Bu yazdıklarım benim gibi elini koyduğu her konuyu piç etmeyi alışkanlık edinmiş kaderdaşlarıma gelsin. Biz ki çayı doldurup masaya getirirken titrete tirete çay tabağını piç ederiz. Biz ki tırnağımızı fazla dibinden keser, masanın altında bişey ararken hep kafayı vururuz. Biz ki ayakkabı bağcığını yanlışlıkla kördüğüm atar eve geldiğimizde bağcığı sökerken tırnaklarımız kırarız. Şimdi biraz kusup rahatlama vakti.
Öyle efsana bir durumdur ki bu piç etme alışkanlığı, hayatınızdan ilk silinen şey düzen ikincisi ise mental huzur olur. Kafanızın arkası hep bir dertle meşgul, hep doludur. Telefon çaldığınızda kesin piç ettiğiniz bir mevzu hakkındadır diye içiniz gider. Misafirliğe gittiğinde arkadaşının yatsın diye verdiği eşormanı yırtan, ödünç aldığı manevi değeri olan kitabı kesin kaybeden, en çok uğraştığı ödevi getirmeyi unutup geç teslim ederek düşük not alan biz gariplerin başından dert hiç eksik olmaz dostlar.
Bunları okurken kiminiz kendinden bişeyler bulucak kimi kafası rahat pezevenkler de "yazık lan" diyip geçicekler. Peki ben bunu niye yazıyorum. Evet yine ve yine piç ettiğim bir durum yüzünden yazıyorum. Micheal Sikkofield abimizin bir keresinde dediği gibi "burası benim kusma tabağım" ve paylaşması size kalmış.
Yalnız yattığın vakit yatmadan önce aklında düşüncelerin son bir tur atar. Sınav kağıdını vermeden önce son bir kontrol gibidir o tur. Bazı yaşanmışlıkların son bir muhakemesini yaparsın bazen. Yolunda gitmeyen bişeyler varsa ise boğazının hemen dibinde takılır işte kolay uyutmaz seni. Bense o düğüme her gece o kadar alıştım ki, azıcık huzur bulabildiğim bir gecenin ertesinde hemen bir felaket arar oldum. Her iyi giden şeyden sonra bir kötülük bekleyen bir zihniyet düşünün. Kısacası hayatımı çoktan piç ettim.
İşin en sıkıntı yanı ise farkındalık. Filmin sonunun nasıl biteceğini biliyorsan sonuna yaklaştıkça azalır heyecanın. Filmin başı daha güzel sonu daha sıkıcı gelir. Hayat da o hızda sıkıcalşıyor bende. Herşeyin kendi eserim olduğunun, herşeyi kendimin piç ettiğinin o kadar farkındayım o kadar kabullendim ki bunu; birşeylerin sebebini kadere falan bağlayıp iyi birşeyler olması için umut da edemiyorum artık. Çünkü kimsenin iyi birşey borcu yok bana, hayatın attığı bir tokat da yok. Ben tarafından piç edilmiş yüzlerce belki binlerçe anı var sadece.
Bu yüzden çocukça hayallerim hep zamanda geri gidebilen bir makina ya da 2. bir şansla ilgili. Rüyalarımda hep haddini bildiremediklerime haddini bildiriyorum, değer veremediklerime değer veriyorum. Dilencilere attığınız paralar, sevdiğiniz kedi köpekler haricinde pişmanlıktan ibaret bir geçmişe sahip olsaydınız, siz neyin hayalini kurardınız?
Ataride mario oynadığım vakitlerde alamadığım altınlar ya da 1up lar için oyunu yeniden başlattığım çok olurdu. Şimdi de o reset tuşuna o kadar kafayı taktım ki ne mantar ne altın alabiliyorum. Prensesi kurtarmayı falan geç zaten. Sürekli uzun çukurlardan koşarak atlamaya çalışırken son anda düşüyorum.
"E noldu be arkadaş bu kadar çok" diyene: anlatacağım blog uzun. Ama ben bu gece henüz adamakıllı kırmaya bile fırsatım olmadan bir kalbi kaybettim yanımdan. Bu gecelik bardağım ondan taştı da yazdım. Anlıyacağınız piç ettim yine. Artık istesem bile kıramam o kalbi, kıracak kadar yaklaşamam. Yine benden başka suçlusu yok, yine yanlış yapan ben oldum kimseye atamadım suçu.
Düşündüğüm şeyi yapayım, gerçek davranayım derken belki de kimsenin sevmediği somurtkan şirin oldum ben.
Hadi kabus görelim....(somurtkan:kabuslardan nefret ederim!)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder