? Yapacağı bir bencillik? Ağır mı olmalıdır şartlar hep? Birisini soymadan, yaralamadan ya da kimseyi öldürmeden kötü olamaz mıyız sizce? Evet bu işin çizgisini bilen var mı?
Peki pişman olmayan hangi suçlu kendi gözünde kötüdür? Her biri kendi dünyalarından bizim hissettiğimizden daha kötü hissetmez. Hatta bazıları kahramanlık yaptığını düşünür. Pişman olanlar? Onlar da aslında iyi biri olduklarını bir anlık bir yanılgıya düştüklerini iddia edicektir sorduğunuzda. Aslında insanın kendi muhakemesini yapması ne kadar zor görebildiniz mi? Kendine kötü demesi ne kadar zor...
Şimdi tekrar kendimize dönüyoruz. Hayatınızda sizi "kötü" sınıfına sokan hiçbir olay yaşamadığınızı düşünüyorsunuz. Ama bence o kadar basit değil. Kendinizle hesaplaştığınız her vakitte aynı kedi olayı gibi konuyu hemen kapatmayı seçtiniz çünkü. Tıpkı benim gibi. Ancak benim bir farkım var. Ben o dosyaları rafa kaldırdıktan sonra atmadım. Aklım da onları tekrar yargıya taşıyarak sürpriz yapıyor bana her an.
Şimdi gerçek düşünün. Arkadaşınızın sevgilisi hakkında kötü düşünmüşlüğünüz vardır elbet bir saniye bile olsa. Birine çok sinirlenip yaptığınız bir çok hata vardır. Dövdüğünüz sizden küçük ya da çok çelimsiz birisi, ya da harcadığınız çaresiz durumdaki bir insan... Çok uç gelmesin bunlar size, biliyorum yaşadığınızı. Elbet borç para alıp hacılamayı aklınızdan geçirdiniz. Hatta belki de birşeyler çalmışlığınız vardır. Sadece sizin bildiğiniz, hatta sizin bile çok arkalara attığınız yaşanmışlıklardan bahsediyorum.
Önceki yazılarımdan birisinde pişmanlıkla dolu olduğumdan bahsetmiştim okuyan bilir. Bir arkadaşım sağolsun iyi niyetiyle beni teselli etmeye çalıştı. "Oğlum birçok insanın hayal bile edemiyeceği belki ulaşamayacağı bir konumdasın ne bu şikayet" gibisinden laflar etti. Gülümsemiştim o an. Cesaret edip kendimle gerçekten adil hesaplaşabildiğim vakitlerdi aklıma gelen. Durup dururken ağladığım vakitler durup dururken değildi aslında. Ama ağladığın sahne gözünün önüne geldiğinde gülümsersin istemsiz. Benmkisi de o gülümsemeydi işte. Pişmanlık sizin için gelecek planlarınızda, seçimlerinizde yapmış olduğunuz hatalardan ibaret belki sadece. Ancak benim vijdanım ona attığım her çizik için hesap sormakta her gece. Ağlattığım her çocuk, annemi bilerek üzdüğüm her an, yaptığım her nankörlük her kıymet bilmez hareket arkadaşlarıma sevgilime kendime... Halamın benle konuşmaya çalışırken boğulup ölüşü bile göz kapaklarıma kazınmış sanki...
Yaptığınız bu kadar şey arkanızdan kötü bir karanlıkla koşuyorsa her gece; iyi biri olduğunuzu verdiğiniz sadakaya, arkadaşınıza aldığınız yemeğe ya da sırf aklınızda dönen iyilik içeren birkaç düşünceye nasıl bağlayabilirsiniz bana söylesenize???
Sizce ben iyi biri miyim?
Sizce siz iyi biri misiniz?
Öncelikle şunu söyliyeyim. Kendiyle alakalı durumlarda cesur olamayan kimseler vardır. Onlar kendilerini bilirler. Lütfen o kimseler buradan itibaren okumayı bıraksınlar. Zira bu yazıyı okuduktan sonra benden tiksineebilir, belki çok öteki görebilirler beni.
İyi biri mi yoksa kötü biri mi olduğunuz hakkında şüpheye düştüğünüz oldu mu hiç?
Kendinizi bu konuda gerçekten sorguladınız mı bir defa olsun?
Kendi kendine çok konuşmak gerçekten sadece delilere mi mahsustur sizce?
Cevabın hayır olduğunu biliyorsunuz. Eğer hepiniz evet dediyseniz şu anda bir delinin düşüncelerine girmek üzeresiniz. Ahanda bir uyarı daha. Artık benden günah gitti.
O zaman biz deliler adına konuşayım. Hepimiz zaman zaman kendimizle muhakeme etmişizdir. Bunun illa da filmlerdeki gibi ayna karşısında şizofrenik bir şekilde olması gerekmez. Hayvanları ne kadar seviyor olsanız da elbet bir kediye tekme atmışlığınız vardır. Tekme attıktan sonra o olay vijdanımızda küçük bir tur atar. Ancak daha sonra ne olur bilinmez, hemencecik konu kapanıverir. Belki bir kediye tekme atmanın önem sırası bakımından alt sırada oluşundan kaynaklanan bir durumdur o seferlik. Ama ya daha fazlası söz konusu olduğunda?
Şimdi birazcık konudan konuya atlıycam. Cem yılmazın bir gösterisinden bahsettiği acı bir gerçeği hatırlarsınız. Herkes kendini cennette hayal eder. İnsanın fıtratında vardır bu. Bir şekilde affedileceğini ya da durumu hep kurtaracağını düşünmek. Örnek belki sadece inananlara hitap etti ama amacına ulaştı diye düşünüyorum. Peki hepimizin iyi biri olarak doğduğunu varsayarak şimdi size soruyorum: Ne bir insanı kötü yapar? Yapacağı hangi eylem? Kediye atacağı bir tekme? Yapacağı bir bencillik? Ağır mı olmalıdır şartlar hep? Birisini soymadan, yaralamadan ya da kimseyi öldürmeden kötü olamaz mıyız sizce? Evet bu işin çizgisini bilen var mı?
Peki pişman olmayan hangi suçlu kendi gözünde kötüdür? Her biri kendi dünyalarından bizim hissettiğimizden daha kötü hissetmez. Hatta bazıları kahramanlık yaptığını düşünür. Pişman olanlar? Onlar da aslında iyi biri olduklarını bir anlık bir yanılgıya düştüklerini iddia edicektir sorduğunuzda. Aslında insanın kendi muhakemesini yapması ne kadar zor görebildiniz mi? Kendine kötü demesi ne kadar zor...
Şimdi tekrar kendimize dönüyoruz. Hayatınızda sizi "kötü" sınıfına sokan hiçbir olay yaşamadığınızı düşünüyorsunuz. Ama bence o kadar basit değil. Kendinizle hesaplaştığınız her vakitte aynı kedi olayı gibi konuyu hemen kapatmayı seçtiniz çünkü. Tıpkı benim gibi. Ancak benim bir farkım var. Ben o dosyaları rafa kaldırdıktan sonra atmadım. Aklım da onları tekrar yargıya taşıyarak sürpriz yapıyor bana her an.
Şimdi gerçek düşünün. Arkadaşınızın sevgilisi hakkında kötü düşünmüşlüğünüz vardır elbet bir saniye bile olsa. Birine çok sinirlenip yaptığınız bir çok hata vardır. Dövdüğünüz sizden küçük ya da çok çelimsiz birisi, ya da harcadığınız çaresiz durumdaki bir insan... Çok uç gelmesin bunlar size, biliyorum yaşadığınızı. Elbet borç para alıp hacılamayı aklınızdan geçirdiniz. Hatta belki de birşeyler çalmışlığınız vardır. Sadece sizin bildiğiniz, hatta sizin bile çok arkalara attığınız yaşanmışlıklardan bahsediyorum.
Önceki yazılarımdan birisinde pişmanlıkla dolu olduğumdan bahsetmiştim okuyan bilir. Bir arkadaşım sağolsun iyi niyetiyle beni teselli etmeye çalıştı. "Oğlum birçok insanın hayal bile edemiyeceği belki ulaşamayacağı bir konumdasın ne bu şikayet" gibisinden laflar etti. Gülümsemiştim o an. Cesaret edip kendimle gerçekten adil hesaplaşabildiğim vakitlerdi aklıma gelen. Durup dururken ağladığım vakitler durup dururken değildi aslında. Ama ağladığın sahne gözünün önüne geldiğinde gülümsersin istemsiz. Benmkisi de o gülümsemeydi işte. Pişmanlık sizin için gelecek planlarınızda, seçimlerinizde yapmış olduğunuz hatalardan ibaret belki sadece. Ancak benim vijdanım ona attığım her çizik için hesap sormakta her gece. Ağlattığım her çocuk, annemi bilerek üzdüğüm her an, yaptığım her nankörlük her kıymet bilmez hareket arkadaşlarıma sevgilime kendime... Halamın benle konuşmaya çalışırken boğulup ölüşü bile göz kapaklarıma kazınmış sanki...
Yaptığınız bu kadar şey arkanızdan kötü bir karanlıkla koşuyorsa her gece; iyi biri olduğunuzu verdiğiniz sadakaya, arkadaşınıza aldığınız yemeğe ya da sırf aklınızda dönen iyilik içeren birkaç düşünceye nasıl bağlayabilirsiniz bana söylesenize???
Sizce ben iyi biri miyim?
Sizce siz iyi biri misiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)