28 Aralık 2015 Pazartesi

sakızını tükürmeyen adam

Zincirlikuyu metrobüs durağını bilen bilir. Yer kapabilmek umuduyla asfalt kenarında sıkışmış beklerken  yerde bir sürü küçük beyaz iz görürsünüz. Kuş pisliğini anımsatan bu izler aslında sakızdır. İnsanların metrobüse binmeden hemen önce ağzından tükürdüğü bu sakızlar üzerinden geçen yüzlerce teker sonrası asfalttaki beyaz izler haline gelmişler.

Bu beyez izlere dalmışken gözlerimden yaşlar akmaya başlıyor. Bir yandan gülümserken bir yandan hıçkırıyorum. Yanımdaki sıkış sıkış insanlar o halimden dolayı bana mesafe alıyorlar. Kim bilir neler tahmin ediyorlar hakkımda. Az önce kötü bir haber aldığımı ya da aklıma gelen üzücü bir şeyin sinirlerimi bozduğunu sanıyorlar. Ben ise sadece sakızlara ve kendime üzülmekle meşgulum.

Neden bu kadar çok insan metrobüse binmeden evvel sakızlarını tükürmüş? Metrobüste sakız çiğnemek yasak mı ki? Ya da ayıplanan bir şey de ben mi bilmiyorum? Bu duruma o anda kendimce getirdiğim yorum hem beni gülümsetiyor hem de ağlatıyordu. Belki sizlere saçma gelebilir ama bence bunun nedeni insanlardaki yaşama motivasyonunun bir yansıması.

Metrobüse binmeye hazırlanan kimseler aslında ister istemez kendilerini adeta yeni bir meydan okumaya hazırlıyor. Bu süreçte dikkatlerini hedeflerinden saptırabilecek vazgeçilebilecek her şeyden kurtuluyorlar. İnsanlara olan saygıları mesela, metrobüse binerken yaşlı teyzeye yer veren birisine milyonda bir rastlarsınız. Çoğu bundan çoktan kurtulmuştur bile. İtiş kakışla birbirini incitme pahasına bir yarıştır orası. Sakızlar da bu işin son aşamasıdır. Metrobüsü yaklaşırken gördüğünüzde son rütuşu yapıp yarış için yerinizi alırsınız.

Hayatın her aşamasında insanları devam etmeye, yaşamaya iten motivasyon aslında metrobüse binerken bilinçaltınızda yaşadığınız bu durumun aynısı. Doğumunuzdan itibaren bir meydan okumadan diğerine yolculuk yaparak geçirdiğiniz hayatınız aslında yaşayış şekliniz haline geliyor ve sizi hayata bağlayan temel unsur oluveriyor. Sıradaki hedefinizi belirlemek ve onun için mücaadele etmek. Bu uğurda dikkatinizi dağıtabilecek her sakızı farkında olmadan tükürmek.

Şimdi ağladığım kısma geçiyoruz. Hiç tükürülen bir sakız olduğunuzu hissettiğiniz oldu mu?

Hayata devam etmek uğruna başkasının verebileceği bir ödünsünüz aslında.

Başkalarının hedefine gitmeye çalışırken dikkatini dağıtan bir unsurdan fazlası olmamak. İlginç bir his.

Peki ya sakızı atmaktan vazgeçip her seferinde bir sonraki metrobüsü beklersek ne olur?
Metrobüse hiç binemeyiz.
Yani hayata devam edemeyiz.
Sakızımı tüküremiyorum...

16 Aralık 2015 Çarşamba

kaçan otobüs

Metrobüsten inmiş eve doğru yürürken geniş alt geçitte maç yapan mahalleli çocukları gördüm. Şans bu ya top önüme yuvarlanıverdi. Her erkeğin yapacağı gibi topu şöyle bir düzeltip dibine doğru girerek çocuklara geri yolladım. İşte o anda sağ ayağımdan sırtıma doğru çıkan derin sızıyla beraber çok ama çok aşina olduğum bir duyguyu tattım. Bir daha topa öyle vuramayacağının, o çocuklar gibi koşamayacağının verdiği duyguydu bu.

Okuyan çok az kişinin anlayabileceği bir duygu bu. Ödevlerini nasıl olsa daha zaman var diye hemen hemen herkes ertelemiştir en az birkaç kez. Ancak naparsanız yapın ödevlerinizin zamanında yetişmeyeceği durumlar olur hatırlayın. İşte buna benzer ancak daha keskin bir duygu bu. 2 yıl önce olduğum bel fıtığı ameliyatının hayatımı ölene dek değiştirdiğini bana topa vuruşumun hatırlatması.

Bu hissi o kadar çok yaşadım ki hayatım boyunca. Askeri okul sınavına girmiş mülakata girmemiştim çünkü saram vardı. Nasıl olsa geçmem imkansızdı. O zamanlar istesem de ne kadar çabalasam da bir subay olamayacağımı anlatmıştı ailem bana. Aynı sebepten ailem olmaksızın gezilere, arkadaşlarımda kalmaya, maçlara vs gidemezdim. Sana hayatın boyunca anlatılan "yeteri kadar istersen her şeyi yapabilirsin" türünden lafların hepsinin palavra olduğunu ilk o günlerde anlamaya başladım.

