12 Şubat 2013 Salı

sarı ışık

Özel olmak...

Bir anlamda, bir şekilde özel olabilmek. İşte hepimizin temel çabası bu.

Kafamda yine binbir sorgu var. Hesabı ödedikten sonra para üstünü veren herife boş gözlerle bakıyorum. Aslında onu gördüğüm falan yok. Adam uzun süre geri almayınca masanın üstüne bırakıyor, bozuk para sesiyle uyanıyor ve "pardon" diyorum. Günlerim böyle geçiyor çünkü kafam hiç boş durmadı benim. Hep dalgınım.

Hani polisiye filmlerde izleriz sorgu odasında sarı ışık altında polisler sanıkları köşeye sıkıştırırlar. Yaşam dediğimiz şeyi de alsak karşımıza sorgulasak hem sert hem yumuşak? Terlese biz sorarken, zayıf anını yakalayıp damardan girsek bi?

Ancak durum farklı, biz o yaşam denilen şeyin arkasından kurup bıraktığı oyuncaklarız. Ne kadar kurulduysak o kadar varız. Ne yöne kurulduysak o yöne doğru yürümek mecburi...

Peki gerçekten öyle mi?

Sahibin gerçekten hayat mı yoksa bir başkası mı? Hem evet hem hayır. Sahibin ailen arkadaşların sevgilin... Yani hayatın sana sundukları. Peki neden sahibin kendin değilsin?

Bir oyuncağı neden beğenir sever ve alırız? Ya görünüşü ya da yaptığı birşey hoşumuza gider. Bazen yapılış amacı bir vakfa yardım falandır bakmaksızın alırız. Oyuncakçılar da onları en güzel şekiled paketler süsler ve vitrine koyarlar.

İşte sen de vitrindeki bir oyuncak gibi yaşıyorsun ve o yüzden hep bir sahibin var senden başka.
Anlatıcam telaşlanma. Hep sormuşumdur kendime bunu. Neden illa da birşeyleri süper yapmak zorundayız? Neden birşeyleri iyi yapamayan birisi olmayan birisine denk bu hayatta? Sadece normal düzeyde yaşamak neden yetersiz? Neden herkes "özel olmak zorunda?

En basitinden 2 tane tanımadığın insanın öldüğünü duyduğunu düşün. Ama bu iki insandan biris sanatçıymış ya da süper futbol oynuyo olsun. İkisini de tanımadığın halde sanatçı olana, bir özelliği olana daha çok üzüleceksin. Diğerinin ise tek suçu "özel" olamamak.

Aslında herşeyin aslı bencilliğe dayanıyor. Çocuklukta verilen gazla başlıyor bu "bir konuda süper olma" şerefsizliği. Karnende matematiğin 5se hemen "matematik professörü" yapıyor anne baban seni. TV den duyduğun bir şarkıyı ezberleyince "Müziğe çok yetenekli" erken konuşaya başlayınca da "süper zeka" oluyorsun. Hatta bilinçaltına işlesin diye küçük yaştan itibaren isminin başına "doktor" koyarak hitab eden psikoz aileler bile var doktor murat gibilerinden. Çünkü anne babanın bile özünde bencillik var. "Benm oğlum bir şekilde süper manyak harikası olmalı çünkü ben yaptım" gözüyle bakıyorlar sana. Daha sonra övünebilmek için derslerin iyi olsun ya da birşeyde 1. ol istiyorlar hep. Başkasının gözünde işini iyi yapabilmiş olmak için çalışıp didiniyorlar sırf senin için.

Sonrasına biraz aklın başına gelince etrafına bakıyorsun. Bakıyorsun ki birilerinin seni sırf sen olduğun için sevmesi imkansız. Hocanın beğenmesi için derslerin iyi olacak, arkadaşlarının sevmesi için onların işine yarayan ya da hayran kalacakları birşey lazım, hele aşk diye sana anlattıkları şey sadece bir efsane. Ya doğuştan yakışıklı olucaksın sevgilin en azından arkadaşlarına hava atsın diye, ya da hayran kalınabilcek en az bir özelliğin olması lazım ki zaten o da ona alışıp sıkılınca seni bırakıp gidicek. Para işi ise bir alternatif zaten diğer eksiklerini(!) kapatan.

Birşeyler yapmaya çalışıyosun tabi. En çok prim yapanları tek tek deniyosun. Tahsilat mesela, hem ailede sülalede hem çevrede primi büyük. Asıl babam derslere. Hangi meslek daha çok primli, doktorluk mühendislik vs. Asıl oğlum asıl olmuyosa zorla mecbursun.

