Ancak bu sefer her zamankinden biraz daha yorgundu sanki. Doğrulmaya kalktığında hareket edemediğini fark etti. Ayrıca zorlukla nefes alıyordu. Kafasını kaldırarak kendisine baktı. Beyaz yatak demirlerinin kendine doğru tarafında, ayak bilekleri bir çeşit kemerle sabitlenmişti. Bunu diz kapaklarının üzerinden geçen daha geniş bir tanesi ve el bileklerindekiler takip ediyordu. Bir sebepten yatağa tümüyle sabitlenmişti.
"Bu da neyin nesi?! Hay lanet..!"
"Sakinleşmelisin Phil."
Başta bunu söyleyenin iç sesi falan olduğunu zannetti. Ancak sesin geldiği yöne baktığında renkli bir gömlek ve komik bir kravatın üzerine beyaz önlük giymiş gözlüklü bir kel gördü. Önlüğün yakasında bir isim, elinde ise bir not defteri vardı. Bir doktor. Burası da, bir hastahane; hayır, kendi durumuna bakacak olursa bir tımarhane olmalıydı.
"Endişe edecek bir şey yok."
Phil de aynen böyle düşünüyordu. En azından nerede olduğunu ve neden burada olduğunu hatırlamıştı artık. Kafasını kurcalayan tek şey, neden yatağa bu şekilde bağlandığıydı.
"Bu da ne demek oluyor? Beni niye bağladınız? Bu şeyleri üzerimden alın, hemen!"
"Dostum, sana yardım etmek için buradayım. O üzerindekiler de yaptığım işte bana yardım edecekler."
"Dostum mu? Bana bak ahbap bu şeyleri hemen sökmezsen buradan çıktığımda dostun olmuş olmamı dilersin."
Kel adam gülümsedi, Phil yayılan ağzında çarpık ve sarı dişlerini gördü. Bu dişleri başkalarında da görmüştü. Uyuşturucu rehabilitesindeki çatlaklarda.
"Buradan çıkınca öyle mi? Buradan çıkış yoktur Phil, ancak kurtuluş vardır; ve ben sana bunun tek yolunu göstereceğim."
Gözleri yuvalarında fırlıyacakmış gibi açılan adam ayağa kalktı ve Phil'in karnına oturdu. Bir eliyle Philin çenesini tuttu. Kafasını adamın elinden kurtarmaya çalışan Phil diğer elindeki çatalı gördü. Aklında şimsekler çaktı. "Aman Tanrım bu adam beni öldürecek!"
"Tek şansın bu Phil, elindeki tek şans bu! Bu odadan çıkınca ayakkabı bağcıklarını bile alıyorlar. Seni sürekli gözetliyorlar. Bana bak, bir çok defa denedim ancak her seferinde vaktinde geldiler."
Gömleğin kolunu sıyırarak Phil in suratına doğru tuttu. Kesik izleri vardı. "Ne dersin? Sen de kurtulmak istersin öyle değil mi?"
"Hayır!"
"Evet mi?"
"HAYIR!!!"
Kapı çarparak açıldı. İçeriye oldukça iri açık mavi kıyafetli 2 adamla birlikte doktor görünümlü birisi girdi.
"Rig, seni kaçık! Burada ne işin var? Yakalayın onu!"
Adamlar Rig'i kollarından yakalayarak Phil'in üzerinden aldılar. "Şimdilik odasına kilitleyin, bunun hesabını senden bizzat soracağım Rig."
"Sadece onu kurtarmak istedim patron, ama o bunu istemedi. Ne aptal ama hahhaha..."
Görevliler Rig'i ve kahkahalarını uzaklaştırırken yeni doktor Phil'e doğru yanaştı. "Olanlar için çok üzgünüm, Rig yeni gelenlere karşılama yapmayı sever. Bir şekilde buraya sızmış olmalı."
"Sen neden bahsediyorsun, bir kaç saniye geç gelmiş olsaydınız şu anda ölüydüm dostum. Bu adamı nereye kilitleyecekseniz gidip bir daha kontrol etmelisiniz."
"Biliyorum korkutucu görünüyor ancak Rig kendisinden başka kimseye zarar vermez."
"Bu konuda o kadar emin olmazdım. Hem tüm bu yatağa bağlama saçmalığı da ne demek oluyor! Şunları sök üzerimden dostum."
"Buraya geldiğinizde baygındınız bay Phil. Bilinçsiz şekilde gelen hastalarımıza sabit prosedürü uyguladık. Ancak bilgileriniz diğer tesisten bu sabah elime ulaştı. Bunlara gerek yok gibi görünüyor."
Az önceki 2 adam tekrar kapıda belirdi. "Rig işi tamam patron ona bir de sakinleştirici verdik."
"Güzel. Bay Phil'in bağlarını çözdükten sonra işinize dönebilirsiniz."
"Yanında kalmamı ister misin patron?"
"Gereği yok, bay Phil sorunsuz olan hastalarımızdan."
"Aslına bakarsanız teknik olarak hasta bile sayılmam."
"Ben de bu konuda o kadar emin olmazdım bay Phil. Raporlarınızı okudum. İlk doktorunuz geleceğiniz hakkında ciddi endişeleri olduğundan bahsetmiş. Ayrıca ileri derece anksiyete teşhisi konulmuş. Bu konuda biraz konuşmak isterim."
Kemerlerden kurtulan Phil kaşınan bileklerini ovalayarak pencereye doğru yürüdü.
"Eşyalarım nerede?"
"Eşyalarınızı alacaksınız bay Phil, tabi sorularıma cevap verirseniz."
"Onlar geçmişte kaldı ahbap. Oraya dikkatli bakarsan iyileştiğimi de görürsün."
"Hastalığınızın oldukça hafif bir dereceye gerilediğini görüyorum, hem de mucizevi denebilecek bir süre zarfında.
"Ne diyebilirim ki? Doktorun verdiği şu ilaçlar ahbap, işe yaradılar. O hapları almaya başladığımdan beri çok daha iyi hissediyorum. Hem de o dışarıda gezenlerden bile daha sağlıklı."
