28 Ocak 2013 Pazartesi

bir şeyleri piç etmek

Bu yazdıklarım benim gibi elini koyduğu her konuyu piç etmeyi alışkanlık edinmiş kaderdaşlarıma gelsin. Biz ki çayı doldurup masaya getirirken titrete tirete çay tabağını piç ederiz. Biz ki tırnağımızı fazla dibinden keser, masanın altında bişey ararken hep kafayı vururuz. Biz ki ayakkabı bağcığını yanlışlıkla kördüğüm atar eve geldiğimizde bağcığı sökerken tırnaklarımız kırarız. Şimdi biraz kusup rahatlama vakti.

Öyle efsana bir durumdur ki bu piç etme alışkanlığı, hayatınızdan ilk silinen şey düzen ikincisi ise mental huzur olur. Kafanızın arkası hep bir dertle meşgul, hep doludur. Telefon çaldığınızda kesin piç ettiğiniz bir mevzu hakkındadır diye içiniz gider. Misafirliğe gittiğinde arkadaşının yatsın diye verdiği eşormanı yırtan, ödünç aldığı manevi değeri olan kitabı kesin kaybeden, en çok uğraştığı ödevi getirmeyi unutup geç teslim ederek düşük not alan biz gariplerin başından dert hiç eksik olmaz dostlar.

Bunları okurken kiminiz kendinden bişeyler bulucak kimi kafası rahat pezevenkler de "yazık lan" diyip geçicekler. Peki ben bunu niye yazıyorum. Evet yine ve yine piç ettiğim bir durum yüzünden yazıyorum. Micheal Sikkofield abimizin bir keresinde dediği gibi "burası benim kusma tabağım" ve paylaşması size kalmış.

Yalnız yattığın vakit yatmadan önce aklında düşüncelerin son bir tur atar. Sınav kağıdını vermeden önce son bir kontrol gibidir o tur. Bazı yaşanmışlıkların son bir muhakemesini yaparsın bazen. Yolunda gitmeyen bişeyler varsa ise boğazının hemen dibinde takılır işte kolay uyutmaz seni. Bense o düğüme her gece o kadar alıştım ki, azıcık huzur bulabildiğim bir gecenin ertesinde hemen bir felaket arar oldum. Her iyi giden şeyden sonra bir kötülük bekleyen bir zihniyet düşünün. Kısacası hayatımı çoktan piç ettim.

İşin en sıkıntı yanı ise farkındalık. Filmin sonunun nasıl biteceğini biliyorsan sonuna yaklaştıkça azalır heyecanın. Filmin başı daha güzel sonu daha sıkıcı gelir. Hayat da o hızda sıkıcalşıyor bende. Herşeyin kendi eserim olduğunun, herşeyi kendimin piç ettiğinin o kadar farkındayım o kadar kabullendim ki bunu; birşeylerin sebebini kadere falan bağlayıp iyi birşeyler olması için umut da edemiyorum artık. Çünkü kimsenin iyi birşey borcu yok bana, hayatın attığı bir tokat da yok. Ben tarafından piç edilmiş yüzlerce belki binlerçe anı var sadece.

Bu yüzden çocukça hayallerim hep zamanda geri gidebilen bir makina ya da 2. bir şansla ilgili. Rüyalarımda hep haddini bildiremediklerime haddini bildiriyorum, değer veremediklerime değer veriyorum. Dilencilere attığınız paralar, sevdiğiniz kedi köpekler haricinde pişmanlıktan ibaret bir geçmişe sahip olsaydınız, siz neyin hayalini kurardınız?

Ataride mario oynadığım vakitlerde alamadığım altınlar ya da 1up lar için oyunu yeniden başlattığım çok olurdu. Şimdi de o reset tuşuna o kadar kafayı taktım ki ne mantar ne altın alabiliyorum. Prensesi kurtarmayı falan geç zaten. Sürekli uzun çukurlardan koşarak atlamaya çalışırken son anda düşüyorum.

"E noldu be arkadaş bu kadar çok" diyene: anlatacağım blog uzun. Ama ben bu gece henüz adamakıllı kırmaya bile fırsatım olmadan bir kalbi kaybettim yanımdan. Bu gecelik bardağım ondan taştı da yazdım. Anlıyacağınız piç ettim yine. Artık istesem bile kıramam o kalbi, kıracak kadar yaklaşamam. Yine benden başka suçlusu yok, yine yanlış yapan ben oldum kimseye atamadım suçu.

Düşündüğüm şeyi yapayım, gerçek davranayım derken belki de kimsenin sevmediği somurtkan şirin oldum ben.
Hadi kabus görelim....(somurtkan:kabuslardan nefret ederim!)

23 Ocak 2013 Çarşamba

mutluluk mu? o kadar uğraşamam

mutlu olmanın kolay olduğu vakitler vardı. insan özlüyor.

mutluluk deyince aklımızda canlanan bir çok şey vardır. kimisini aklına para, kimisinn aklına bir kavanoz nutella gelicek. kimisi sevgilisinin kimisi kankasının yanında mutlu. ama çoğumuzun mutlu olduğu ortak bir zamanımız var duyunca evet diyceksiniz:çocukluk.

çocukluğu acılarla geçen de vardır elbet, ancak hayat bu kadar ciddileşmeden bize kaşlarını çatmadan önceki zamanlardır çocukluk. yaşadığın acı bile şaka gibi çabucak geçer. deden öldüğü için ağlarsın belki ama eline bir şeker verirler susarsın.

peki neden mutluyduk? mutlu olmak için ne gerekiyor da çocukken kolaydı şimdi bu kadar zor?

birazcık aptallık birazcık cahillik belki.

hepiniz şu deyişi duymuşsunuzdur "cehalet mutluluktur". doğru anladığınızda sapına kadar doğru bu söz. gelin cahil olduğumuz bu zamanlara bir göz gezdirelim.

çocukluk en saf en cahil olduğumuz aynı zamanda da en çok kandırıldığımız zamanlardır. anneniz altın gününe giderken sizi evden "parka gidicez" diye çıkartır. evde koştuğunuzda alt komşunun "iğneci" olduğu yalanıyla sizi yatıştırır. oyuncak isteyince "paramız yok" diyecek(bu şekilde o kadar çok kandırıldım ki bu yüzden harçıklarımı biriktirip babama vermeyi teklif ettiğim bile olmuştur) geceleri sizi öcülerle korkutup uyutacaktır.

bunların hepsine sorgulamadan inanan saf aklımız iyi şeylere de inanacaktır elbet. işte mutluluğun sırrı da burda. çocukken her istediğiniz yapacağınız ve her hedefinizi gerçekleştireceğiniz konusunda en ufak şüpheniz yoktur. televizyonda gördüklerimizden sonra pilot ya da astronot olmaya kara verenlerimiz ne kadar çoktu hatırlayın. anne babamız da bizi bu konularda gaza getirmekten geri kalmazlar. herkese "pilot olcak astronot olcak benim oğlum" dedikçe yürekten inandığınız bu ihtimal kalbinizde büyür. astronot olacağınızdan hiç şüpheniz yoktur. ve artık astronot olduktan sonra hangi spor arabayı alsam diye düşünmeye başlarsınız. ferrari mi alsam yoksa lamborghini mi... ve istediklerimizn olacağınadn emin olduğumuzda evet mutluyuzdur.

şimdi kendime geçiyorum ve hatırlamaya kasıyorum. babamın bana bisiklet alma sözüyle tam 3 yaz mutlu olmuştum. bu söz 3 yaz ertelendi ama ben bir an bile şüphe etmedim. 3 yazı da beklediğim bisikletin mutluluğuyla, bir dahaki yaz süper bir bisikletim olacağı fikriyle geçirdim. alt kat komşumuzun benden 20 yaş büyük fıstık gibi kızı bana senle evlenicem dediğinde onu spor arabamın yan koltuğuna oturtmuştum bile kafamda. ancak o denyonun biriyle evlendiğinde gerçeklere biraz uyanır gibi olsam da düğünde babamın aldığı balon yine beni kandırmayı başardı. ve bi balona gelin adayımın başkasına imza atmasına göz yummuştum. futbola gerçekten meraklı biriydim. "biraz futbolcu olurum dünyanın en süperi olunca da pilotluğa geçerim" diyodum kafamdaki plan buydu. gelin görün ki şimdi topa vurmam yasak. pilotluk meselesine ise girmeyeceğim :D

ve biraz büyüyüp de birşeyler için çabalamak gerektiğini anlamaya başladığımız zamanlar. neden ders çalışmam gerektiğini anladığım olay bi kız yüzündendi. ilkolul 3teydi sanırsam pek de bi önemi yok zaten, öğretmenimiz sınıftaki oturma düzenini aldığımız notlara göre yapardı. aynı notu alanları yanyana oturtur yüksek not alanları ön sıraya oturturdu falan(ne kadar yanlışmış). ismi gizem olan bir kız ise daha o zamanlar hoşuma gitmeyi başarabilmiş. ama hatırlayın o vakitler erkeklerle kızlar 2 ayrı cephe gibidir kızlarla takılan birisi erkekler tarafından top muamelesi görücektir. aktım ki ona yakın olmanın tek yolu aynı sırada oturmak. ancak kızın notlar hem 90-100. bense notun sadece anne babadan daha az azar işitmek için gerekli olduğunu düşünen birisiyim hep 80-70. dedim kendime aşk için katlanıcaksın usta. ve ders çalışmakla birşeyler için çabalamakla ilk o vakt tanıştım. öyle çalışmıştım ki hepsinden 100 almıyım kızla aynı notları alym diye bazı sınavlarda boş bıraktığım sorular oldu. ve sonuç olarak öğretmen ikimizi işaret ettiğinde sonrasında ne dedğini mutluluktan duyamıyordum. bu hikayenin sonu gerçekten acıklı ve kötü bitiyor ancak belki başka bir yazımda devamını anlatırım...

bu olaydan sonra artık eski cahliyetim yoktu. bu da benim için mutluluğun azalmaya başlaması demekti. önce pilotluktan sonra da futbolculuktan vazgeçmem gerekti. ama zengin olacağımve spor arabalar alacağım fikri aklımdaydı. sonra baktım ki o arabalardan sokaklarda hiç yok. gözümü tv de gördüğüm extrem sporlara ve dünyanın değişik yerlerinde bulunan birçok zevke diktim. ancak en büyük extrem eğlencemin lunaparktaki aletler olacağını anlamam da uzun sürmedi. hayatımdaki amaçlarımın çoğunadn vazgeçtiğimde artık liseye gelmiştim. daha çok para kazanabilcek bir meslek bulmak gibi saçam bir amacım vardı artık. ve ucunda mutluluk falan da yoktu.

şimdi ise mutluluğu umduğum şeyler küçücük ve en kolay şeyler. benim için çarpan bir kalp taşıyan bir kişinin iki dudağından öpmek... masamda duran bir şişe... oyun konsolum... okuduğum kitabın umduğumdan güzel çıkması... birisinin iyi biri olduğumu söylemesi...çizgiroman koleksiyonumun nadir bir sayısına rast gelmek... hatta belki montumun cebinde unuttuğum bir 20lik bulmak hayattan beklediğim şeyler bunlardan ibaret. mutlu olabilmek için en kolay şeyleri arayıp bulmaya çalışıyorum. zor şeylere gözümü dikmekten korkuyorum. çünkü anneme soruduğumda bana yaparsın dese bile ben ona inanamam artık. beni vaktinde çok kandırdılar.

22 Ocak 2013 Salı

vızz...

saat 1:24

karşısında cam olduğunu algılayamayan ve o cama ısrarla çarpan sineğe hepiniz tanıdıksınızdır eminim. karşımda epey azimli bir tanesi var. azmiyle belki camı delmeyi başaramadı ama bana bu yazıyı yazdırdı. bilmem mutlumudur. saçma sapan bir sinekten esinlenip de dünyanın hiç de ihtiyacı olmayan bu yazıyı yazan kişi benim....

bilmem başınıza geldi mi ama küçükken tepeden geçen helikoptere ağzı açık abakrken o sineğin boğazına kaçtığı çocuk da benim...

iyi uyayamadığımdan gözlerim yarı açık hep. herkes de umursamaz sanır beni bu yüzden. oysa olur olmadık şeyleri kafaya takabilen kişi benim...

okuldan ilk kaçtığında, ilk içki içtiğinde, ilk bir kız öptüğünde afallayan aptallaşan birini anlatırsınız hep, gülersiniz, eğlenirsiniz arkadaş ortamlarında.. artık arkamdan konuşmayın lan çok, benim o!

sınıfın en güzel kızına aşık olan umutsuz genci ben keşfettim. gittim konuştum onunla, öğüt verdim. böyle işleri çok iyi bildiğimden falan değil, sadece hayatımda birine gerçek öğüt verebileceğim tek ânı değerledirebilmekti niyetim...

hiş şişmanlamayan, zayıflmayan, boyu uzamayan bir arkadaşınız mutlaka vardır.sürpriiiz! burdan selam göndermekteyim o "düz insan" olarak sizlere...

annem kadın günlerinde küçükken yatağımın altında çıkan ilginç defteri anlatır. arkadaşlarımsa biriktirdiğim şıpsevdi kağıtlarıyla alay ederdi benim. ensaf duyguları yıpranırken onlarla beraber azalan kişi benim...

durmadan mizah dergisi alan çizgi romanlarını 90 dereceden fazla açmaya kıyamayan genç. kendine o kadar kıymet vermez dizi yaralanınca devam ederdi top oynamaya. artık dizi sağlam olsa da top oynayamayacak o çocuk benim..

ototbüste karşılaştığım yanıma oturan arkadaşım kulaklığımın tekini alınca çok canımı sıkıyor, kötü kötü bakıyorum ona. arkadaşını kıramayacak kadar seven sadece kötü bakmakla yetinen o korkak genç yine benim...

çabuk ağlayan, ağlayınca çok çirkin olan, sarhoş olunca hiç çekilmeyen bir arkadaşınız olucak. durmadan konuşmaya başlarsa terslemeyin hemen nolur. duymamazlıktan gelin ama terslemeyn dinliyomuş gibi yapın.

o arkadaşınız camdan çıkamayan sinek kadar çaresi çünkü. istediklerine o kadar yakın belki ama ulaşmak için cama çarpa çarpa bayılıp düşecek en sonunda.

belki pencereden dışarı atarlar beni bayıldıktan sonra, belki de birinin boğazına kaçarım kimbilir. birinin hayatına kataileceğim şey belki de sadece bu olabilir.

ama boğazınıza kaçan sinek bakarsınız ölüm kalım meselesi bile olabilir....