Sosyal yaşamda ne lazım? Geniş çevre bok para vs. Yap yavrum çevreyi sevdiğin sevmediğin insalarla bir sürü bağ kur. Sonra da arkalarından düşün konuş ne olursa artık...

E bir de yavuklu lazım di mi? Modaya uy, kültürlü gibi rol yap, cepte para bulundur, bir de onun başkasına anlatırken hava atabileceği birşey edin. Ne biliyim gitar çal git kas falan çalış basket oyna birşeyler yap işte. Sana alışana etiketin eskiyene kadar yararlanabildiğin kadar yararlan.

İşte o sarı ışığın altında hayat denen sanığa bu görüntüleri izletirseniz bülbül gibi şakıycaktır. Evet hepsini ben yaptım ama suç ortağım da onlar o bencil iyi olduğuna kendini inandırmış insan sürüsü diyecektir.

Dünya hep çoğunluğu iyi gibi gözükür ancak durum öyle değil. Kötü kişiler sadece hapse girmesi gereken insanlardan ibaret değil. Bakın girmiş demiyorum girmesi gereken diyorum. Yani kastettiğim dışardaki suçlular falan değil sizsiniz(biziz).

Ben inanıyorum. İnanmamak da bana göre başka bir kaçış. Olur da bir gün iyi biri olmanın o kadar kolay olmadığının farkına varırsan cehennemde cezalandırılacağını düşünürsün ve de kendine "ne yanması yea saçmalık bunlar" deyip kaçarsın. İnandığında ise "ben özümde iyi biriyim" diye kendine tekrar eder en sonunda bilinçaltını bile kandırırsın. Bu kişiden kişiye değişir tabiki ama bence böyle. Öyle ki yaptığın bencillikler vicdanını ile rahatsız etmiyecek hale gelir dikkat etmeyi bırak hatırlamazsın bile.

Peki benim yerimden baktığında güzel mi farkında olmak? Hayır yo hiç de keyif almıyorum. Benden tavsiye istersen sana kendini kandırmaya devam etmeni öneririm zira peşimdeki vukuatlarım beni rahatlatmaktan çok uzaktalar.
Bazen ölmek için herşey uygun herşey hazırdır ancak ölemezsin. İntihar falan değil bahsettiğim şey çok farklı. Gecenin yarısında nedensiz uyanıp sabaha kadar uyuyamayacağını bilerek üzülmek benimkisi. Denersin yatakta döner durursun gözünü hiç açmazsın ama uyuyamazsın işte. Ben istesem de kandıramıyorum artık kendimi.

En aklım "başkası ne düşünür" mantığıyla çalışmıyor artık. İçimden geleni yapmam gerektiğini geç öğrendim. O kadar geç ki içimden ne geldiğini unuttum.

4 Şubat 2013 Pazartesi

özür


İnsan olarak çok şeyden kaçarız. Bazen de kendimizden.

Sevdiğiniz bir arkadaşınızın doğumgününü unutmuşsunuzdur. Onu sonradan aramaya korkarsınız. Karşılaşacağınız şeyin ne kadar acıtacağını bildiğiniz için. Zaten vicdanınız sizi çoktan cezalandırmıştır ama arkadaşınız "olsun hiç önemli değil" dese bile size dokunacaktır.

Borç para aldığınız zaman vaktini geçirmişseniz paranız olunca yüz yüze geri vermeye korkarsınız. Hatta lafını açmaya. Ama vermedikçe de daha çok rahatsız edicektir sizi. Yinede en kötü olana kadar beklediğiniz olur.

Sevdiğinize karşı da yaptığınız hatalar bazen saçmalatır sizi. Herşeyi daha da bok ettiğiniz durumlar hep çoğunluktadır. Yavuklunun ağzından beklediği sözleri bilir ama söyleyemezsin hep. Bazen bir özür bazen de bir sevgi sözcüğü bazense bir kıskançlık bekler senden belki ama içinden çıkarması zordur işte...

Ben sevdiklerime bunu çok yaptım. Amacım günah çıkartmak değil. Ama kimsenin yüzüne diyemem bunları biliyorum. Vicdan insanı iyi yönde yenmiyor hep. Bazen sonucunu bile bile annenden kaçarsın. Ama sadece yiyeceğin dayağı arttırıyorsundur. Benimkisi de o hesap. Burdan küçük bir özür olsun sizlere ne kadar kıymete geçer bilmem.

Yiyeceğim dayaktan değil kendi kabahatimden kaçtım ben aslında hep.

Kaçırdığım trenin gideceği yere yürümeye kalkarken demiryolunda düşünmeye çok vaktim oluyor. Derin anılarımdan okumak isteyenler varmış. Ağlarsam susturamazsınız haberiniz olsun diyorum.