"Öyleyse niçin bizi arayıp buraya getirmemizi istediniz bay Phil?"
"İlaçlarım, bitmek üzereydi. Onlar bittiğinde buraya gelirim ve tekrar kontrolden geçerim. Doktor bana yenilerini yazar ve işime dönerim. Onlar olmadığında tekrar eski halime dönüyorum doktor. O ilaçlar benim için her şey demek. Bana onlardan vereceksin değil mi?"
"72 saatlik gözetim bittikten sonra ihtiyacın olduğunu düşünürsem neden olmasın?"
"Oh, hadi ama dostum. Beni gerçekten de üç gün burada tutamazsın. O kağıtlarda gördün, ilaçlarımı aldığım sürece psikoloji testinde seni bile geçerim."
"Bunu göreceğiz, şimdilik rahatınıza bakın. Kantin ve dinlenme odası hemen alt katta."
Phil'in hayal kırıklığı içeren bakışları arasında doktor odadan ayrıldı. "İnatçı piç" diye söylendi arkasından. O ayrılır ayrılmaz yatağın yanındaki komidini ve çekmeceyi kontrol etti. Bomboştu. Dolaba baktı ancak aradığını bulamadı. Derken kapı çaldı. Daha önce görmediği bir başka iri görevli Phil in eşyalarıyla içeri girdi. " Ortalığı dağıtmışsın dostum"
"Ben... Susadım da, sadece içecek bir şeyler arıyordum.
"Çeşme koridorun sonunda, biz bile suyu oradan içeriz, sorunsuzdur."
"Teşekkür ederim."
Izbandutun çıkmasını bekledikten sonra hemen eşyalarının ceplerini kontrol etmeye başladı. Aradığını ceketinin dış cebinde buldu. Üzerinde yazılar olan buruş buruş sarı bir kağıt. Zaten kötü bir el yazısıyla yazılmış yazılar kırışıklıktan iyice okunmaz hale gelmişti. Ancak Phil buna alışıktı ve ne yazdığını anlayabiliyordu. Kağıtta yazılar alt alta sıralanmıştı:
-doktor değil hasta
-aşçı kardeşi Terrence
-benekli köpek
-36 saat
-binme HOR 520
-19 ve 11
-23.06
Sonuncu satırı okuyamıyordu. Yazı diğerlerinden daha bozuktu ve kırışıklık onu daha da kötü hale getirmişti. "Çok da önemli değil" diye düşündü. Bilmesi gerekenleri öğrenmişti.
"Doktor değil hasta" Rig le alakalı bir uyarı olmalıydı. Biraz geç bir uyarı. "36 saat" doktorun yarın öğleden sonra ikna olarak onu salacağını haber veriyordu. "19" kumarhanede gireceği masanın numarasını "11" ise kaçıncı elde kazanacağını söylüyordu ona. "23:06" ise mekandan çıkış saati olmalıydı. Üçüncü yazanı henüz anlamamıştı ancak zaman geçtikçe onu da çözeceğinden emindi.
Phil bu kağıtların nereden ve nasıl geldiğini bilmiyordu. Ancak uyandığında orada olurlardı ve onlara güvenmesi gerektiğini öğrenmişti. Her uyandığında değil, ama Phil ne zaman olacağını anlardı. Ve ne olursa olsun, orada yazılanlar her zaman haklı çıkardı. Phil bunu fark ettiğinden beri kumar oynardı. Başta bu yüzden başı çok belaya girdi ancak sonradan bu kağıtlar ona beladan uzak durmasını da öğretti.
Şimdi yemekhaneye gitmeliydi. Acıkmıştı ve bu tarz yerlere geldiğinde diğer hastalarla eğlenmeye bayılırdı. Gerçi ilk tecrübesi pek eğlenceli geçmemişti ama... "Bunu düzeltme vakti" diye düşündü.
Kıyafetlerini giydikten sonra alt kata indi. Diğer bütün hastaların meraklı bakışları arasında yemek sırasına girdi. Hemen arkasından 3-4 kişi itiş kakış sıraya girdiler. Hepsi de ona doğru bakıyordu.
"Hey ahbap, burada yeni olduğunu görüyorum, bir adın var mı?"
"Adım Phil, ve burada kalıcı değilim."
Arkadaki adam gülümsedi:
"Hepimiz öyleyiz ahbap. Memnun oldum, ben Gin, bunlar da Thomas ve Duke. Anlat bakalım sen neden buradasın?"
"Söylediğim gibi çok uzun kalmayacağım ama ille de bilmek istiyorsan söyleyeyim." Gin'in kulağına doğru eğildi "Ben geleceği görebiliyorum."
Gin kahkahalarla gülmeye başladı. "Geleceği mi görüyorum dedin?" Phil, ona eliyle sus işareti yaptı. Şimdi Thom ve Duke de ona gülmeye başlamıştı.
"Bak dostum, burada hepimize deli diyorlar fakat sen, sen bu ünvanı gerçekten hak ediyorsun."
"Demek bana inanmadınız. Öyleyse izleyin ve kendiniz görün."
"Göster bakalım seni çakma Nostradamus" etrafta gülenlerin sayısı artmıştı. Phil tam zamanı diye düşündü. Sıra kendisine geldiğinde yemek koyan zenci kadına doğru döndü.
"Hey Beyonce, güzel üniforma!"
"Eminim annende de aynı şekilde dururdu."
"Hey hemen kızma güzellik, sadece bir şey merak ediyordum da, bir kardeşin var mıydı acaba?"
"Al şu yemeği ve yok ol! Bütün gün seni bekleyemem özürlü şey."
"Dur, sakın söyleme bu bir erkek kardeş, adı daaaa........" Phil beynini düşünmeye zorlar gibi iki parmağını alnına koydu. "Terrence öyle değil mi?"