O günlerde kafama koyduğum şeyler vardı. O durumumu atlatabilirsem eğer nasıl biri olmak istediğime karar vermiştim. Nitekim kısmen atlattım, lisede ailemden ayrı olmamın da verdiği cesaretle her etkinliğe ilk parmak kaldıranlardan oldum. Arkadaş çevrem çevremdeki en cüretkar insanlardan oluştu. Beraber başka kimsenin yapmadıklarını denedik hep. Kaybettiğim zamanın acısını çıkarır gibi bir halim vardı.

Bir yandan da hayatın gerçekleriyle tanışmaya devam ediyorduk tabi ki. Küçükken sana verilen "çok yakışıklı bu çocuk çok canlar yakacak" gazının hiç doğru olmadığını anlıyorsun önce. Ne kadar yakışıklı(!) ya da havalı olduğuna bağlı olarak hayatına karşı cinsi dahil etmeye başlıyorsun. Uzun boylu olmaya, yetenekli olmaya, daha zengin olmaya özeniyorsun. Sonra farkına varıyorsun ki hayatının aslında çok azı senin elinde. Sana biçilen yaşayışı kabullenmek zorundasın çoğunlukla.

Bu kabullenmeyi yaptığında, istediğin yaşayıştan, olmak istediğin kişilikten, sevdiğin kızdan çok uzakta olduğunu ve hiçbir zaman ulaşamayacağını anladığında başta bahsettiğimiz o his kalan hayatın boyunca hep seninle oluyor.

Bazı insanlar kilo verebileceğinin rahatlığıyla yediklerini pek umursamaz. Ya da vücudunu 6 ayda şekle sokabileceğini bilir ve o an dikkat etmez. İyi bir bölümde ya da okuldaysa iş bulabileceğinin rahatlığıyla okur. Bisiklet sürmeyi öğrenen birisi unuturum diye endişelenmez ve bu yüzden sürekli bisiklet antrenmanı yapmaz.

Peki ya aldığınız her bir gramı hiçbir zaman veremeyeceğinizi bilseydiniz? Hiç iş bulamayacağınız kesinleşse okurken okula devam edebilir misiniz? Bisiklet sürmeniz mümkün olmasa yanınızdan bir bisikletli geçince nasıl hissederdiniz?

İşte benim hayatım tam olarak böyle geçiyor. Oynadığım video oyununda bile asla internette izlediğim insanlar kadar iyi olamayacağımı biliyorum. Karakterimdeki asla değiştiremeyeceğim kötü özelliklerin çokluğu beni kahrediyor her gün. Biliyorum ki ailem benle gurur duymak yerine "olsun ne de olsa oğlumuz" diye düşünüp özveriyle sevmek zorunda kalacaklar her zaman. Arkadaşlarım bugüne kadar yaptıkları gibi beni hoş görecek. İyi bir insan ya da bir kızın yanında olsun isteyebileceği bir erkek olmayacağım hiç. Her şey için son otobüsü çoktan kaçırdım biliyorum.

Otobüsü kaçırdığınızda okula geç kalıcak ve devamsızlıktan kalıcaksanız o anda o dersten beklentiniz sona erer ve bütünleme sınavını ya da yaz okulunu düşünmeye başlarsınız. Ben de artık hayattan beklentimi en aza indirdim fakat bu sefer büt ya da yaz okulu pek mümkün gözükmüyor.

2 Aralık 2015 Çarşamba

Hikaye: oyun

Bir arkadaşının arkadaşını tabu oynamaya getirmesiyle başladı her şey. Kim bu kız diye sordu usulca yasak kelimeleri kullanmadan, okuldan arkadaşım kanka niye sordun? Hiç, merak ettim.

Sonra bir kaç el tavla döndü karşılıklı. İlk başlarda her çakal erkek gibi bilerek yenildi kıza, sonra attığı zarlar hep düşeş gelmeye başlayınca tavlayıverdi kızı.

Bir poker gibiydi ilişkinin başı. Karşılıklı blöfler, yalandan kibarlıklar, birbirini deneyen hareketler... Sonra restler çekildi, kartlar açıldı. Herkes kaybetmiş masa kazanmıştı. Kayıplar ağır olsa da ikisi de devam etmeye karar verdi.

Kızın babasıyla tam bir satranca tutuştular ardından. Terleten uzun saatler, tahmin edilemeyen hamleler çok zorlayıcıydı. Hiç pratiği olmayan eleman yapamayacak diye düşündü bir an, ama nasıl olduysa şah mat etmeyi başardı babayı.

Evlenir evlenmez önlerinde bir monopoly kartonu belirdi. Şuradan mı ev alsak bu krediye mi girsek ne kadar çocuk yapsak derken zaman çok hızlı geçti.

Kendi kızının tavlada tanıştığı delikanlıya satrançta yenilince artık bu oyunlar için çok yaşlandığını fark etti.

Daha basit olanlara yönelmeliydi, mesela saklambaç! 70 yaşıma kadar sayıcam sen saklan olur mu?
Elma dersem çık, armut dersem çıkma! Armut! Eheheheh. Elmaaa! Hayatım elmaaa!!! Hayatım? Nerdesin?...