Eğer anılarınıza bağlı yaşayan biriyseniz, farklı ayrıntılar farklı çağrışımlarla geçmişe götürebilir sizi. Bense bugün üniversitenin kantinindeyim ve bana çağrışım yapan ayrıntı sizlere komik gelebilir belki. Kantinden şinitseli alan genç yanına az patates koyduğu için kantinciye şikayet ediyor. Kantinci ise tabak kirletmemek adına plastik bir bardak içerisinde biraz daha patates veriyor onu susturmak için. Beni geçmişe götüren ise o bir bardak patates, evet yanlış duymadınız.
O bir bardak patates beni ilkokul kantininde beşyüzbinlira ya aldığımız bardak patateslere oradan o patatesi yerken uzaktan seyrettiğim sevimli kıza, yani ilk aşkıma götürüyor. Sırıttığımı görenler bardakta duran patatesin komik görünüşüne gülüyorum sanıyorlar fakat benim aklıma gelen şey geçmişte yaşadığım safça belki aptalca duygular bütünü.
7 sınıfın yarı dönemi yaklaşmaktaydı. O günler benim için çok ama çok zor geçerdi, fakat çocukluğun verdiği aptallıkla o kadar da takmıyordum kafaya. Kimse tarafından sevilmezdim o zamanlar. Annem babam öğretmen olduğundan dolayı onlarla beraber çok okul değiştirmiştim. Altıncı sınıf başında 4. yeni okuluma geçmiştim ve baştan beri kimseler beni kabullenmemiş, sevememişti. Bunda başka şeylerin de payı vardı tabi, sara ilaçlarım yüzünden saçımın bir bölümü dökülmüştü, ben de kapatmak için diğer tarafı uzatıp oraya doğru tarardım fakat en ufak bir harekette dümdüz saçlarım açılır orası meydana çıkardı. Gerçekten çok çirkin bir görüntüydü. Nöbetlerim sırasında sert bir şekilde yere düştüğümden kafam sürekli yarılırdı bu yüzen alnımda sürekli yara izi olurdu. Agresif ve hemen kavga çıkaran kişiliğim de buna eklenince herkesin karşımda cephe alması kaçınılmaz olmuştu. Daha önceden kavga edip aramı bozduğum çocuklar bazı günler çıkışta toplanıp beni döverdi, bense beni almaya gelen babama gurur yapıp hiçbir şey diyemezdim. Son ders öncesi tenefüste herkese söylerler, çıkışta sınıf erken boşalır, benden yapılı çocuklar benle sıkılıncaya kadar alay ederlerdi. Bense baktım sınıf hızlı boşalıyor, çantayı kalemliği kaptığım gibi toplanmadan çıkmaya çalışırdım, ama hayır, kapıda beni bekleyen sondan kaçış yoktu.
İşte böyle bir konumdayken şu an bile nasıl cüret ettiğimi anlamadığım bir şey gerçekleşmişti. Sevmiştim... O durumdaki bir insanın asla kalkışmaması gereken bir hataydı bu. Ama dediğim gibi yetişkinliğe yeni adım atıyor olsam da çocukluğumun verdiği aptallık hala üzerimdeydi. Ne olucak diye düşünmemiş duygularımı dizginlememiştim.
Yan sınıftan bir kızdı. İlk aklıma gelen şey açık mavi converse ayakkabıları. O zamanlar hiçbirimizin adını bile duymadığı bir markaydı ve ona çok yakışırdı. Yerinde duramayan, hep hareketli, kısa boylu, sarı saçları at kuyruğu ufak tefek bir kız. Gömleği diğer herkesten daha ütülü, daha temiz gözükürdü. Bardak patates elimde uzaktan onu seyrederken yaptığı hareketlere gülerdim. Belli ki hiç farkımda değildi. Belki de farkıma varsa böyle rahat gülemezdim. O durumda her gün okula gelmeye itiraz etmeyişimin tek nedeniydi o.