Zenci kadının yüzündeki ifade sinirden şaşkınlığa döndü. Ağzı açık bir şekilde "Bunu nereden biliyorsun seni aşağılık?" diye sordu. Phil ise sırada bekleyen diğerlerine döndü ve alın işte der gibi bir ifade takındı. Gin ve diğerleri şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Daha sonra Gin sessizliği bozdu.
"Burada yenisin diye bizi bu kadar kolay kazıklayamazsın dostum. O Terrence denen hergeleyi kesin kasabadan ya da başka bir yerden tanıyordun."
Phil "Öyle olsun" diye cevap verdi." "Televizyonu görüyor musunuz?"
TV sıranın tam karşısında duruyordu ve 7-8 kişi ağzından salyalar akarak köpek yarışlarını izliyordu.
"Benim tahminim," Phil yine parmaklarını alnına götürdü "4 numara bu turu kazanacak."
"4 mü? Benekli BOB'ı mı kastediyorsun. İmkanı yok dostum BOB benim obezlikten ölen köpeğimden bile daha hantal."
"Köpeğin için üzüldüm, bahse girmek ister misin?"
"Eğer gerçekten bilirsen 10 dolar senindir. Ama bilemezsen burada durduğun sürece tatlılarını biz yeriz."
"Anlaştık."
Bir başkası Phil'e doğru seslendi."Aptallık ediyorsun dostum, o tatlılar burada yenebilecek vaziyetteki yegane şeylerdir."
Gin "Sen karışma ihtiyar. Görelim bakalım Nostradamusumuz tatlı olmadan da medyumluk yapabilecek mi? Belki de kristal küresi şekerdendir ha? Hahahaha!"
"Şişşşt, sessiz ol! Yarış başlıyor."
Herkes pür dikkat yarışa odaklandı. Start verildi ve 9 köpek elektirikli tavşanın peşine düştü. Daha ilk metrelerde kahverengi 2 numara diğer köpekleri geride bıraktı. Hemen arkasında 7 ve 9 onlarında ardında da kalabalık bir köpek ordusu bulunuyordu. Gin gülümsedi:
"Senin BOB u seçemiyorum dostum, nereye kayboldu?"
"Sessiz ol dedim."
Derken BOB kalabalığın arasından adeta şişman bir torpido gibi fırlayarak önce 7 ve 9 u ardından da 2 numarayı geride bıraktı. Son metrelerde diğer köpekler yetişir gibi olsa da BOB farkı fazla açmıştı.
"Bu da neydi böyle?"
"Söz verdiğin 10 luğu görelim bakalım"
"Seni aşağılık.." Gin arkasında duran tayfasına döndü. "Thom, Duke, birer beşlik çıkın."
"Yapma ama Gin, bu yeni yetmeye o parayı veremezsin."
"Size verin dedim!" Gin aldığı parayı Phil'e doğru uzattı. "Bu iş burada bitmedi."
O andaki eğlencesi akşam gece olduğunda Phil'e pahalıya patlayacaktı. Hava karardıktan sonra bir çok hasta odasına gelerek ondan kehanetler istedi. Kimisi ağlayarak oradan ne zaman çıkabileceğini soruyor, kimisi de geride bıraktığı insanların hala kendisini hatırlayıp hatırlamadığını merak ediyordu. Phil bazılarını yalanlarla geçiştirdi geri kalanını ise o günlük gücünün kalmadığını falan söyleyerek tersledi. Geç de olsa uyuyabilmişti.
Sabah olduğunda ünü tüm hastahaneye yayılmış bir kahindi artık. Herkes ona bakarak fısıldaşıyor, Gin ve çetesi ise keskin bakışlarıyla onu süzüyordu. Durumun farkına varan doktor öğleden sonra Phil ile bir görüşme yaptı ve onun buradan hemen gitmesi karşılığında istediği reçeteyi yazacağını söyledi. Akşamüstü olduğunda Phil, yüzündeki gülümseme ve elinde çantası ile dış kapının yolunu tutmuştu bile. Onu durduran dün yemekhanede biraz kızdırdığı kişi Gin oldu.
"Haklıymışsın dostum, burada pek fazla kalmadın."
"Öyle, yine de sizi özleyeceğimi söyleyemem."
Gin gülümsedi. "Gitmeden sana bir dost tavsiyesi vermeme izin ver. O kapıdan çıktığında dikkatli olmalısın. Daha geçen ay buradan yeni taburcu olan bir adamı yakındaki ormanlıkta baygın buldular." Gin Phil'in ona dün yaptığı gibi kulağına doğru eğildi ve devam etti "Herifin götüne 6 dikiş attıklarını duydum"
Phil'in tek yapabildiği sırıtmak oldu. Bu ucuz numarayı yemesini ondan bekliyor olamazlardı. Belli ki dün olanlardan sonra Gin'in aklına gelen tek intikam şekliydi bu.
"Teşekkür ederim ahbap, bunu bir düşüneceğim."
Bahçenin dış kapısı doğrudan ana yola açılıyordu. Ancak kapının yakınındaki durak bir harabeden farksızdı. Anlaşılan pek kullanılmıyordu. Phil bunu 2 buçuk saat boyunca herhangi bir vasıta için o durakta bekleyerek doğruladı. "Şu siktiğim yolundan birileri geçsin artık..."
Derken uzakta bir arabanın farlarını gördü. Sonunda birileri bu Tanrı'nın unuttuğu yerden geçmeye karar vermişti. Durağa doğru yaklaşan eski model Chevrolet, Phil'i fark etmiş olacak ki yavaşladı. O da ona eliyle durması için işaret etti. Durağın biraz ilerisinde duran aracın ön koltuğundan yine tepesi kel fakat başının ki yanında gri uzun saçları bulunan, orta yaşın üzerinde bir adam indi.
"Burada mahsur kalmışsın gibi duruyor evlat." Phil'in çantasına uzandı."Bırak da sana yardım edeyim."
Phil "Ben hallederim" diyerek onu durdurdu."İnan bana bu konuda konuşmaya başlarsam beni arabana almaktan vazgeçersin." "Eğer mahsuru yoksa şunu bagajına atabilir miyim?"
"Elbette!" diye yanıtlayan adam bagajı içeriden açmak üzere tekrar ön koltuğa yöneldi. Kapağı kaldıran Phil, bagajda enine koyulmuş, uzun, siyah ve de dolu görünen bir poşet buldu. Eliyle kırılacak bir şey olup olmadığını yokladı. Yorgan veya battaniye tarzı bir şey olmalıydı. Çantasını bir hamlede kaldırarak üzerine attı. Etkiyle poşetin ağzı açıldı ve açık kısımdan bir insan saçı göründü. Phil şaşırdı fakat kısa sürede bunu gizleyerek ön koltuğa bir bakış attı. Adamın bakmadığından emin olduktan sonra poşetin ağzını biraz daha açtı ve ne olduğuna baktı.
Neyse ki gördüğü şey cansız bir insan bedeni değildi. Sadece gerçeğe benzeyen şişme bir sex oyuncağı. "Seni sapık ihtiyar" diye düşünerek bagajı kapatacaktı ki aklına Gin'in son sözleri geldi. -Herifin götüne altı dikiş attıklarını duydum.- Bagaj kapağının altında duran plaka gözüne ilişti.
Florida HOR 520
-binme HOR 520
Parçalar kafasında birleştiği sırada adam ön koltuktan seslendi.
"Her şey yolunda mı evlat?"
"Evet, yani hayır. Şey... Ben içeride bir şey unuttuğumu fark ettim de, gitmem gerek."
"Seni burada bekleyebilirim."
"Yoo hayır. İşim uzun sürebilir, seni bekletmek istemem."
"Bolca vaktim var evlat, hem bu saatte burada benden başkasını bulamazsın."
"SANA KAYBOL DEDİM İHTİYAR!"
Phil'in sinirli bakışlarından nasibini alan adam "pekala" diye mırıldandı ve arabasına binerek uzaklaştı. O döküntü durakta bir kaç saat daha beklemesi gerekecekti fakat ardına basılmasına kıyasla daha iyi vakit geçireceği kesindi.
Birinci Bölüm Sonu
"ufak not: ilk uzun soluklu denemelerimden, eğer beğenenler olursa devamını upload edeceğim."
2.BÖLÜM
Siyah klasik bir araba kaldırım kenarına yumuşak bir fren hamlesiyle yanaştı. Arka kapısı açıldığında ilk gözüken, gümüş saplı siyah bir baston tutan, beyaz eldivenli bir eldi. Yüklü bahşiş heyecanıyla yerinde duramayan vale görevlisi beyefendinin arabadan inmesine yardımcı olmak için öne atılmak üzereydi ki takım elbise giymiş kalın bir kol, adeta çelikten bir duvarmışçasına onu durdurdu:"Bir adım geriye." Valenin yüzü asıldı. Korumalarla muhatap olmak demek onun için az bahşiş anlamına geliyordu.
Vale, kullanmaktan hiç keyif alamadığı klasik şaheser için park yeri aramaya başladığında, gümüş saplı baston otel zeminindeki ince halıda derin izler bırakmaya başlamıştı bile. Bastonun sahibi henüz orta yaşlarının başında görünmesine rağmen yaşına göre olgun kıyafetler seçmiş birisiydi. Siyah kovboy şapkasının altında yer yer kızarıklıklar olan yüzü yorgun görünüyordu. Koyu renk göz çukurlarını gören herkes, bu adamın uyku problemi olduğunu anlayabilirdi. Beyaz gömleğinin altına giydiği keskin ütülü pantolonu ve uzun paltosu, onun havalı görünmeyi sevdiğini anlatıyordu. Sıkça aksayan sağ ayağı ve başının sol yanındaki dökülmüş saçları olmasa belki bunu başarabilirdi.
Korumaları onun için resepsiyonla konuşma yaparken, kısmen havalı adam sigarasını ateşledi. Görevli onu içeride sigara içmemesi konusunda uyardı. Önce uzun uzun yanıbaşında duran ayaklı kül tablasına ve üzerinde duran sönmüş sigaralara baktı, sonrasında sigarası ağzında görevliye doğru bir gülümseme fırlattı ve tekrar yürümeye başladı.
Merdivenlerin başında korumaları ona yetişti. Topallayarak çokça eskimiş ahşap merdivenleri inmeye başladı. Normalden uzun süren her adımında lobinin sessizliğin bozan bir gürültü artarak kulaklarına doluyordu. Nihayet son merdiveni de inerek adeta duman altı olmuş geniş salona şöyle bir göz gezdirdi. Hemen önünde ondan ceketini almak üzere bekleyen ince bıyıklı bir görevli, onun arkasında kasa görevlisine vereceği bahşişi saymakla meşgul oldukça neşeli bir herif durmaktaydı. Görevliyi kibarca reddederek neşeli adama yaklaştı:
"İçeride eğlenmişe benziyorsun."
Bolca ter kokan adam para sayma işine ara verdi ve genç adamı süzdü:"Hala eğleniyorken son vermek en iyisidir."
"Bilgece. Peki iyi şans için bir tavsiyen var mı?"
"Seni etkilemek istemem ahbap ama poker seviyorsan 19. masayı bir dene derim. O keriz o masada oturuyorken şansa ihtiyacın kalmayabilir. Sırf o adamdan 20 bin dolar kaldırdım."
Genç adam arkasında onu gözleyen 2 adamına kafasıyla bir işaret çaktı. Adamlardan biri başıyla onayladıktan sonra ortalıkta gezmekte olan garsonlardan birisini durdurdu ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Garson hemen fırladı ve mutfak kapısından içeri daldı. Aynı kapıdan ondan daha tertipli giyimli, ancak yine garson kıyafetli birisi çıktı.
"Bay Harrison, küçük eğlence kutumuzda sizi misafir ediyor olmak şaşırtıcı. Aynı zamanda onur verici."
"Bilirsin, bazen halka inmen gerekir."
"Elbette efendim. Bu gece ne şekilde eğlenmek istersiniz? Üzgünüm fakat bu akşam özel üye etkinliğimiz yok."
"Lüzumu da yok. Şu balkon kenarındaki masa bana yeterli göründü."
"Masa 20? Emredersiniz."
Hemen sonrasında, bir daha oraya gelmeyeceğini ve tanıdığı herkese ne kadar berbat bir yer olduğunu anlatacağını haykıran sayıklamalar eşliğinde, masadan şişman bir herif kalkmıştı ve yerinde Harrison oturuyordu. Yan masadaki 'enayi' tam karşıdan görünüyordu. Gece boyu kaybetmesine rağmen gram terlememişti. İlginç şekilde neşeli görünüyordu ve bu neşe stresini saklamak için yaptığı sahte bir maske değildi; gerçekten eğleniyor gibiydi. Diğer koltuklara bakıldığında kumarhanenin tanınmış simaları ve müdavimleri tek tek seçiliyordu. Hepsi ortadaki kazı yolmak için üşüşmüşlerdi ve her biri keyifli görünüyordu. Korkusuzca bahsi arttırıyor, el ilerledikçe yıllarca geliştirdikleri poker yüz ifadesi, yerini istemsiz çirkin bir sırıtmaya bırakıyordu.
Konuşma sırası masa ve kartlardan çok yanındaki hatunla ilgilenen bay enayiye gelince kurupiye uyardı:
"Bay Phil?"
Phil kartlarına tekrar bir göz attı ve yanıtladı."yokum."
Karşısında oturan kişi keyifle ortada duran fişleri önüne çekti. Phil top sakalını okşarken soğukkanlılığını yitirmeden sessiszce masaya döndü."Bu 10 etti" diye düşündü. "Sıra bende sizi aptallar"
Düşüncelerini kurupiye böldü. "Minimum bahis 5 bin dolar. Bay Phil mevcut fişleriniz bu rakamın altında bir miktara denk geliyor. Size kredi açılmasını ister misiniz?"
Phil istifini bozmadan yanıtladı. "Evet, elbette! 10bin lütfen."
Masadaki akbabaların keyfi bu haberle daha da yerine geldi. Phil ise umursamaz tavrıyla adeta daha fazlasını kaybetmeye hazır bir görüntü çiziyordu. Sanki şimdiye kadar 70 bin doları kaptıran başkasıydı. "Gelin sizi akılsız tavşanlar, tuzağıma doğru tam gaz koşun!"
Kurupiye ona değişik çapta fişlerden kullanışlı bir sermaye hazırlarken onu eliyle durdurdu. "Bu kadar zahmete gerek yok, şu yeterli olacaktır." En önde bulunan 10 binlik büyük çiplerden birisini eline aldı. Masadakiler önce birbirine sonra Phil'e baktı. Phil, ellerini iki yana açarak yine umursamaz bir ifade takındı."Sanırım bu gece bu kadar eğlence yeter dostlar. Bu el beni son defa sayın olur mu?"
Masadakiler olacakları bildiğinden 10 binlik bahse kimse gıkını bile çıkartmadı. Kartlar dağıtıldı ve herkes önünü ortaya boşalttı. Phil kartlarına şöyle bir göz gezdirdi. Çok da iyi sayılmazdı. "Görünüşe göre bütün akşam ne yaptıysam aynını yapacağım" diye düşündü. Blöfle kazanacak olmak, gecesine yakışır ironik bir son olacaktı.
Dakikalar ilerledi ve gece boyu onu soyan kodamanlardan biriyle baş başa kaldı. Karşısındakine 'hadi, vazgeç artık' bakışı attı ve kartlarını açınca etraftakilerin takınacağı yüz ifadelerini hayal etmeye koyuldu. Ortadaki kazanç 100 binden fazlaydı. O 100 bin uğruna akıl hastahanesinden şehre tam 3 saat yol yürümüş, sonrasında eski kafalı bir kırsallının döküntü pick-upında 1 saat boyunca ırkçılık kokan masallar dinlemişti. Gece boyunca kaybettiği her elde tüm salonun içten içe ona gülmesi de cabasıydı. O parayı fazlasıyla hak etmişti artık.
Derken herifin lafıyla sırtından tüm gün dökmediği soğuk terler döküldü:"REST!"
...
Kasa görevlisi Phil'e ardı arkasına kağıtlar imzalatıyor, ödeme seçeneklerinden ve daha bir çok şeyden bahsediyordu. Phil ise gözünü dikmiş, tek bir şeye odaklanmıştı: içerisinde parça parça geleceği yazan, ona bir şekilde oyun oynayan kırışık, sarı kağıt parçasına.
"23 Hazirana kadar ödeme yapmanız halinde herhangi bir cezai yaptırım uygulanmayacaktır. Aksi takdirde mal varlığınızın karşılayamadığı giderleriniz tutukluluğa yol açabilir."
"Bir dakika, 23 haziran mı dedin?"
"Evet efendim, son ödeme tarihiniz."
"23 Haziran... Altıncı ayın yirmi üçü.... 23.06.... oh dostum, şaka yapıyor olmalısın...." Elindeki kağıdı buruşturup sinirle fırlattı.*
Tüm bunlar olurken bastonunun beyaz sapını sıkı sıkıya kavramış olan Harrison yanındaki iri kıyımı bir işaretle ağzına yaklaştırdı:"Yine de gözden kaçmasına izin vermeyin."
İkinci Bölüm sonu
3.BÖLÜM
Phil otel kumarhanesi duvarına yaslandı, bir sigara yakmak için cebine uzandı. Sigarası kalmamıştı. Yapacaklarını düşünmeye koyuldu. Doğası gereği bunu nadiren yapardı. Kağıtları arada sırada onu yarı yolda bırakırdı ancak bu sefer gerçekten bokun içine düşmüştü. Gece sonunda içinde jartiyerli kızların bulunduğu, bol viskili bir parti hayal etmişti. Şimdi ise en büyük problemi beş parasız yatacak bir yer bulmaktı.
Böyle dalıp gitmişken garsonlardan birisi yanına yaklaştı. Bir garson için oldukça yaşlı görünen adam Phil'e bir sigara uzattı."Zor bir geceydi ha?"
Phil önce garipsedi, sonraysa akışına bırakmaya karar verdi. Ne de olsa gecesi bundan daha garip veya kötü geçemezdi. "Aynen öyle.."
"Seni eve bırakmamı ister misin?"
"Saol ahbap, ancak gidilecek bir evim yok."
"Yalnız bir hovarda öyle mi? Senin için yapabileceğim bir şey var mı genç adam?"
"Bir sigara daha iyi olurdu."
İhtiyar cebinden paketi çıkararak Phil'e uzattı."Dikkatli olsan iyi edersin"
Phil anlam veremediği ihtiyarın arkasından uzun uzun baktı. Sonrasında pakedi cebine koyarak yola koyuldu. "Bazen gideceğin yeri bilmeden de ilerlemek gerekir."
...
Bulanık ve kurşun rengi odada ters-düz olmuş, boyu neredeyse masanınkiyle denk-kısa garson bir türlü yerinde duramayan jelimsi bardağa şişeden bir şeyler dolduruyordu. Şişeden sanki sıvı değil de duman akıyordu.
Tabi bunlar Phil'in gördükleriydi. Garson aslında oldukça uzun boyluydu ve bardağı doldurmuyor, Phil'in kafasının altından şişeyle beraber almaya çalışıyordu. İçerisini rengarenk ışıklar aydınlatıyordu. Phil nerede olduğunu hatırlamasa da çok fazla içtiğinin farkındaydı. Garsonun verdiği sigara pakedinin içinden 300 dolar çıkmıştı. Phil herhangi bir şey yapmak için sabahı beklemek ve işine yarar bir not kağıdı bulmak için dua etmek zorundaydı. Alkol ise bu kutsal tören öncesi alınan kutsal su gibiydi onun için.
Bardak ve şişeyi alan garson koluna girerek yatacağı yere, kapanan mekanın kapısının önüne kadar ona eşlik etti. Yere uzanan Phil gözlerini gökyüzünde dikti. Ona doğru süzülen iki büyük karga gördü. Kargalar yaklaştığı sırada gözlerini yumdu.
Gördüğü kargalar, onu iki omzundan kavrayan siyah kollar olarak zorla ayağa kaldırdılar. Phil, ne olduğunu anlamaya çalışırken midesine gelen güçlü bir yumrukla sarsıldı. Midesinde yeni aldığı sinir haplarının, alkolle birlikte kanına karıştığını hissetti. Deneyimlediği bulantı ve acıya rağmen ağır şekilde uykusu geliyordu. Güneş gözlükleriyle ona doğru bakan adam "bizimle geliyorsun" diye konuştu. Onu adeta fazla kolay şekilde tek koluyla geri geri arabaya sürüklerken Phil bayılmak üzereydi.
Arabanın ön koltuğundan inen şoför arka kapıyı açtı. Phil'in uzuvları, adeta bir kuklaymışcasına onu dinlemiyordu. Ölü bir ceset gibi arka koltuğa tıkılırken iki gözü birden yüzüne sıçrayan kanla karardı. Onu içeri tıkıştıran dev gibi adam üzerine yığıldı. Gözlerini kırpıştıran Phil şapkanın altından şöforün siluetini zar sor seçebildi; lobi çıkışında gördüğü yaşlı garson ona doğru hayal kırıklığı içeren bakışlarla bakıyordu:"Cidden yalnız bırakmaya gelmiyorsun."
...
Phil, derin bir baş ağrısıyla uyandı. Birkaç gün önceki sabah gibi elleri ayakları bağlı değildi ama o andakinden pek farklı hissetmiyordu. Dün gece tıkıldığı arabanın arka koltuğundaydı. Başını tutarak doğruldu ve karşısında tam da görmeyi beklediği kişiyi ona doğru gelirken gördü. Aklında çok fazla soru vardı ancak hiçbirini sormaya gücü yetmeyecekmiş gibiydi. İhtiyar iki elinde karton bardaklarla açık arka pencereden kafasını soktu:"Demek uyandın, kahveni nasıl içersin?"
...
Phil aklındaki soruların çoğu için birer açıklama dinlemiş olsa bile, bunların birer cevap olup olmadığından emin değildi. Benzinlik kafeteryasında, başı iki elinin arasında, düşüncelere dalmış vaziyetteydi.
"Şunu baştan alalım, o iri adamlar kimdi?"
"Onlar Harrison'un adamları"
"Harrison da kim?"
"Bu dünyada uzak durman gereken tek kişi"
"Beni neden kaçırmaya çalıştı?"
"Bu soruyu sormamışsın gibi yapacağım. İkimiz de bunun nedenini biliyoruz. Sende onun istediği bir şey var."
Yaşlı adamın sırrını biliyor oluşu Phil'i korktu. Tam olarak sır da sayılmazdı aslında. Çocukken bundan etrafındaki herkese bahsederdi. Ama herkes onun ya dalga geçtiğini düşünmüş ya da deli muamelesi yapmışlardı.
Şimdilik olayları öğrenene kadar ona güvenmekten başka çaresi yok gibiydi.
"Beni nasıl buldun?"
"Kağıtta yazılanları takip etitm." Phil'in şaşkın bakışları arasında gece buruşturup fırlattığı kağıdı çıkartarak ona gösterdi. "Bana yerini sen tarif ettin. 19. cadde 11. sokak. Son satırı başta epey kötü yazılmış bir yazı sandım. Çince olduğunu seni o çin restoranının önünde görünce fark ettim."
"Oh, elbette öyledir. Peki ya sen kimsin?"
"Dün gece sana viski servisi yapan, iyiliksever garsonunum. Şimdilik bilmen gereken tek şey bu."
Yaşlı adamın bu gizemli tavrı, Phil'in ona olan güvenini iyiden iyiye sarsmaktaydı.
"Peki Harrison denilen adama değil de sana güvenebileceğimi nereden çıkardın? Sarhoş olsam da hatırlıyorum, o adamı öldürdüğünü gördüm. Ya kötü adam sensen?"
İhtiyarı bir kahkaha bastı ve elini Phil'in omzuna koydu. "İlginç bir espri anlayışın var evlat."
Neden sonra Phil'in onunla beraber gülmediğini fark etti. Şaşkın bakışlarla onu süzdü.:"Sen, gerçekten hatırlamıyor musun?"
"Neyi hatırlamıyor muyum?"
"Evet hatırlamıyorsun."
"Sen neden bahsediyorsun yaşlı moruk?"
"Harrison, onun hakkında dün geceye kadar senden pek daha fazlasını bilmiyordum. Bana onu sen anlattın. Hem de bizzat kendi ağzınla. Onun bu dünyada uzak durman gereken tek kişi olduğunu söyledin, bu senin kendi lafındı."
Phil bu duyduklarına anlam veremedi. "Ben mi? Ben, sen o herifi vurduktan sonra sızdım. Bütün gece baygındım. Bütün bunlar ne zaman oldu?"
"Cidden hatırlamıyor musun?"
"ŞUNU TEKRAR EDİP DURMAYI KESER MİSİN?"
"Hey tamam, sakin ol kızma. Görünüşe göre seni tekrar eve götürmemiz gerekiyor. Yattığın odayı görmen yararına olacaktır. Hadi toplan gidiyoruz."
"Ben arabanın arka koltuğunda yatmadım mı?"
"Tabi ki hayır. Moruk olabilirim ama hayatını kurtardığım birini arka koltukta yatıracak kadar kaba değilim. O seni yalnız bırakmamak için aldığım minik bir önlemdi. Bir türlü uyanmadın, ben de seni taşıdım."
Alelacele ihtiyarın evine gittiler. Şehrin eteklerindeki sade bir apartmanın ikinci katında oturuyordu. Yalnız yaşadığı evin her halinden belli oluyordu. "En azından kalacak bir yerin var."
"Boş konuşma beni takip et."
İhtiyar onu uzun koridordan geçirerek içerisinde 2 yatak bulunan misafir odasına götürdü. Yatakların birisi dağınık durumdaydı. Phil'in yattığı yer olmalıydı. Ancak onun şaşkınlıktan yatağa ya da başka bir şeye bakacak vakti olmamıştı. Zira duvarlara boydan boya kendi kağıtlarındaki el yazısıyla yazılar yazılmıştı.
'HARRISONDAN KAÇ!'
'HARRISON! DİKKAT! SİYAH GİYENLER! ÖLÜM!!!'
'O OLMAZ!'
'HER YERDELER! İZLİYORLAR!!'
Her tarafa bu be bunun türevi yazılar dev harflerle kazınmıştı. Phil ağzı acık bir şekilde ihtiyara doğru baktı. İhtiyar ona doğru gülümsedi.
"Dün gece evlat, fena dağıtmıştın..."
3. Bölümün Sonu
Rüzgarlı ve kapalı bir günde, park halindeki aracın buğulu arka camını tişörtüyle silmeye çalışan çocuk, açtığı boşluktan dışarıya baktı. Sildiği yerlerde kalan su izlerinden yine de pek bir şey seçemedi. Ön tarafta oturan ona doğru bakmakta olan babasına üzgün üzgün baktı.
"Tamam, biraz da dışarıda bekleyelim öyleyse."
Klimayla ısınmış arabadan ter içinde çıkarken ürperdi çocuk. Ancak sebebi, soğuk ya da esen rüzgar değildi. Kalın montundan zor hareket ettirdiği koluyla babasının elini çekiştirdi.
"O şeyin adı neydi baba? Yine unuttum, neydi söylesene?"
"De ja vu'dan mı bahsediyorsun?"
"Evet o! Yine oldu baba! Yine öyle oldu!"
Adeta bıkmış bir şekilde gülümseyen baba, oğluna alaycı bir bakış attı.
"Bir haftadır bu kaçıncı? Dejavu bu kadar sık olan bir şey değildir evlat. Sanırım biraz kafayı taktın."
"Hayır baba yalan söylemiyorum! Gerçekten oldu!"
Kendisine inanmayan babasından dolayı morali bozulan çocuk, somurtarak yüzünü karşıya çevirdi. Yüz ifadesini az sonra karşı kaldırımda ona doğru gülümseyen annesi değiştirecekti. Heyecanlanan çocuğun tüyleri yeniden ürperdi. Babasına dönüp bir şeyler diyecekti fakat vazgeçti. Baba onu yerden kaldırarak kucağına aldı.
"İşte annemiz de geliyor. Öğrendiğin şu dejavudan ona da bahsetmek ister misin?"
Çocuk çok istiyordu. Fakat içinde bulunduğu hissiyat onu son derece rahatsız ediyordu. Yeniden annesine döndü. Elinde montu ve poşetler bulunan kadın, ona doğru el salladı. Ancak salladığı eline odaklanan çocuk bir anlığına baktığı yerde birden fazla el gördüğünü sandı. Aynı garipliği gördü mü acaba diye babasına baktı. O da gülümseyerek el sallıyordu. Hiçbir şeyin farkında değildi.
Ama çocuk bir şeyler olduğundan emindi. Annesine yeniden baktığında gördükleri net değildi. Sanki çift görüyordu. Gözlerini kırpıştırdı. Görüntüsü daha da karmaşıklaştı. Annesinden ayrılan insan şeklinde şeffaf bir silüet, ona doğru yaklaşırken tökezledi. Derken hemen ardından annesi ona doğru yürümeye başladı ve topuklu ayakkabısı bir şeye takıldı. Tökezledi.
Küçük adam artık korkuyordu. Babasına seslenmek istedi:"Baba! Annem, o şey oldu!"
"Pekala Philip. Birazdan annen hepsini dinleyecek merak etme."
Phil yine hayal kırıklığıyla annesine döndü. O anda dev bir kara bulutun annesini yuttuğunu gördü. Annesi bu buluttan etkilenmemişe benziyordu fakat Phil ağlamaya başladı.
Ayakkabısını takıldığı yerden kurtaran anne çocuğunu ağlarken görünce endişeli bir hal aldı. Babasının avutmaya çalıştığı oğluna bakarken yola doğru bir adım attı. O anda kaldırıma doğru hızla gelen siyah bir jip kadını olduğu yerden sildi.
Tıpkı araba camı gibi buğulanmış olan gözlerinden Philip her şeyi göremedi. Fakat ağlaması giderek şiddetlendi. Öyle ki sanki kendi sesi beynini patlatmak üzereydi.
Bu durumdayken bir sarsıntıyla arabanın ön koltuğunda gözlerini açtı. Ancak bu araba klimayla ısıtılmamıştı ve yan koltuğunda babası yerine tanımadığı bir ihtiyar oturuyordu. Ona doğru sigara uzattı.
"Evlat, uzun yolculuklara alışık değilsin sanırım."
"Şaka mı yapıyorsun? Hayatımın en az 10 yılı benim olmayan arabalarda yolculuk yapmakla geçti."
"Anlıyorum. Yorgunluğa dayanıksızsın herhalde."
Sigarasından bir nefes alan Phil konuşmayı bu yönde sürdürmek istemedi:"Artık nereye gittiğimizi söyleyecek misin?"
"California. Oradaki şu meşhur okulda birkaç tanıdığım var. Bize içinde bulunduğumuz durum hakkında yardımcı olabilirler."
"Bizi saklayacaklar mı?"
Yaşlı adam direksiyondan Phil'e bir bakış attı."Hayır, bize sendeki sorunu anlamamızda yardım edecekler. Şu haline bak, tam olarak ne olduğunu kendin bile bilmiyorsun."
Phil bu lafa sinirlendi. "Senin de ne olduğun hakkında bir fikrim yok."
Gülümseyen yaşlı bitmemiş sigarasını pencereden dışarı attı. "Bu konu hakkında biraz düşündüm. Hiçbir şey anlatmamanın sana karşı zalimlik olacağına karar verdim. İstersen tekrar tanışalım." Direksiyonu tutmayan elini Phil'e doğru uzattı. "Adım Jim."
Phil, istemeye istemeye de olsa adamın elini sıktı. Yaşlı adam devam etti:"Göçmen sayılırım. Eskiden batı yakasında yaşardım. Oralar nasıldır bilirsin. İşçiydim, 7-8 yıl önce emekli oldum ve buralara geldim."
"Seni bu kadar uzağa getiren sebebi merak ettim doğrusu."
"Oğlum Daniel. Annesi beyin tümörü yüzünden öldü. 12 yaşında oğlumda da aynı sıkıntının olduğunu söylediler. New York'da deneysel bir tedavi olduğunu öğrendim ve taşındık."
"New York öyle mi? Güzel ama yaşamak için gürültülü. Ben de New Hempshire'lıyım."
"Biliyorum..."
Yaşlı adamın ona olan ilgisi yeniden Phil'in tüylerinin ürpermesine neden oldu. Yine de en sonunda onun hakkında bir şeyler öğrenebiliyor olmaktan memnundu. Her ne kadar doğruluğunu kesin olarak bilemese de...
"Her neyse... 4 yıl sonra onu da kaybettim. O zamandan beri doğu yakasını turluyorum. Seni bekleyecek birileri olmadığında tek bir yerde kalmak anlamsızlaşıyor. Bunu benim kadar iyi biliyor olmalısın."
"Ben mi? Ben geçmişimden kaçmıyorum." Yaşlı adam aniden ciddileşerek Phil'e doğru çok sert bir bakış attı. "Özür dilerim, sana söylemedim. Yani demek istediğim ben sadece yapacak başka bir şey olmadığından yolculuk yaparım. İçinde bulunduğum bu durum yüzünden aynı yerde uzun süre durmak şöhretimin duyulmasına neden oluyor. Sonra meraklılar, yetkililer ve hatta polisler peşime düşebiliyor."
"Anlıyorum. Peki, ne sanıyordun? Yani kendi yaptığının farkında olmadığın açık. Bunca zaman bu kağıtların ne olduğunu düşündün? İlahi bir rehber falan mı?"
Phil, mahremine giriliyormuşcasına konuşmaktan çekindi. Ancak önceki gün gördüklerinden sonra uzun zamandır kendine sormamış olduğu bu soruyu yeniden düşünmeye başlamıştı.
"İlahi mi? Pek inançlı biri sayılmam. Ben, bilmiyordum. Yani emin değildim. Tabi ki de kendim olabileceğim de aklıma geldi. Ya da bir başkası ben uyurken cebime falan koyuyor diye düşündüm. Ancak ne düşünürsem düşüneyim emin olmamın bir yolu yoktu. Hem... Tedavi görüyordum. Anlayacağın bir süre tımarhanede tıkılı kaldım. Bu konuyu düşünmemin her şeyi daha da kötü hale getirdiğini fark ettim. Ben de kendime bu soruyu sormayı bıraktım."
"Zor olmalı. Psikolojik sıkıntıların, annen yüzünden miydi?"
Phil bu soruya sinirlendi. "Şimdi beni ve annemi boşverelim. Anlatma sırası sende. Söyle bakalım ihtiyar, ailesini kaybeden bir fabrika işçisinden kumarhanelerde gizlenen soğukkanlı bir infazcıya geçişin nasıl oldu? Benimle işin ne? Hakkımda bu kadar çok şeyi nereden biliyorsun?"
Muzip bir sırıtış yaşlı adamın ağzında yayıldı. "Anlaşılan daha çok yanıt almak için her ikimizin de sabretmesi gerekecek. Gittiğimiz yerde bir çok şey açıklığa kavuşacak."
Phil "Bana uyar" diye düşündü. Önlerinde hala uzun bir yol vardı. Varacakları mola yerine kadar biraz daha uyumaya karar verdi. Koltuğunu geriye yaslayarak ihtiyarı kendisiyle baş başa bıraktı.