2 Şubat 2013 Cumartesi

iyi birisi

Bugune kadar henüz tozlanmamış küçük anılarımdan birkaç parça, ruhumdan da amatörce yazılmış bir kaç sayfa okudunuz bu blogda. Benim bildiğim okuyan arkadaşlarım olduklarından genelde iyi geribildirimler aldım. Demek ki eleştirip beni kırmaya kıyamıycak kadar seviyorlar. Kolay kırılmam korkmayın. Fazla mı iyimserim? Belki de okumayıp yorum yaptılar. Ya da beni gerçekleri söyleyemiyecek kadar az önemsiyorlar. Sonuç olarak hem onların hemde rahatlamanın verdiği gazla yine burdayım. Bugun biraz daha derinlere inmek niyetindeyim. Aslına bakarsanız iç çekmeye başlayana kadar yazabilmeyi çok isterdim ama o kadar güçlü olduğumu sanmıyorum.

Öncelikle şunu söyliyeyim. Kendiyle alakalı durumlarda cesur olamayan kimseler vardır. Onlar kendilerini bilirler. Lütfen o kimseler buradan itibaren okumayı bıraksınlar. Zira bu yazıyı okuduktan sonra benden tiksineebilir, belki çok öteki görebilirler beni.

İyi biri mi yoksa kötü biri mi olduğunuz hakkında şüpheye düştüğünüz oldu mu hiç?

Kendinizi bu konuda gerçekten sorguladınız mı bir defa olsun?

Kendi kendine çok konuşmak gerçekten sadece delilere mi mahsustur sizce?

Cevabın hayır olduğunu biliyorsunuz. Eğer hepiniz evet dediyseniz şu anda bir delinin düşüncelerine girmek üzeresiniz. Ahanda bir uyarı daha. Artık benden günah gitti.

O zaman biz deliler adına konuşayım. Hepimiz zaman zaman kendimizle muhakeme etmişizdir. Bunun illa da filmlerdeki gibi ayna karşısında şizofrenik bir şekilde olması gerekmez. Hayvanları ne kadar seviyor olsanız da elbet bir kediye tekme atmışlığınız vardır. Tekme attıktan sonra o olay vijdanımızda küçük bir tur atar. Ancak daha sonra ne olur bilinmez, hemencecik konu kapanıverir. Belki bir kediye tekme atmanın önem sırası bakımından alt sırada oluşundan kaynaklanan bir durumdur o seferlik. Ama ya daha fazlası söz konusu olduğunda?

Şimdi birazcık konudan konuya atlıycam. Cem yılmazın bir gösterisinden bahsettiği acı bir gerçeği hatırlarsınız. Herkes kendini cennette hayal eder. İnsanın fıtratında vardır bu. Bir şekilde affedileceğini ya da durumu hep kurtaracağını düşünmek. Örnek belki sadece inananlara hitap etti ama amacına ulaştı diye düşünüyorum. Peki hepimizin iyi biri olarak doğduğunu varsayarak şimdi size soruyorum: Ne bir insanı kötü yapar? Yapacağı hangi eylem? Kediye atacağı bir tekme? Yapacağı bir bencillik? Ağır mı olmalıdır şartlar hep? Birisini soymadan, yaralamadan ya da kimseyi öldürmeden kötü olamaz mıyız sizce? Evet bu işin çizgisini bilen var mı?

Peki pişman olmayan hangi suçlu kendi gözünde kötüdür? Her biri kendi dünyalarından bizim hissettiğimizden daha kötü hissetmez. Hatta bazıları kahramanlık yaptığını düşünür. Pişman olanlar? Onlar da aslında iyi biri olduklarını bir anlık bir yanılgıya düştüklerini iddia edicektir sorduğunuzda. Aslında insanın kendi muhakemesini yapması ne kadar zor görebildiniz mi? Kendine kötü demesi ne kadar zor...

Şimdi tekrar kendimize dönüyoruz. Hayatınızda sizi "kötü" sınıfına sokan hiçbir olay yaşamadığınızı düşünüyorsunuz. Ama bence o kadar basit değil. Kendinizle hesaplaştığınız her vakitte aynı kedi olayı gibi konuyu hemen kapatmayı seçtiniz çünkü. Tıpkı benim gibi. Ancak benim bir farkım var. Ben o dosyaları rafa kaldırdıktan sonra atmadım. Aklım da onları tekrar yargıya taşıyarak sürpriz yapıyor bana her an.

Şimdi gerçek düşünün. Arkadaşınızın sevgilisi hakkında kötü düşünmüşlüğünüz vardır elbet bir saniye bile olsa. Birine çok sinirlenip yaptığınız bir çok hata vardır. Dövdüğünüz sizden küçük ya da çok çelimsiz birisi, ya da harcadığınız çaresiz durumdaki bir insan... Çok uç gelmesin bunlar size, biliyorum yaşadığınızı. Elbet borç para alıp hacılamayı aklınızdan geçirdiniz. Hatta belki de birşeyler çalmışlığınız vardır. Sadece sizin bildiğiniz, hatta sizin bile çok arkalara attığınız yaşanmışlıklardan bahsediyorum.

Önceki yazılarımdan birisinde pişmanlıkla dolu olduğumdan bahsetmiştim okuyan bilir. Bir arkadaşım sağolsun iyi niyetiyle beni teselli etmeye çalıştı. "Oğlum birçok insanın hayal bile edemiyeceği belki ulaşamayacağı bir konumdasın ne bu şikayet" gibisinden laflar etti.  Gülümsemiştim o an. Cesaret edip kendimle gerçekten adil hesaplaşabildiğim vakitlerdi aklıma gelen. Durup dururken ağladığım vakitler durup dururken değildi aslında. Ama ağladığın sahne gözünün önüne geldiğinde gülümsersin istemsiz. Benmkisi de o gülümsemeydi işte. Pişmanlık sizin için gelecek planlarınızda, seçimlerinizde yapmış olduğunuz hatalardan ibaret belki sadece. Ancak benim vijdanım ona attığım her çizik için hesap sormakta her gece. Ağlattığım her çocuk, annemi bilerek üzdüğüm her an, yaptığım her nankörlük her kıymet bilmez hareket arkadaşlarıma sevgilime kendime... Halamın benle konuşmaya çalışırken boğulup ölüşü bile göz kapaklarıma kazınmış sanki...

Yaptığınız bu kadar şey arkanızdan kötü bir karanlıkla koşuyorsa her gece; iyi biri olduğunuzu verdiğiniz sadakaya, arkadaşınıza aldığınız yemeğe ya da sırf aklınızda dönen iyilik içeren birkaç düşünceye nasıl bağlayabilirsiniz bana söylesenize???

Sizce ben iyi biri miyim?

Sizce siz iyi biri misiniz?

1 Şubat 2013 Cuma

perdenin ardında

Anlamazlar garip dilimi, çözemezler beni ben yapan beni...

Vay be güzel sözmüş değil mi? Herkes beğenir bu sözü herkes gördüğünde hoşuna gider. Çünkü her okuyan hemen kendini katar bu söze, hemen içine giriverir. Neden mi? Bugun biraz bu nedeni konuşasım var dostlar.

Facebookta arkadaşlarınız duvarını şöyle bir gezin isterseniz başlamadan önce. Yurtdışında müze önünde çektirdikleri resimlerden(yurtdışı görmüş adamım mesajı), barlarda zafer işaretiyle çekilmiş fotoğraflardan(ben hiç durmadan eğleniyorum süper eğleniyorum bir günüm boş geçmiyor mesajı) bahsetmiyorum onları boşverin. Başka bir kaygıyla yapılmış göderilere bakmanızı istiyorum. Aradığımız kaygı şu:"Ben aslında derininde çok farklı bir insanım"

Merak etmeyin hiç zorlanmıycaksınız bunları bulmakta. Muhakkak her arkadaşınızın duvarında "bir ben vardır benden öte" mesajı içeren bir yazı, bir filozof sözü ya da özellikle herkesin anlayamaması için üstüne bir saat kafa yorularak koyulmuş bir anlamlı fotoğrafa rastlıcaksınız. Altında da "bence çok doğru" ya da "haklı be" tarzında bir mesaj olucaktır. Evet facebookta kime sorsanız ya karamsar, ya dertli, ya "aslında" çok duygusal ya da kimsenin bilmediği bilemiyceği göremiyceği şeyler görmüş geçirmiştir. Dikkat edin "aslında" tırnak içerisinde. Çünkü günlük hayatta böyle değildir öyle olduğunu idaa eden kişiler. Hep derinde birşeyler gizli hep arka planda saklıdır bu süper farklı özellikleri. Bu hesaba göre kimse düz insan değildir.

Bu işaretlerin hepsi günlük hayatta taktığımız maskelerin birer kanıtı bana göre. Bu birşeyi kafada çözp halledip günlük hayata hiç geçirememek gibi birşey. Blogunda sürekli şiir yazan bir arkadaşım vardı(hala var). Blogunu okuyan çok az kişi vardı ve blogunda takma ad kullanırdı. Gerçek kişiliğini de bir ben bilirdim. Bloğunu okuyanlar yazdığı şiirleri komik ve eğlenceli bulur va dalga geçerlerdi. Arkadaşım da amacının zaten bu olduğunu söylerdi ve kendi şiirleriyle alay etmeye çalışırdı. Ancak gerçekte alay değil takdir beklediğini hep farkederdim. Çünkü her yeni şiirde daha iyisini denerdi hatta bu yüzden okuyuculardan tepki bile almıştı "bu ne ya duygusal mısın oğlum" gibisinden. Belki ben bir gün gerçek bir takdir alsa gerçek ismini kullanmak için cesaret bile kazanabilirdi. Sanırım birazcık anladınız ne demek istediğimi.

Günlük hayatta kaygılarla dolusunuz, doluyuz. Bu kaygıların başında da "millet ne der hakkımda ne düşünür" kaygısı var. Kime sorsanız kendin olmanın kimsenin dediklerine kulak asmamann en iyisi en doğrusu olduğunu söyliyecektir. Peki ya bunu gerçekten yapana rastlayabildiniz mi hiç? Herkes bir maskeyle dolaşır. Bazen sebep kızlara havalı gözükebilmmek bazen arkadaşların arasında iyi bir düşünce yaratmak bazense ailenin takdirini almak. Rol yaparken çektiğiniz çileleri hatırlayın. Şimdi bana kulak verin size bu çile çektiğiniz vakitlerden bir örnek daha vereyim:

Yeni sevgiliniz. Yeni diyorum çünkü bu davranış ilk zamanlarda çok sık görülen bir olay. Birbirini çözmeye çalışan iki genç rol yaparak etkilediği karşı cinse karşı bu rolunu devam ettirmek zorundadır. Hep bi derin adam ya da derin kız havası yaratma çabaları, ben aslında duygusalım ya da ben aslında içimde romantik bi insanım efekti vermeye çalışmak, konuşurken gizli kalmış ve üstüne gidilmemiş yeteneklerinden bahsetmek ve karşı taraftan bu konuda devamlı bir övgü beklemek. Bunlara hiçbiriniz yabancı değilsiniz biliyorum. En basitinden sevişirken bile rol yaparsınız. Sevişirken gözlerini kapatıp başka birilerini düşleyenler size seleniyorum. Erken boşalmamak için çarpım tablosunu baştan sona saymayı daha dün otisabi den öğrendiniz. Lütfen sırf yaşamış olmak için denemeyi bırakın. Çünkü bu işin sonu acıyla bitecektir. Hoşlandığımız kişilerin hoşlandığımız özelliklerden birisi rol değil gerçek çıkarsa çok seviniriz ve onu kaybettiğimizde de aynı derece üzülürüz. Hatırlamayacağınız ve gidince kısa süre üzüleceğiniz kişiler ise %100 rolden ibaret olanlardır hatırlayın. Onları kaybettiğinizde içinizden "iç yüzünü gördüm" diyeceksiniz. Çünkü iki taraftan biris rol yapmaktan yorularak bırakacaktır.

Ve geliyoruz bana. Neden eninde sonunda hep bana geliyoruz çünkü bu blog benim bloğum. İstersen git kendi bloğunda hep konuyu kendine getir beni ilgilendirmez ama burda konu eninde sonunda bana uğrıycaktır haberin ola. Ben insanlara gerçek davranayım, düşündüğümü söyliyim derken somurtkan şirin ilan edilmiş olanlardanım. Bu konuda bir şikayetim yok aksine belki de tek beğendiğim yanım bu benim. Ancak buradan ufak bir mesajım olucak okuyanlara. Bende perdenin ardı malesef hırdavatla dolu. Malesef cazip bir şey yok derinimde. Gördüğün kadarım işte dahası hep çöp. Ben sana düz adamım dediğinde ardında başka bir sebep gizli bir neden arama bu yüzden.

Burası bana iyi geliyor gibi. Bir dahaki görüşmemizde çözp saçmaya devam edicem okuyana kolay gelsin.

28 Ocak 2013 Pazartesi

bir şeyleri piç etmek

Bu yazdıklarım benim gibi elini koyduğu her konuyu piç etmeyi alışkanlık edinmiş kaderdaşlarıma gelsin. Biz ki çayı doldurup masaya getirirken titrete tirete çay tabağını piç ederiz. Biz ki tırnağımızı fazla dibinden keser, masanın altında bişey ararken hep kafayı vururuz. Biz ki ayakkabı bağcığını yanlışlıkla kördüğüm atar eve geldiğimizde bağcığı sökerken tırnaklarımız kırarız. Şimdi biraz kusup rahatlama vakti.

Öyle efsana bir durumdur ki bu piç etme alışkanlığı, hayatınızdan ilk silinen şey düzen ikincisi ise mental huzur olur. Kafanızın arkası hep bir dertle meşgul, hep doludur. Telefon çaldığınızda kesin piç ettiğiniz bir mevzu hakkındadır diye içiniz gider. Misafirliğe gittiğinde arkadaşının yatsın diye verdiği eşormanı yırtan, ödünç aldığı manevi değeri olan kitabı kesin kaybeden, en çok uğraştığı ödevi getirmeyi unutup geç teslim ederek düşük not alan biz gariplerin başından dert hiç eksik olmaz dostlar.

Bunları okurken kiminiz kendinden bişeyler bulucak kimi kafası rahat pezevenkler de "yazık lan" diyip geçicekler. Peki ben bunu niye yazıyorum. Evet yine ve yine piç ettiğim bir durum yüzünden yazıyorum. Micheal Sikkofield abimizin bir keresinde dediği gibi "burası benim kusma tabağım" ve paylaşması size kalmış.

Yalnız yattığın vakit yatmadan önce aklında düşüncelerin son bir tur atar. Sınav kağıdını vermeden önce son bir kontrol gibidir o tur. Bazı yaşanmışlıkların son bir muhakemesini yaparsın bazen. Yolunda gitmeyen bişeyler varsa ise boğazının hemen dibinde takılır işte kolay uyutmaz seni. Bense o düğüme her gece o kadar alıştım ki, azıcık huzur bulabildiğim bir gecenin ertesinde hemen bir felaket arar oldum. Her iyi giden şeyden sonra bir kötülük bekleyen bir zihniyet düşünün. Kısacası hayatımı çoktan piç ettim.

İşin en sıkıntı yanı ise farkındalık. Filmin sonunun nasıl biteceğini biliyorsan sonuna yaklaştıkça azalır heyecanın. Filmin başı daha güzel sonu daha sıkıcı gelir. Hayat da o hızda sıkıcalşıyor bende. Herşeyin kendi eserim olduğunun, herşeyi kendimin piç ettiğinin o kadar farkındayım o kadar kabullendim ki bunu; birşeylerin sebebini kadere falan bağlayıp iyi birşeyler olması için umut da edemiyorum artık. Çünkü kimsenin iyi birşey borcu yok bana, hayatın attığı bir tokat da yok. Ben tarafından piç edilmiş yüzlerce belki binlerçe anı var sadece.

Bu yüzden çocukça hayallerim hep zamanda geri gidebilen bir makina ya da 2. bir şansla ilgili. Rüyalarımda hep haddini bildiremediklerime haddini bildiriyorum, değer veremediklerime değer veriyorum. Dilencilere attığınız paralar, sevdiğiniz kedi köpekler haricinde pişmanlıktan ibaret bir geçmişe sahip olsaydınız, siz neyin hayalini kurardınız?

Ataride mario oynadığım vakitlerde alamadığım altınlar ya da 1up lar için oyunu yeniden başlattığım çok olurdu. Şimdi de o reset tuşuna o kadar kafayı taktım ki ne mantar ne altın alabiliyorum. Prensesi kurtarmayı falan geç zaten. Sürekli uzun çukurlardan koşarak atlamaya çalışırken son anda düşüyorum.

"E noldu be arkadaş bu kadar çok" diyene: anlatacağım blog uzun. Ama ben bu gece henüz adamakıllı kırmaya bile fırsatım olmadan bir kalbi kaybettim yanımdan. Bu gecelik bardağım ondan taştı da yazdım. Anlıyacağınız piç ettim yine. Artık istesem bile kıramam o kalbi, kıracak kadar yaklaşamam. Yine benden başka suçlusu yok, yine yanlış yapan ben oldum kimseye atamadım suçu.

Düşündüğüm şeyi yapayım, gerçek davranayım derken belki de kimsenin sevmediği somurtkan şirin oldum ben.
Hadi kabus görelim....(somurtkan:kabuslardan nefret ederim!)

23 Ocak 2013 Çarşamba

mutluluk mu? o kadar uğraşamam

mutlu olmanın kolay olduğu vakitler vardı. insan özlüyor.

mutluluk deyince aklımızda canlanan bir çok şey vardır. kimisini aklına para, kimisinn aklına bir kavanoz nutella gelicek. kimisi sevgilisinin kimisi kankasının yanında mutlu. ama çoğumuzun mutlu olduğu ortak bir zamanımız var duyunca evet diyceksiniz:çocukluk.

çocukluğu acılarla geçen de vardır elbet, ancak hayat bu kadar ciddileşmeden bize kaşlarını çatmadan önceki zamanlardır çocukluk. yaşadığın acı bile şaka gibi çabucak geçer. deden öldüğü için ağlarsın belki ama eline bir şeker verirler susarsın.

peki neden mutluyduk? mutlu olmak için ne gerekiyor da çocukken kolaydı şimdi bu kadar zor?

birazcık aptallık birazcık cahillik belki.

hepiniz şu deyişi duymuşsunuzdur "cehalet mutluluktur". doğru anladığınızda sapına kadar doğru bu söz. gelin cahil olduğumuz bu zamanlara bir göz gezdirelim.

çocukluk en saf en cahil olduğumuz aynı zamanda da en çok kandırıldığımız zamanlardır. anneniz altın gününe giderken sizi evden "parka gidicez" diye çıkartır. evde koştuğunuzda alt komşunun "iğneci" olduğu yalanıyla sizi yatıştırır. oyuncak isteyince "paramız yok" diyecek(bu şekilde o kadar çok kandırıldım ki bu yüzden harçıklarımı biriktirip babama vermeyi teklif ettiğim bile olmuştur) geceleri sizi öcülerle korkutup uyutacaktır.

bunların hepsine sorgulamadan inanan saf aklımız iyi şeylere de inanacaktır elbet. işte mutluluğun sırrı da burda. çocukken her istediğiniz yapacağınız ve her hedefinizi gerçekleştireceğiniz konusunda en ufak şüpheniz yoktur. televizyonda gördüklerimizden sonra pilot ya da astronot olmaya kara verenlerimiz ne kadar çoktu hatırlayın. anne babamız da bizi bu konularda gaza getirmekten geri kalmazlar. herkese "pilot olcak astronot olcak benim oğlum" dedikçe yürekten inandığınız bu ihtimal kalbinizde büyür. astronot olacağınızdan hiç şüpheniz yoktur. ve artık astronot olduktan sonra hangi spor arabayı alsam diye düşünmeye başlarsınız. ferrari mi alsam yoksa lamborghini mi... ve istediklerimizn olacağınadn emin olduğumuzda evet mutluyuzdur.

şimdi kendime geçiyorum ve hatırlamaya kasıyorum. babamın bana bisiklet alma sözüyle tam 3 yaz mutlu olmuştum. bu söz 3 yaz ertelendi ama ben bir an bile şüphe etmedim. 3 yazı da beklediğim bisikletin mutluluğuyla, bir dahaki yaz süper bir bisikletim olacağı fikriyle geçirdim. alt kat komşumuzun benden 20 yaş büyük fıstık gibi kızı bana senle evlenicem dediğinde onu spor arabamın yan koltuğuna oturtmuştum bile kafamda. ancak o denyonun biriyle evlendiğinde gerçeklere biraz uyanır gibi olsam da düğünde babamın aldığı balon yine beni kandırmayı başardı. ve bi balona gelin adayımın başkasına imza atmasına göz yummuştum. futbola gerçekten meraklı biriydim. "biraz futbolcu olurum dünyanın en süperi olunca da pilotluğa geçerim" diyodum kafamdaki plan buydu. gelin görün ki şimdi topa vurmam yasak. pilotluk meselesine ise girmeyeceğim :D

ve biraz büyüyüp de birşeyler için çabalamak gerektiğini anlamaya başladığımız zamanlar. neden ders çalışmam gerektiğini anladığım olay bi kız yüzündendi. ilkolul 3teydi sanırsam pek de bi önemi yok zaten, öğretmenimiz sınıftaki oturma düzenini aldığımız notlara göre yapardı. aynı notu alanları yanyana oturtur yüksek not alanları ön sıraya oturturdu falan(ne kadar yanlışmış). ismi gizem olan bir kız ise daha o zamanlar hoşuma gitmeyi başarabilmiş. ama hatırlayın o vakitler erkeklerle kızlar 2 ayrı cephe gibidir kızlarla takılan birisi erkekler tarafından top muamelesi görücektir. aktım ki ona yakın olmanın tek yolu aynı sırada oturmak. ancak kızın notlar hem 90-100. bense notun sadece anne babadan daha az azar işitmek için gerekli olduğunu düşünen birisiyim hep 80-70. dedim kendime aşk için katlanıcaksın usta. ve ders çalışmakla birşeyler için çabalamakla ilk o vakt tanıştım. öyle çalışmıştım ki hepsinden 100 almıyım kızla aynı notları alym diye bazı sınavlarda boş bıraktığım sorular oldu. ve sonuç olarak öğretmen ikimizi işaret ettiğinde sonrasında ne dedğini mutluluktan duyamıyordum. bu hikayenin sonu gerçekten acıklı ve kötü bitiyor ancak belki başka bir yazımda devamını anlatırım...

bu olaydan sonra artık eski cahliyetim yoktu. bu da benim için mutluluğun azalmaya başlaması demekti. önce pilotluktan sonra da futbolculuktan vazgeçmem gerekti. ama zengin olacağımve spor arabalar alacağım fikri aklımdaydı. sonra baktım ki o arabalardan sokaklarda hiç yok. gözümü tv de gördüğüm extrem sporlara ve dünyanın değişik yerlerinde bulunan birçok zevke diktim. ancak en büyük extrem eğlencemin lunaparktaki aletler olacağını anlamam da uzun sürmedi. hayatımdaki amaçlarımın çoğunadn vazgeçtiğimde artık liseye gelmiştim. daha çok para kazanabilcek bir meslek bulmak gibi saçam bir amacım vardı artık. ve ucunda mutluluk falan da yoktu.

şimdi ise mutluluğu umduğum şeyler küçücük ve en kolay şeyler. benim için çarpan bir kalp taşıyan bir kişinin iki dudağından öpmek... masamda duran bir şişe... oyun konsolum... okuduğum kitabın umduğumdan güzel çıkması... birisinin iyi biri olduğumu söylemesi...çizgiroman koleksiyonumun nadir bir sayısına rast gelmek... hatta belki montumun cebinde unuttuğum bir 20lik bulmak hayattan beklediğim şeyler bunlardan ibaret. mutlu olabilmek için en kolay şeyleri arayıp bulmaya çalışıyorum. zor şeylere gözümü dikmekten korkuyorum. çünkü anneme soruduğumda bana yaparsın dese bile ben ona inanamam artık. beni vaktinde çok kandırdılar.

22 Ocak 2013 Salı

vızz...

saat 1:24

karşısında cam olduğunu algılayamayan ve o cama ısrarla çarpan sineğe hepiniz tanıdıksınızdır eminim. karşımda epey azimli bir tanesi var. azmiyle belki camı delmeyi başaramadı ama bana bu yazıyı yazdırdı. bilmem mutlumudur. saçma sapan bir sinekten esinlenip de dünyanın hiç de ihtiyacı olmayan bu yazıyı yazan kişi benim....

bilmem başınıza geldi mi ama küçükken tepeden geçen helikoptere ağzı açık abakrken o sineğin boğazına kaçtığı çocuk da benim...

iyi uyayamadığımdan gözlerim yarı açık hep. herkes de umursamaz sanır beni bu yüzden. oysa olur olmadık şeyleri kafaya takabilen kişi benim...

okuldan ilk kaçtığında, ilk içki içtiğinde, ilk bir kız öptüğünde afallayan aptallaşan birini anlatırsınız hep, gülersiniz, eğlenirsiniz arkadaş ortamlarında.. artık arkamdan konuşmayın lan çok, benim o!

sınıfın en güzel kızına aşık olan umutsuz genci ben keşfettim. gittim konuştum onunla, öğüt verdim. böyle işleri çok iyi bildiğimden falan değil, sadece hayatımda birine gerçek öğüt verebileceğim tek ânı değerledirebilmekti niyetim...

hiş şişmanlamayan, zayıflmayan, boyu uzamayan bir arkadaşınız mutlaka vardır.sürpriiiz! burdan selam göndermekteyim o "düz insan" olarak sizlere...

annem kadın günlerinde küçükken yatağımın altında çıkan ilginç defteri anlatır. arkadaşlarımsa biriktirdiğim şıpsevdi kağıtlarıyla alay ederdi benim. ensaf duyguları yıpranırken onlarla beraber azalan kişi benim...

durmadan mizah dergisi alan çizgi romanlarını 90 dereceden fazla açmaya kıyamayan genç. kendine o kadar kıymet vermez dizi yaralanınca devam ederdi top oynamaya. artık dizi sağlam olsa da top oynayamayacak o çocuk benim..

ototbüste karşılaştığım yanıma oturan arkadaşım kulaklığımın tekini alınca çok canımı sıkıyor, kötü kötü bakıyorum ona. arkadaşını kıramayacak kadar seven sadece kötü bakmakla yetinen o korkak genç yine benim...

çabuk ağlayan, ağlayınca çok çirkin olan, sarhoş olunca hiç çekilmeyen bir arkadaşınız olucak. durmadan konuşmaya başlarsa terslemeyin hemen nolur. duymamazlıktan gelin ama terslemeyn dinliyomuş gibi yapın.

o arkadaşınız camdan çıkamayan sinek kadar çaresi çünkü. istediklerine o kadar yakın belki ama ulaşmak için cama çarpa çarpa bayılıp düşecek en sonunda.

belki pencereden dışarı atarlar beni bayıldıktan sonra, belki de birinin boğazına kaçarım kimbilir. birinin hayatına kataileceğim şey belki de sadece bu olabilir.

ama boğazınıza kaçan sinek bakarsınız ölüm kalım meselesi bile olabilir....