Ancak sorun şu ki ben bu kadar mutlulukla yetinmeyi düşünmüyordum. Aç gözlü kalbim ona duygularımı açmam gerektiğini fısıldayıp duruyordu bana. Ben de fırsat kollamaya başladım. Haddimi bilmem gerektiğini hemencecik unutuvermiştim.
Okul girişinde öğrenciler sırayla nöbetçi olurlardı. Genelde 2 farklı sınıftan 2 kişi. Birbiriyle sevgili olanlar başkalarıyla sıralarını değiştirip aynı gün nöbetçi olurlardı. Günü okulda beraber geçirirlerdi böylece.
Bizim sınıf da onların sınıfıyla eşleşiyordu. Orda başbaşayken ona açılabilirdim, Bu tek şansımdı. Hemen gidip sınıf defterlerinden benim yanıma kimin rast geldiğine baktım. Kim olursa yalvarmaya hazırdım. AMAN ALLAHIM O! Ciddi olamazsın diyordum kendi içimden. Yalvarmama ya da sırrımı başkasına açmama gerek kalmamıştı, her şey lehimeydi artık.
Nöbetçi olacağım günün bir önceki günü sınıflarına girdim. Sınıftaydı, sanki bilmiyormuş gibi sınıf defterine bakmaya başladım. Göz ucuyla kontrol ettim, bana doğru yaklaşıyordu, kalbim hıpızlı atıyordu ama ciddiyetimi bozmadım. "Yarın nöbetçi sırası sizden kimde" diye laf attım. Bir yandan da defterden gözümü ayırmıyordum. "Bilmiyorum ver bakıyım" dedi. "Aaa bendeymiş!" döndü ve ben yokmuşum gibi kız arkadaşına "yarın ben nöbetçiymişim ders yok yaşasın" gibisinden bir şeyler söyledi. Arkadaşı "yan sınıftan kimmiş" diye sordu. "Bilmiyorum". O anda araya girdim "Benim!"
İlk defa bu kadar yakından yüzüne bakıyordum. Onun ise ne dediğimi anlamamış gibi bir hali vardı. Açık kahverengi kaşları çatıldı ve ilk tepkisini verdi "Sen mi?" Evet dedim. "Nasıl ya, seninle mi nöbetçi olucam" dedi. Cevap vermedim. "Eğer öyle bir şey varsa yarın ben okula falan gelmem!" dedi. Şansına söylene söylene arkadaşının yanına döndü. Ben donmuş ne yapacağımı bilmiyordum, "ne bakıyosun senle mi nöbetçi olayım" dedi. Kendimi toparlayınca ona doğru döndüm, ağlamak üzere bir halde "sen gelebilirsin yarın ben gelmem okula" dedim ve sınıftan çıktım.
Ertesi sabah kalkar kalmaz anneme okula gitmek istemediğimi söyledim. Hasta olup olmadığımı kontrol etti ve nedenini sordu. Söyleyemezdim. Yine kavga mı ettin dedi, hayır dedim. Ödevini mi yapmadın dedi, hayır dedim. O zaman gideceksin dedi. Ağladım, yırtındım, dinlemedi. Bir öğretmen için öğrencinin okula gitmesi her şeyden önemlidir. Sonuç olarak babam arabayla okulun önünde bıraktı beni.
O gün ilk defa okuldan kaçtım. Çok harçlığım olmadığından diğer kaçanlar gibi bütün günümü internet kafede geçiremezdim. Onlar görmesin diye anne babamın okulundan uzak yerlerde gezinmeye çalıştım. Yoruldukça banklarda oturdum, nihayet okul bitime yaklaştığında okula döndüm. Kantinden bir tane bardakta patates aldım. Babam almaya geldiğinde okuldan kaçtığımı düşünmemesi için onu elimde o patatesle karşıladım. Babam "bütün harçlığınızı bunlara veriyorsunuz" diye kızdı. Gülümsedim, "olsun, ben seviyorum" dedim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder