"Yaşam ve ölüm... İkisi de gerçektir. Bizler dünyaya geldiğimizde önce yaşamı tanıdık. Merhaba dünya... Sonra bizlere ölümü öğrettiler. Ancak insan aynı anda yalnızca birini idrak edebiliyor. Yaşam nehrine kapılan kişiler ölüm denizini unutur. Ölüm yokmuş gibi dünya nimetlerine tutunur. Ölüm denizini düşünenler için ise artık nehir yoktur. Nehre kapıldık..."
Orta yaşlı adam, yazdıklarını son bir kez okuduktan sonra hep yaptığı gibi kalemini not defterinin kenarına taktı. Ancak bir avuç büyüklüğündeki defteri, ceketinin iç cebine koydu. Cümleleri kafasında tekrar etmeye devam ederken hafifçe başını salladı. Evet, sanırım gerçekten aklından geçenleri yazabilmişti. Yazmak uğraşındaki birisi için küçümsenemeyecek bir başarıydı bu.
Yine de bu başarısı onu bir yazar yapmıyordu. İçinde bulunduğu metronun varacağı yer ne bir yayınevi ne de ilham almak için gittiği bir huzur yuvasıydı. Hayır, gideceği yer belki de huzur yuvasının tam tersiydi; işe gidiyordu.
Ellerini cebine sokarak oturduğu yerden etrafına bakındı. Bu saatlerde normal olarak kalabalık olan metroda hemen herkesin yüzü asıktı. Anlaşılan kimse kendi huzur yuvasına doğru yol almıyordu. Tekrar yazdıklarını düşünmeye döndü. Önceki gün katıldığı taziye ziyareti, farkında olmadan onu etkilemiş olmalıydı. Öyle ki gece rüyasına bile girmişti. Tam olarak ne gördüğünü hatırlayamıyordu fakat içerisinde ölüm barındırdığına emindi.
Aktarma durağının yaklaşmasıyla insanlar hareketlendi. Tren durdu ve inecek çoğunluk kapılara yığıldı. Diğer vagonların boşalmasına rağmen kendi kapısında bir türlü erimeyen kalabalığın onda uyandırdığı merak duygusuyla, kafasını uzatarak ön tarafta neler döndüğüne baktı.
Gördükleri aklına tekrar rüyasını getirdi. En önde koltuk değnekleriyle yürümeye çalışan bir adam vardı. Bu sebepten bu kadar beklemeye rağmen kimse homurdanmıyordu. Rüyasında sakat ya da engelli biri mi vardı? Bu adam engelli değildi. Görünüşe göre yalnızca ayağı kırılmıştı. Bulanık hafızasını zorlar vaziyetteyken sonunda yol açıldı ve insanlar eskisinden de fazla acele ederek, sakatlanmış adamın iki yanından geçti. Az önce şikayet etmeyen kişilerin sitemleri, sert ve hızlı adımlarından okunuyordu sanki.
Aklına yazdıkları geldi...
Ölüm üzerine ne ilk defa düşünüyor, ne de ilk defa ölüm hakkında yazıyordu. Hatta yazmaya karar verdiği ilk seferde bunun sebebi yine ölümdü. Kendi intihar mektubunu bitirmesi sabaha kadar sürmüştü. Belki başka bir sebepten, belki de mektubu beğenmediğinden, o sabah iradesi sonunu getirmeye yetmemişti.
Bir daha intiharı denemedi, ancak birçok intihar mektubu yazdı. Sonraları bu mektuplara ara sıra yazdığı kısa yazılar eşlik etti. Ölmek istemesiyle başlayan bu uğraş, kısa zamanda hayattan aldığı yegane keyif haline gelmişti.
Metrodan dışarıya uzanan tünelin yürüyen merdivenlerinde beklerken de -acaba öğlen arası yazmaya vaktim olur mu? diye düşünüyordu. Pek acele etmediğinden muhtemelen otobüsü çoktan kaçırmıştı. Otobüs... Bu da rüyasında vardı sanki. Biraz daha odaklandığında uzun bir araç görür gibi oluyordu. Belki iş yerinde içeceği kahve bulanık zihninin netleşmesine yardımcı olurdu. Tünelden çıkarak durağa yöneldi. Metroya bindiği vakitte henüz karanlık olan gökyüzü, yolculuk esnasında aydınlanmıştı. Sonbahar olmasına rağmen parlayan fakat ısıtmayan güneşin ışıltısı, neredeyse omuzlarına değecek gri saçlarından yansıyordu. Sürekli aklı meşgul olduğundan, ayaklarının gide gele çoktan ezberlediği yolu, yalnızca önüne bakarak ve insanlara çarpmamaya çalışarak yürüdü.
Durağa vardığında telefonunu eline aldı ve iş arkadaşlarından birisine 10 dakika gecikeceğini yazdı. Tahmin ettiği gibi görüldü mesajı dışında bir yanıt alamadı. Aldırmadan gelen otobüslere bakmaya koyuldu. Kendisininkini beklerken emin oldu. "Evet, gördüğüm kesinlikle bir otobüstü."
Aracı durağa yanaştı. Otobüs diğerlerine oranla daha az sıkışık olacak şekilde dolmaya başladı. Akbilini bastığında yüksek sesle bağıran red sesi yüzünü buruşturdu:"Kahretsin, yüklemeyi unuttum." Telaşlı gözlerle içeri baktı. Doğal olarak kimsenin umurunda değildi. Kimisi gözlerini kapatıp uyumaya çalışıyor, kimisi de bilerek başka yöne bakıyordu. Arkasında bekleyenler daha fazla sabredemedi ve kartlarını okutarak yanından geçmeye başladılar. O sırada şoföre döndü:"Affedersiniz, buna binemezsem işe geç kalırım." Kafasını pencereye yaslı olan sol koluna dayamış şoförün gözleri kapalıydı. Uykusuz olduğu her halinden belliydi. Gözlerini kısık şekilde açarak ona doğru baktı. Sonrasında koluyla "geç" işareti yaptı. Teşekkür ederek otobüse bindi. Orta kısımda oturacak yer bulmuştu. Halen yarım saatten fazla yolu vardı. Cebinden not defterini çıkararak aldığı eski notlara göz gezdirmeye koyuldu.
Dolu olan otobüs, yolculuğun ortasında yine bir aktarma durağında neredeyse tamamen boşaldı. Genelde bu duraktan sonra pek inen binen olmaz, hatta şoför kalan durakların çoğunu duraklamaksızın geçerdi. Ancak o gün öyle olmadı. Durdukları durağın birinde otobüs epeyce bekledi. Not defterine odaklandığı sırada ona doğru seslenildiğini fark etti. Tepedeki aynadan ona bakan şoförün sesiydi bu.
"Birader! Hop, birader! Bi el atabilcen mi?"
"Bana mı dediniz? Buyrun?"
"Evet. Şu dışarıdaki arkadaşa yardımcı olur musun?"
Açık olan orta kapıdan dışarıya baktığında durumu anladı. Ona doğru merhamet bekleyen gözlerle bakan bir kadın ve önünde tekerlekli sandalyeli bir oğlan duruyordu. Yerinden kalkarak otobüse binmelerine yardım etti. Kadın teşekkür ettikten sonra sandalyeyi otobüsün uygun yerine sabitledi. Sonrasında çömelerek felçli olduğu anlaşılan çocuğunu öptü. Cebinden bir mendil çıkartarak ağzından akan salyaları sildi ve hemen arkasındaki koltuğa oturdu.
Yerine oturduğunda tekerlekli sandalye tam karşısında kalmıştı. Bu durum ona daha dikkatli bakma fırsatı verdi. Daha dikkatli bakmak istiyordu, çünkü rüyasında gördüğü kişinin tıpkı bu oğlana benzediğinden neredeyse emindi.
Sandalyeye mahkum gencin battaniye altından görünen ayak bilekleri inanılmaz derecede zayıftı. İki yana açılmış kollarının inceliği de aynı derecedeydi. Sağlıklı gözüken yüzü, çenesi göğsüne yapışık bir şekilde ona doğru dönüktü. Muhtemelen başından aşağısı felçliydi. Çocuğu süzerken bir anda onunla göz göze geldi. Aynı anda oğlanın yüzünde bir gülümseme yayıldı. Anlaşılan ikisi de aynı anda birbirini süzüyordu.
Çocuk gülümsemeyi sürdürerek ondan gözlerini bir süre ayırmadı. Belki de kafasını çeviremediğinden böyle yapmıştı. Sonrasında arkasında duran annesine erişmeye çalışır gibi kafasını ve gözlerini geriye doğru oynattı. Kadın, oğlanın bir şey arzuladığını hemen anladı ve kulağını ona yaklaştırdı. Oğlanı dinledikten sonra ayağa kalktı ve karşıda duran adama yaklaştı.
"Merhaba"
"Merhaba"
"Şey, özür dilerim. Oğlum sizinle konuşmak istediğini söylüyor. Eğer bir mahsuru yoksa... Bir beş dakika..."
"Tabii konuşuruz. Niçin mahsuru olsun?"
Adam kadının minnettar bakışları arasında yerinden kalkmaya niyetlenmişti ki kadın onu durdurdu.
"Kalkmanıza gerek yok. Sandalyeyi önünüze sabitlerim, öyle daha rahat olur."
Kadın çocuğun sandalyesini düzgün şekilde adamın yanına sabitleyip oğlanın yüzüne eğildi.
"Abini çok uzun süre rahatsız etme olur mu annecim?"
"Olur anne."
Çocuğun sesi beklediğinden daha kalın çıkmıştı. Bulunduğu durumda yaşını tahmin etmesi zaten zordu ve anlaşılan tahmin ettiğinden daha büyüktü.
Kadın eski oturduğu yere tekrar döndü. Çocuk annesinin biraz uzaklaşmasını bekleyip lafa girdi.
"Merhaba, adım Umut."
Konuşması oldukça düzgündü. Zihinsel bir engeli yok gibiydi.
"Memnun oldum Umut, benimki de Gökhan."
Genç adamın gözleri, aniden çok mutlu bir haber duymuşçasına parladı. "Gerçekten sensin."
Gökhan önce anlamadı. Sonra çocuğa baştan aşağı yeniden baktı. Onu daha önceden tanımadığına emindi. "Ben miyim? Beni biriyle karıştırdın sanırım."
"Hayır, karıştırmama imkan yok. Sensin!"
"Kim benim?"
"Biliyor musun? Seni rüyamda gördüm ben."
Bu haber, ilk duyduğunda Gökhan'ı sarstı. Ancak çabucak kendine geldi. Onun donuk bakışlarını yakalayan genç devam etti.
"Bilmiyorsun..."
Elbette neden bahsettiğini bilmiyordu. An itibariyle karşısındaki insanı ciddiye alıp almaması gerektiğinden bile emin değildi. Arkada onları duyamayan anneye kaçamak bir bakış attı. Kadın bir sorun mu var edasında başını iki yana sallayarak yüzünü Gökhan'a döndü.
Genç adam dikkatliydi ve duruma çabucak uyandı. Sesini daha da alçaltarak ekledi:"O da bilmiyor."
Bunun oğlanın kafasındaki bir oyun mu yoksa kendini anlatma şekli mi olduğundan emin olamayan Gökhan, anneye her şey yolunda der şekilde işaret etti.
"Öyle mi? Demek beni rüyanda gördün ve bunu annenden sakladın. Neden böyle bir şey yaptın?"
"Öyle değil." dedi genç adam. "Seni gördüğümde hatırladım."
Giderek garipleşen bu diyalog adamı biraz rahatsız etmeye başlamıştı. Konuyu değiştirmek için hamle yaptı.
"Kaç yaşındasın Umut?"
"Yirmi."
Şaşkınlığını çok belli etmeden konuşmayı sürdürdü. "Vay be! Kocaman bir genç adammışsın. Anlat bakalım annenle bu kadar erken saatte nereye gidiyorsunuz? Yoksa gezmeye mi çıktınız?"
"Kitapta bugün diyordu. Seni görmeyi çok istedim. Annem beni buraya getirsin diye ağladım."
Kitap da nereden çıkmıştı şimdi. Anlaşılan genç adam, Gökhan'ın düşündüğü kadar aklı başında biri değildi. Akışına bırakmaya karar verdi.
"İyi yapmışsın aslanım."
"Değil mi? Sen de hatırladın değil mi? Söylesene, sen de beni gördün değil mi?"
Bir iyilik olarak başladığı bu sohbet artık can sıkmaya başlamıştı. Gökhan, artık annenin onu bu durumdan kurtarmasını umuyordu. O tarafa doğru baktığını anlayan çocuğun ağzından çıkanlarda, lafını bitirme isteğinden doğan telaş vardı.
"Ben de çok istedim biliyor musun?"
"Neyi? Ne istedin aslanım?"
"Ölmeyi..."
Gökhan'ın tüyleri diken diken oldu. Ağır hareketlerle genç oğlana döndü. "N-Ne?"
"Duyduğun gibi. Ama anlıyorsundur işte. Ben, tek başıma yapamazdım. En azından bu halimle. Sonra seni gördüm."
"Beni mi gördün?"
"Evet, rüyamda gördüm. Beni kurtardığını gördüm."
"Ne diyorsun sen? Ne kurtarması, ne rüyası?"
"Başta ben de inanmadım. Sonra o adam bana kitabı verince..."
"O adam da kim? Hangi kitap?"
"Ben de tanımıyorum. Sohbet ettik bile sayılmaz. Ama kitabı bana o verdi"
"Tamam koçum sakin ol. Sanırım anneni çağırsak iyi olacak."
"DUR! Dinle. Seni gördüm. Rüyamda. Tıpkı benim gibiydin. Yani benim gibi görünmesen de aynı ıstırabı çekiyordun. Olmak istediğin şeyden çok uzak, geri dönüp yeniden başlama şansı olmayan biri. O akşam ben... Yine yatağım pislenmişti. Annem temizledi. Çok uğraştı. O gece çok üzüldüm. Yerde yattım. Sonra rüyamda sen vardın. Bitti diyordun. Her ikimiz için de..."
Gökhan ağzı açık şekilde dinlediklerini sindirmeye çalışıyordu.
"Sonra iki gün geçti. Komşumuz ziyarete geldi. Misafirleri vardı. Tanımadığım yaşlı biri. Bana bir kitap bıraktı. Senin kitabını. Yazarın sen olduğunu görünce inandım."
"Benim kitabım mı? Benim kitabım falan yok ki? Ben yazar değilim."
"Olacak."
"Ne saçmalıyorsun sen. Ağrı kesici falan mı aldın?"
"Yaklaş" dedi genç adam. "Sandalyenin yan cebine bak. Orada."
Gökhan çekiniyor olsa da tam olarak neler olduğunu anlamak istiyordu. Bu yüzden tekerlekli sandalyenin yan cebine doğru uzandı. Gazeteye benzeyen geniş kağıtların arasında bir kitap buldu ve çıkartarak eline aldı. Orta kalınlıktaki kitap normal gözüküyordu. Kapağına dikkatlice baktı ve başlığı sesli okudu.
"ÖLÜME MEKTUPLAR. İki defa üst üste çok satanlar listesinden sizlerle."
"Yazar kısmına bak."
"Yazan: Gökhan DİNÇER. Şaka falan bu öyle değil mi?"
"Aç ve kendin gör."
Kitabı açan Gökhan bu sefer ciddi anlamda şok oldu. Kitap kendi yazmış olduğu intihar mektupları ve yazılardan oluşuyordu. "Bunu nereden buldun?"
"Söyledim ya? Tanımadığım bir amca verdi. Hem bunun ne önemi var söyler misin?"
En yakın arkadaşlarının bile binbir ricayla okuduğu, okursa da yorum yapma zahmetinde bile bulunmadığı yazıları kitap olmuş elinde duruyordu Dahası kitabın üzerinde çok satan yazıyordu. Bu sabah halen uyanamamış mıydı acaba?
"Bunlar doğru bile olsa, yani dediğin gibi bir adam gelip sana gerçek olmayan basılmış kitabımı vermiş de olsa, tüm bunlar ne anlama geliyor? Lafını edip durduğun şu kurtuluş da nedir?"
"İkimizin de.." diye devam etti çocuk. "İkimizin de tüm dilekleri gerçek oluyor. Hepsi sona erecek. Sen tıpkı arzu ettiğin gibi okunacaksın. İnsanlar seni anlayacak. Bir sürü insan. Benim de tek dileğim gerçek olacak. Üstelik bunun için kimseler kendini suçlamayacak.
o bilmiyor... sen de bilmiyorsun..."
"Neyi bilmiyorum?"
"Kitabın arkasına bak."
Gökhan tereddüt ederek de olsa kitabın arkasını çevirdi ve okumaya koyuldu. "Gökhan Dinçer kimdir? Yazdıklarıyla büyük ses getiren sanatçının tek ve en gözde eseri. Asıl alanı işletme üzerine olan değerli sanatçı 16 Ekim 2016 tarihinde acı bir trafik kazası sonucunda hayata gözlerini yumdu. Ceketinin cebinde bulunan notlardan hep ölmeyi arzuladığı anlaşılan sanatçının öldükten sonra toparlanan yazılarından oluşan bu kitap, edebiyat dünyasında bir bomba etkisi yarattı...."
Okumayı bıraktı. 16 Ekim... İçinde bulundukları gündü. Bugün ölecekti.
"Nasıl yani..."
"Hepsini gördüm, meraklanma. Bizler gideceğiz." Göz bebeklerini arkaya, annesine ve şoföre doğru çevirdi. "Onlar kalacak. Tıpkı arzu ettiğimiz gibi."
Gökhan derin bir nefes aldı. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok şeyi sindirebilmesine imkan yoktu. Genç adamın bahsettiklerinin saçmalık derecesiyle birlikte elinde duran kitabın gerçekliği kafasını epey karıştırmıştı. Dahası anlattıklarında doğruluk payı yok değildi. Ölmeyi arzuladığı doğruydu. Bunun hakkında emin olacak kadar çok düşünmüştü. Ancak ölmeye hazır mıydı? Bugün? Bu otobüste? Dahası hayatı buna hazır mıydı? Sevdikleri, arkadaşları... Annesi buna hazır mıydı? Arkadaşlarından elbette şaşırmayanlar olacaktı. Peki ya patronu?
Patronu mu?
Hadi ama... BU SAÇMALIK!
"Beni dinle. Yazdıklarımı sana kim verdi ya da nereden buldun bilmiyorum. Bu eşek şakası ya da her neyse kim organize etti onu da bilmiyorum. Ancak buna artık bir son vermenin vakti geldi."
Oğlanın şaşkın bakışları içinde arkada oturan anneye seslendi:"Hanımefendi! Bakabilir misiniz?"
Kadın oturduğu yerden kalkarak ikisini yanına geldi."Ne oldu, yoksa canınızı sıkacak bir şey mi söyledi? Kusuruna bakmayın, son günlerde biraz.."
"Hayır hanımefendi bir sorun yok. Maşallah pek akıllı kendisi. Yalnızca son zamanlarda pek iyi uyuyamamış sanırım. Ben bir sonraki durakta ineceğim zaten, tekrar yanınıza alabilirsiniz."
"Olur tabi."
Annesi sandalyenin ayaklarındaki kilidi açtı. Geri geri uzaklaşırken Gökhan da yerinden kalkarak çıkış kapısının yanında duran inecek var düğmesine bastı. Genç adam giderek uzaklaşırken gözlerini ondan ayırmadı. Gülümsüyordu.
"Durduramazsın." diye kıkırdadı."Boşuna uğraşıyorsun. Ağzına kadar ulaşmış, denize dökülmek üzere olan bir nehri durdurmaya gücün yetmez."
Gökhan, hayatının belki de tümünde elbette ki çok zor zamanlar geçirmiş bu genç adamı sonunda anlamaya başlamıştı. Bu söylediklerinde bile kendi cümlelerinden esintiler vardı. Belki de bir şekilde eline geçen yazıları, çocuğun zaten bozuk olan sinirlerini iyice dağıtmıştı. Kendini bir bakıma suçlu hissetti. Pencereden durağı kontrol etti. Biraz erken inip yürümesi gerekecekti fakat bu hoş olmayan anısı ne kadar çabuk biterse o kadar iyiydi onun için.
"Şşşt! Umutçum abiyi rahat bırakalım artık istersen."
"Önemli değil." Durak iyice yaklaşmıştı. "Kendine iyi bak delikanlı." Gökhan, düşünmeden söylediği bu cümledeki ironinin farkına hemen sonraki saniye vardı. Fakat artık çok geçti.
Yüzünü cama doğru çevirdiği anda otobüsün dönmesi gereken sapağı atladığını gördü. -Yanlış mı gördüm acaba? diye yolu tekrar kontrol etti. Bir yanlışlık yoktu. Yanlış otobüse mi binmişti? Ayrıca araç sanki biraz fazla mı hızlı gidiyordu? Kaşları çatık bir şekilde annesinin önüne geçmiş Umut'a doğru baktı. Onun söyledikleri yüzünden kuruntu yapıyor olmalıydı. Anlamanın tek yolu şoförle konuşmaktı.
İniş kapısından şoförün olduğu kısma doğru hareketlendi. Koltuk ve demirlere tutunarak ilerliyordu. Şoförü kısmen görmeye başladığı anda hızlı giden araba sert şekilde sarsıldı. Gökhan yere düşmekten son anda kurtuldu. Araba bir çeşit tümseğin üzerinden geçmişti fakat epey hızlı gittiğinden çok sarsılmıştı.
Gökhan doğrularak şoför mahaline bir kaç adım daha yaklaştı. O zaman sürücünün direksiyona yapışmış olan iki elini ve karşıya doğru bakan yüzünü görebildi. Onun yaklaştığını fark eden şoför ter içerisinde bağırındı:"DELİKANLI! ÇABUK YERİNE OTUR!"
Onun bu telaşlı hali bir şeylerin yanlış gittiğini gösteriyordu. Muhtemelen uyuyakalmış ve az önceki sarsıntının etkisiyle uyanmıştı. Tehlikenin derecesini anlamaya çalışan Gökhan, otobüsün ön camından gittikleri istikamete baktı. Keskin bir viraja doğru yaklaşmakta olan araç, şeridini korumaya çalışıyordu. Başını çevirdiği anda sürücü, eliyle direksiyonun yan tarafına uzandı ve otobüs ani bir şekilde yavaşlamaya başladı. Acil durum fireni gibi bir şey devreye girmişti. Ani frenle birlikte virajı almaya çalışan araçta, annesi oturduğu yerden tüm gücüyle Umut'a sarılmış, tekerleri neredeyse yerden kesilen sandalyesini sabit tutmaya gayret ediyordu. Gökhan ise demirlere tutunmuş, koltukların arasına girmeye çalışıyordu.
Ancak ne frenler ne de sürücünün manevrası haddinden fazla hızlı giden aracı yola getirmeye yetmedi. Bariyerlere çarpan otobüs, sekerek diğer tarafa doğru yattı ve bu haliyle bir süre sürüklendi. Daha sonra virajın devamındaki bariyerlere tekrar dokundu ve durdu.
Yan yatmış araçta kırılmış camlar ve birbirine girmiş tutunma demirleri arasında Gökhan'ın tek gözü açıldı. Diğer göz kapağı sanki kaskatı bir şekilde gözünün altına yapışmıştı ve açmaya çalışmak acı veriyordu. Kaza sonrası kendine ilk gelen o olmuştu. "Tabii ya..." diye düşündü. Bugün yaşadığı bu garip hikayenin baş aktörüydü ve baş aktörler kazalarda her zaman ilk kendine gelen kişi olurdu.
Bulunduğu yerden hareketsiz bir şekilde etrafına bakmaya çalışırken yanıldığını fark etti. Hemen karşısında ona doğru bakan Umut belli ki çok daha önce uyanmış, hatta belki bilincini bile yitirmemişti. Üzerinde bulunduğu tekerlekli sandalye yer yer eğilmiş fakat nispeten tek parçaydı. Onu etrafındaki darbelerden koruduğu belliydi. Nitekim Umut'un da saçlarının arasından süzülen kanlar haricinde görünürde bir şeyi yoktu.
Annesi için aynı şey pek söylenemezdi. Oğlanın arkasındaki koltukta biçimsiz bir biçimde yan yatmış, kanlar içinde ve baygındı. Bir kolu hala kaza boyunca korumaya çalıştığı oğlunun boynunun üzerindeydi ancak öyle bir şekil almıştı ki kırıldığı hemen fark ediliyordu.
Kıpırdamaksızın tek gözüyle tüm bunları gören Gökhan'ın düşüncelerini ani ve şiddetli acı hissi bastırdı. Uyanmanın verdiği refleksle hareket etmeye çalışmıştı. Ancak tek bir kılı kıpırdamamış dahası iğneli bir fıçıya atılmışçasına her bir hücresi alarm vermişti. Açık tek gözünü tekrar karşıya doğru dikti. O anda tüyleri ürperdi.
Az önce Umut'un yüzünde gördüğü o ifadesiz suratın yerini adeta şeytani bir gülümseme almıştı. Ancak Gökhan'ın tüylerini ürperten gülüşün şeytaniliği değildi. Bu durumda gülümseyebiliyor olmasıydı.
"Sana söyledim." diye mırıldandı. "Gücün yetmez dedim."
Sahiden de hiçbir şey yapmaya gücü yetmiyor, kasları onu dinlemiyordu. Boynundan aşağısı yoktu sanki. Ona doğru sırıtan Umut'un her gün nasıl hissettiğini anlayabiliyordu. Yine de şu an aklından geçenleri anlamasına imkan yoktu. Ölümün kıyısında bir insanı böyle gülümsetebilecek şey ne olabilirdi ki?
Derken devam eden acısına alışan zihni başka düşüncelerle doldu. Tüm bu yaşadıklarının gerçeküstülüğünü bir anlığına kabullenmeye karar verdi. Umut'un ağzından süzülenleri tekrar hatırlamaya çalıştı. "Biz gideceğiz... Onlar kalacak..."
Oynatamadığı başına rağmen çabayla Umut'un arkasında devrilmiş kanlar içerisindeki annesine baktı. Çocuk, sanki aklından geçenleri okumuşçasına ona doğru konuştu. "Nabzı atıyor."dedi. "Kolundan hissedebiliyorum. Merak etme, yaşıyor!"
Göremediği taraftaki şöforü aklına getirdi. Şoför mahalli otobüsteki en güvenli yer sayılırdı. Pekala hava yastıkları ve kemeri sayesinde yırtmış olabilirdi. Her şey oğlanın söylediklerini işaret ediyordu sanki. Ancak tek bir sorun vardı.
"Yaşıyor ama ölecek. Kan kaybediyor." Zar zor aldığı nefesi ve çatallı çıkan sesiyle devam etti. "Nasıl kurtulacak? Biz nasıl öleceğiz?"
"Birazdan burada olurlar" diye yanıtladı yan dönmüş sandalyesinden. "İlk onları alacaklar. İkimiz de daha iyi durumdayız."
Ambulansı kastediyor olmalıydı. Söylediği şeyler giderek daha mantıklı gelse de arada boşluklar vardı. Artık durmuş olan otobüste onları öldürecek olan şey neydi? Geç götürüldükleri hastahanede mi bitecekti her şey? Oysa kıpırdayamıyor olmasına rağmen Gökhan hiç de ölecek gibi hissetmiyordu. Ona daha iyi durumda olduklarını oğlanın kendisi söylemişti. Öyleyse nasıl?
"Rüyamda..." diye devam etti oğlan."Aydınlık ve çok sıcak bir yerdeydik. Cehennem gibiydi. Midem bulanıyordu. Sonra seni gördüm ve geçti. Bitti dedin. Her ikimiz için de. Sonra beni tuttun ve yürüyebildim. Senin yanında... Birlikte serin ve feraha yürüdük."
Gökhan hipnoz olmuş bir şekilde oğlanı dinliyordu. Onu dinlerken acı hissetmiyordu sanki.
"Yürürken arkama baktım" diye ekledi. "Herkes mutluydu. Annem mutluydu. Sonunda, onun ve benim dualarımı duydu. Seninkileri de... Artık kimse acı çekmeyecek."
Oğlan bunları mırıldanırken Göhkan vücudunun ısındığını fark etti. Belki de yavaş yavaş ölüyordu. Ancak böyle durumlarda tam tersi üşümesi gerekmez miydi? O ise savrulduğu koltuğun üzerinde ter içerisinde kalmıştı. Dikkatini verdiğinde aynı ter damlacıklarını Umut'ta da fark etti. Otobüs yan yattığından dışarıyı görmek imkansızdı fakat yangın gibi bir şey çıkmış olmalıydı.
Bu fikirlerle ister istemez panik olan Gökhan yeniden kollarını oynatmayı denedi. Canı yansa da öncekine kıyasla bir şey hissetmemişti. "Acaba doğrulabilir miyim?" diye düşünerek tüm gücünü tek koluna verdi ve vücudunun üst kısmını koltuktan ayırmayı başardı. Ancak acıdan inlemek zorunda kalmıştı.
Oğlan onu uyardı:"Yapma, boşuna acı çekiyorsun."
Gökhan onu zar zor duyuyordu. Dikkati doğrulduğu platforma düşmüş olan not defterindeydi. Defter açılmış ve sayfası katlanmıştı fakat bir kaç kısmı zor da olsa okunuyordu. "...denize at..." yazıyordu. Gökhan, okuyabildiği bu küçük kısımdan hangi yazı olduğunu hemen anladı. İntihara kalkıştığı günün hemen ertesi günü yazmıştı bu yazıyı.
"Ölmek mi istiyorsun? Kendini denize atmayı dene! Atladıktan saniyeler sonra tüm gücünle kurtulmak için çırpındığını fark edeceksin. Öyleyse sen, aslında ölmek istemiyorsun. Yalnızca içindeki bir şeyi öldürmek istiyorsun. Eğer tüm benliğinle yok olmak isteseydin, o zaman her bir hücren bu konuda seni takip ederdi..."
Hatırladığı satırları sanki içinde bulunduğu durum için yazmıştı. Az önce panikle hareket ettirdiği kolları her bir sözünü kanıtlıyordu adeta. Sürekli ölmeyi mi düşünüyordu? Evet. Hayatının son bir kaç yılı böyle geçmişti. Peki gerçekten ölmek mi istiyordu? "Bunların ikisi tamamen farkı şeyler." diye düşündü.
Aklında tüm bunlar varken bacaklarındaki uyuşukluğun geçmesiyle yine bir acı dalgası yüzünü buruşturdu. Her tarafına batan camlar da ona hiçbir konuda yardımcı olmuyordu. Ancak artık ne yapacağını biliyordu ve bu ona en büyük rahatlamayı sağlamıştı. Uzandığı yerden ölümü bekleyemezdi. Kendini ve hatta etrafındakileri bu cehennemden çıkartmalıydı.
Doğrulduğu yerden çocuğa doğru gülümsedi."Sanırım rüyanı anlamaya başladım dostum."
"Sahi mi?" Genç adam alaycı bir tavır takınmıştı. "Pes etmeye mi karar verdin?"
"Hayır. Tam tersi. Pes etmene izin vermeye niyetim yok."
Umut'un gülümsemesinin yerini soru soran bir yüz ifadesi aldı. "Nasıl yani?" diye düşünürken kurtarıcısı bellediği kişi ağır hareketlerle bacaklarını düzeltiyordu. Sonrasında onun şaşkın bakışları arasında inleyerek ayağa kalktı? "N'apıyorsun?"
İnlemesi duran Gökhan "Rüyana anlam katıyorum." diye yanıtladı. "ve bir de kendi hayatıma..."
Sandalyesiyle birlikte yan yatmış duran gence yaklaşmaya başladı. İşlerin nereye gittiğini anlayan oğlan haykırmaya başladı. "Dur! Yapma napıyorsun! Kurtaramazsın! Kimse kurtaramaz! Bizim kaderimiz bu!"
Genç adamın yanına gelen Gökhan tek gözüyle kendine bir baktı. Her tarafı kesikler içerisindeydi ve hareket ettiğinde sırtı delice acıyordu. Yine de yürüyebiliyordu. Ancak Umut'u taşıyabilir miydi? Araç yan yattığından yukarıdan çıkmak zorundaydılar. Başını kaldırıp baktı. Camlar tuzla buz olmuştu. Yanlarında ufak kırıklar kalmıştı ancak acil çıkış için kullanılması gereken geniş pencerede o parçalar yoktu. Alt tarafında demir ve koltuklardan bir yığıntı oluşmuştu. Belki onlardan destek alarak ikisi birlikte çıkabilirdi.
Derken aklına ön cam geldi. Otobüsün ön tarafı yol kenarından tarafa denk geldiği için, duvar içeri ışık girişini engelliyordu.. Bu sebepten orayı da kapalı gibi düşünmüştü. Ancak yakından bakılırsa duvarla otobüs arasında boşluk kaldığı anlaşılıyordu.
Gideceği yolu da belirledikten sonra Umut'un sandalyesine göz gezdirdi. "Umarım sıkışmamıştır." diye düşündü. Üzerinde bulunan örtüyü endişeyle kenara çekti. O anda Umut tüm gücüyle bağırmaya başladı:"Hayır! Rahat bırak beni! Sen aptal mısın?! Yerinde durup beklemen gerekirdi! Kitaba da mı inanmıyorsun?!"
Bağrışmalara rağmen gördüğü manzara Gökhan'ı rahatlatmıştı. Genç adamın bu inanılmaz derecede zayıf vücutla sıkışmasına imkan yoktu. Dahası bu onun epey hafif olacağını haber veriyordu. Bunu yapabilirdi. Bir eliyle göğsünden destek verirken diğer eliyle bedenini sandalyeye bağlayan güvenlik kemerlerini çözdü. Oğlan adeta bir yaprak gibi kendisini onun kollarına bırakıverdi. Gökhan, onun bağırıp durmaktan kıpkırmızı olmuş başını omzuna yasladı. İki koluyla bir bebek kucaklar gibi onu kaldırdı. "İşte gidiyoruz."
"İSTEMİYORUM!"
Gökhan aldırmadı. Ağır adımlarla bastığı yere dikkat ederek otobüsün ön tarafına doğru ilerledi. Umut'un bağırmaktan ağlamaya geçen gürültüsünü yok saydı. Titreyen dizleriyle otobüsün ön tarafına vardığında şoförü kontrol etmek istedi. Kafasından vücuduna kanlar akar bir vaziyette baygındı ve tek parça görünüyordu. Ancak akan kan ona acele etmesi gerektiğini işaret ediyordu. Derin bir nefes aldı ve umutla birlikte kendini dışarıya attı. O anda etraf daha da sıcak bir hal aldı. Otobüsün dış tarafı alevler içindeydi. Güvende olması için Umut'u daha uzağa götürmek zorundaydı. Ama aşırı şekilde yorulmuştu. Bedeninde kalan son kuvveti duvara tutunarak bir miktar yürümek için kullandı.
Umut'u yere bıraktı. Açık tutabildiği tek gözü de artık zar zor görüyordu. Ancak Umut'un kıpkırmızı olmuş yüzünü seçebildi. Diz çöküp iyi mi diye onu kontrol etmek isterken genç adam, belli belirsiz duyulan bir sesle konuştu:"lüt...fen..."
Gökhan onu dinlemek isterdi ancak buna vakti yoktu. Takati kalmamasına rağmen halen kurtarması gereken 2 kişi bulunuyordu. Diz çökmüş vaziyetten ayağa kalkmak için niyetlendi. Tüm gücünü bacaklarına verip epeyce çabalaması gerekti. Ayağa kalkmayı başarsa da başı epeyce dönüyordu. İlk adımını atmaya çalışırken sendeledi ve yere düşerek bir tur yuvarlandı. Sırt üstü yatar vaziyette gözleri yaşardı. "Olamaz!" diye düşündü. "Annesi ve sürücü hala içeride! Ben ise ayağa kalkamıyorum!"
Buğulu gözlerinin üzerinde kocaman bir gölge belirdi. Bakışlarını kısarak ne olduğunu anlamaya çalıştı. Birazcık netleşen görüşü ona doğru eğilmiş iki kişiyi bildiriyordu. -Ambulans mı? Sonunda geldi mi? Hayır. Parlak giysiler yok! Yoldan geçenler olmalı. Asfaltta yatan 2 kişiyi birileri görmüş olmalı!
Birden heyecanlandı. Halen çatallı çıkan sesiyle üstündekilere bağrındı.
"ACELE EDİN! İÇERİDE İKİ KİŞİ DAHA VAR! BEN İYİYİM ÇABUK OLUN!"
Silüetlerden biri koşar adım otobüse yönelirken diğeri ona daha da yakınlaştı ve baş ucuna oturdu. Başını çevirip enkaza koşan kişiye baktı. Kendinden emin hissettiren adımları ona da umut verdi. O anda ufak çaplı bir patlamayla otobüsü saran alevler büyüdü. Koşar adım yürüyen kişi otobüse epeyce yaklaşmıştı ki etkiyle geriye doğru düştü. Koluyla yüzünü korur vaziyette ayağa kalktı, sonrasında iki elini beline koyarak olduğu yerde durdu. Birinin o yangına yaklaşmasına imkan yoktu artık.
Gökhan, çok hızlı nefes alırken içini saran korkuyla diğer tarafa döndü. Umut, yüzü o tarafa dönük şekilde yan yatmıştı. Her iki gözü de olabildiğine açılmıştı. O gözlerden asfalta dökülen yaşlar birleşmiş, tıpkı bir nehri andırıyordu. Güneş ışığında Gökhan'a doğru yansıyacak şekilde parlıyordu.
O manzaraya bakarken düşündü. O ana kadar doğru olanı yaptığına olan inancı, şimdi yerle bir olmuştu. Yakınında yatmakta olan genci gerçekten de kurtarmış mıydı? Hayatta belki de elinde kalan son şeyi ondan almış, bu haliyle onu yine yaşamaya mecbur bırakmıştı. Neden yapmıştı bunu? Yaşamaya olan içindeki son isteği o gençle paylaşmak istemişti. Her şeyin yoluna gireceğine dair son inancı onu adeta kandırmıştı. Ve şimdi burada, başkası yerine verdiği kararın ağır pişmanlığının altında, ona gülen kaderinin kahkahalarının sesiyle boğuluyordu. Hayatının akışını değiştirmeye yönelik şimdiye kadarki en büyük çabası ona güzel bir ders vermişti.
...
Tükenmez kalemi elinde tutarken, tüm bunları zihninden uzaklaştırmaya gayret etti. Ter içerisinde kalmıştı, ve karşısında bulunan delikanlının gözlerine bakamıyordu. Tekerlekli sandalyedeki gencin gözleri de aksi gibi tam karşısında denk geliyordu. Kolları uyuşmaya başladı. Soğuk, çok soğuk bir nehrin ağzında, bir kayaya tutunmuştu sanki. Derin bir nefes aldı ve titreyen eliyle kitabın kapağına imzayı attı. Yüzünü çevirmeden kitabı ona doğru uzattı. Onun yerine annesi kitabı aldı. Oğlanın heyecanlı bakışları eşliğinde, yavaşça oradan uzaklaştılar.
Aldığı nefesi vererek ayağa fırladı ve sandalyesinde asılı olan dirsekleri yamalı ceketini giydi. Bir şey söylemeden açık havaya açılan kapıya yöneldi. Otururken arkasında ayakta duran adam bir adım öne çıktı:"Evet arkadaşlar! İmza etkinliğine 15 dakika ara veriyoruz!" Sırada duranların homurtusu önden arkaya doğru yayıldı.
Alışveriş merkezinin terasında yaktığı sigara, her nefeste ciğerini yaktı. Verdiği nefeslerin bulanan zihnini durulamasını umdu, fakat öyle olmadı. Düşünceleri kötüye giderken, henüz yarısındaki sigarasını yaslandığı demirden aşağı bıraktı.
Umut'un dediklerinin çoğu çıkmıştı. Yazdıkları okunmuş, bir çok kişi onu anlamıştı. Tek başına kalan Umut, çok dayanamamış ve göçmüştü. Onu kurtarmayı bırak, bir iki sene ekleyebildiği hayatını ve kaçınılmaz ölümünü çok daha kötü hale getirmişti. En kötüsü tekerine çomak sokmaya karar verdiği kaderi, vermekten vazgeçtiği kendi hayatına karşılık iki masum kişiyi almıştı. Hayallerine yavaş yavaş ulaşırken, yaşadığı hiçbir dakikadan keyif alamamış; o insanlara hissettiği borcu onu bir gün bile rahat bırakmamıştı.
Bugün, geç de olsa o borcu ödeme günüydü artık. Bugün, hayatın ona biçtiği fakat bir türlü sığamadığı, kabullenemediği rolü oynamak zorundaydı. Bugün, öğrenme günüydü; tüm görmezden geldiği gerçekleri. Dersini geç de olsa almıştı. Bugün, bunu kendine de kanıtlamalıydı.
Düşen sigarasının rüzgarda savrulurken sert tabana giden yolculuğunu izledi. Geride bıraktığı izler, tıpkı sigaradan süzülen kor parçaları gibi kısa bir müddet parlayacak ve sonra yok olacaktı. Kalıcı olmak adına yazdığı kitapları, yaşadığı anıları, her şey...
Bu düşüncelerle demir pervazdan güç aldı ve beton korkuluğun üzerine çıktı. Sert esen rüzgardan kravatı havalandı. Tek eli cebinde kapattığı gözlerinin önünde, Umut'un asfaltta yatarkenki yüz ifadesi belirdi.
Hatırladığı son şey, yüzmeye gayret ettiği soğuk nehrin, onu savuran sert akıntısı idi.
SON
yine yazdım
Genç adam bütün olan biteni buruk bir gülümsemeyle karşıladı ve işine gücüne baktı!..
28 Mayıs 2019 Salı
20 Mayıs 2019 Pazartesi
Mephistopheles
Tanrı'nın Cenneti'nde, adaleti sağlamaktan sorumlu bir melek varmış. Ancak cennet sakinleri bir gün bu meleğin onlara çok ağır bedeller ödetmesinden şikayetçi olmuş. Tanrı, cennetinin sakinleri için mutlu bir yer olmasını istediğinden, meleği cenetten kovmuş.
Cennetten kovulan melek dünyaya düşmüş. Dünyada canı sıkılır bir vaziyette gezinirken bir oğlana rastlamış. Oğlan, yerde kanlar içerisinde yatan babasının baş ucunda göz yaşı dökmekteymiş. İnsan suretinde olduğundan meleği garipsememiş. Haydutların at cambazlığı yapan babasını yaraladığını söyleyerek ondan yardım istemiş.
Melek, ölmek üzere olan adamı kurtarabileceğini söylemiş. Ancak tek bir şartı varmış. Babasının hayatı karşılığında oğlandan tüm duygularını vermesini istemiş.
Oğlan, geriye tek kalan yakını babası olduğundan yalnız kalmaktan korkmuş ve meleğin teklifini hemen kabul etmiş. Melek söz verdiği gibi oğlanın babasının sağlığını geri getirmiş. Oğlana ertesi sabah uyandığında artık duygularının olmayacağını söylemiş ve oradan uzaklaşmış.
Ertesi gün oğlanın babası cambazlık yaparken attan düşmüş ve hayatını yitirmiş. Ancak oğlan duygularını çoktan yitirdiğinden bu sefer hiç üzülmemiş. Hayatına tek başına devam etmiş. Vakti geldiğinde de tek başına veda etmiş.
Bu temeli çok eskilere dayanan hikayeyi çok severim. İnsanların o zamanlardan hayatın dinamiklerini bizden daha iyi kavramış olması etkiler beni. Gerçek yaşamda başımızdan geçen tecrübelerin kısa bir özeti gibidir bu hikaye.
Sıklıkla insan ilişkilerinde karşımıza çıkar bu durum. Kötü bir şey tercrübe ettiğimizde bunun nedenini kendimizde ararız. Sorunu da genelde bizi zayıflatan duygularımızda buluruz. Bir daha ki sefere bu kadar duygusal davranmayacağımıza dair kendimize söz vererek ilerleriz. Ancak hiçbir şey değişmez. Daha az duygusal olmak hiçbir şeyi çözmez ve yine yalnız kalırız. Sadece başımıza gelenlere daha az üzülürüz. Sonuç olarak tıpkı hikayedeki oğlan gibi hem duygularımız hem de sevdiklerimiz elimizden alınmış olur.
Bir inanışa göre bahsi geçen melek halen yeryüzünde gezinmektedir. Bu sebepten hayatın bizden aldıkları ve karşılığında verdikleri hiçbir zaman adilce olmaz.
Bir başka inanışa göre hikayedeki tanrı şanstır. Tanrı'nın Cenneti'ndeki kişiler bu dünyaya talihli gelmiş kişilerdir ve adalet meleği onlara işlemez. Talihiyle arası bozuk insanlar ise bu melekle anlaşma yapmaktan her zaman kaçınmalıdır.
Bence de aynen böyle. Başından kötü şeyler geçen kimseler bu tecrübelerden ister istemez eksilerek çıkacaktır. Ancak kaybettikleri şey güven, sevgi gibi duygular olduğunda adalet meleğinin eline düşmüş olurlar. Bu melek, hem sizden aldıklarıyla sizi yalnız kalmaya mecbur etmek hem de hayatınızın geri kalanından alacağınız keyfi bitirmek ister. Karşısında yapabileceğiniz tek şey ise hiçbir şartta duygularınızdan, kendinizden vazgeçmemektir. Bu meleğin eline çok defa düşmüş birisi olarak size verebileceğim yegane tavsiye budur.
Eğer tamamen vazgeçmiş olsaydım belki bugün, bu yazıyı yazmaktan keyif almıyordum.
Hoşlandığım birini düşündüğümde gülümseyemezdim.
Yataktan kalkacak gücü bulamazdım kendimde.
Hatta belki bugün burada bile olmazdım.
Tanrı'nın Cenneti'nde olamayacak olsam da, hayata tutunduğum yerde bana gülmelerini istemiyorum. Elimde son kalan ve benim olduğundan emin olduğum tek şeyden vazgeçmeye niyetim yok. Hayata bir başkası olarak tutunmaya çalışmak yerine kendim olarak veda etmek istiyorum.
Aynı amacı fark ettiğim insanlara da ister istemez saygı duyuyorum. O melek affedildiğinde ve cennete geri döndüğünde ilk bahsedeceği insanlar bizleriz bence. Bizleri cennetine almayan Tanrıya verilebilecek en güzel cevap da budur bana göre.
Mephistopheles'e sevgilerle...
Cennetten kovulan melek dünyaya düşmüş. Dünyada canı sıkılır bir vaziyette gezinirken bir oğlana rastlamış. Oğlan, yerde kanlar içerisinde yatan babasının baş ucunda göz yaşı dökmekteymiş. İnsan suretinde olduğundan meleği garipsememiş. Haydutların at cambazlığı yapan babasını yaraladığını söyleyerek ondan yardım istemiş.
Melek, ölmek üzere olan adamı kurtarabileceğini söylemiş. Ancak tek bir şartı varmış. Babasının hayatı karşılığında oğlandan tüm duygularını vermesini istemiş.
Oğlan, geriye tek kalan yakını babası olduğundan yalnız kalmaktan korkmuş ve meleğin teklifini hemen kabul etmiş. Melek söz verdiği gibi oğlanın babasının sağlığını geri getirmiş. Oğlana ertesi sabah uyandığında artık duygularının olmayacağını söylemiş ve oradan uzaklaşmış.
Ertesi gün oğlanın babası cambazlık yaparken attan düşmüş ve hayatını yitirmiş. Ancak oğlan duygularını çoktan yitirdiğinden bu sefer hiç üzülmemiş. Hayatına tek başına devam etmiş. Vakti geldiğinde de tek başına veda etmiş.
Bu temeli çok eskilere dayanan hikayeyi çok severim. İnsanların o zamanlardan hayatın dinamiklerini bizden daha iyi kavramış olması etkiler beni. Gerçek yaşamda başımızdan geçen tecrübelerin kısa bir özeti gibidir bu hikaye.
Sıklıkla insan ilişkilerinde karşımıza çıkar bu durum. Kötü bir şey tercrübe ettiğimizde bunun nedenini kendimizde ararız. Sorunu da genelde bizi zayıflatan duygularımızda buluruz. Bir daha ki sefere bu kadar duygusal davranmayacağımıza dair kendimize söz vererek ilerleriz. Ancak hiçbir şey değişmez. Daha az duygusal olmak hiçbir şeyi çözmez ve yine yalnız kalırız. Sadece başımıza gelenlere daha az üzülürüz. Sonuç olarak tıpkı hikayedeki oğlan gibi hem duygularımız hem de sevdiklerimiz elimizden alınmış olur.
Bir inanışa göre bahsi geçen melek halen yeryüzünde gezinmektedir. Bu sebepten hayatın bizden aldıkları ve karşılığında verdikleri hiçbir zaman adilce olmaz.
Bir başka inanışa göre hikayedeki tanrı şanstır. Tanrı'nın Cenneti'ndeki kişiler bu dünyaya talihli gelmiş kişilerdir ve adalet meleği onlara işlemez. Talihiyle arası bozuk insanlar ise bu melekle anlaşma yapmaktan her zaman kaçınmalıdır.
Bence de aynen böyle. Başından kötü şeyler geçen kimseler bu tecrübelerden ister istemez eksilerek çıkacaktır. Ancak kaybettikleri şey güven, sevgi gibi duygular olduğunda adalet meleğinin eline düşmüş olurlar. Bu melek, hem sizden aldıklarıyla sizi yalnız kalmaya mecbur etmek hem de hayatınızın geri kalanından alacağınız keyfi bitirmek ister. Karşısında yapabileceğiniz tek şey ise hiçbir şartta duygularınızdan, kendinizden vazgeçmemektir. Bu meleğin eline çok defa düşmüş birisi olarak size verebileceğim yegane tavsiye budur.
Eğer tamamen vazgeçmiş olsaydım belki bugün, bu yazıyı yazmaktan keyif almıyordum.
Hoşlandığım birini düşündüğümde gülümseyemezdim.
Yataktan kalkacak gücü bulamazdım kendimde.
Hatta belki bugün burada bile olmazdım.
Tanrı'nın Cenneti'nde olamayacak olsam da, hayata tutunduğum yerde bana gülmelerini istemiyorum. Elimde son kalan ve benim olduğundan emin olduğum tek şeyden vazgeçmeye niyetim yok. Hayata bir başkası olarak tutunmaya çalışmak yerine kendim olarak veda etmek istiyorum.
Aynı amacı fark ettiğim insanlara da ister istemez saygı duyuyorum. O melek affedildiğinde ve cennete geri döndüğünde ilk bahsedeceği insanlar bizleriz bence. Bizleri cennetine almayan Tanrıya verilebilecek en güzel cevap da budur bana göre.
Mephistopheles'e sevgilerle...
24 Mayıs 2017 Çarşamba
Hikaye:De Ja Vu (Henüz bitmedi)
Phil henüz uyanmasına rağmen kendisini yorgun ve uyuşuk hissediyordu. "lanet olsun" diye mırıldandı. Sözde dinlenmek amacıyla uyuyan insanoğlunun her sabah hissettiği bu durum onun hep canını sıkardı. "İnsan olmak gerçekten acınası" diye geçirdi içinden.
Ancak bu sefer her zamankinden biraz daha yorgundu sanki. Doğrulmaya kalktığında hareket edemediğini fark etti. Ayrıca zorlukla nefes alıyordu. Kafasını kaldırarak kendisine baktı. Beyaz yatak demirlerinin kendine doğru tarafında, ayak bilekleri bir çeşit kemerle sabitlenmişti. Bunu diz kapaklarının üzerinden geçen daha geniş bir tanesi ve el bileklerindekiler takip ediyordu. Bir sebepten yatağa tümüyle sabitlenmişti.
"Bu da neyin nesi?! Hay lanet..!"
"Sakinleşmelisin Phil."
Başta bunu söyleyenin iç sesi falan olduğunu zannetti. Ancak sesin geldiği yöne baktığında renkli bir gömlek ve komik bir kravatın üzerine beyaz önlük giymiş gözlüklü bir kel gördü. Önlüğün yakasında bir isim, elinde ise bir not defteri vardı. Bir doktor. Burası da, bir hastahane; hayır, kendi durumuna bakacak olursa bir tımarhane olmalıydı.
"Endişe edecek bir şey yok."
Phil de aynen böyle düşünüyordu. En azından nerede olduğunu ve neden burada olduğunu hatırlamıştı artık. Kafasını kurcalayan tek şey, neden yatağa bu şekilde bağlandığıydı.
"Bu da ne demek oluyor? Beni niye bağladınız? Bu şeyleri üzerimden alın, hemen!"
"Dostum, sana yardım etmek için buradayım. O üzerindekiler de yaptığım işte bana yardım edecekler."
"Dostum mu? Bana bak ahbap bu şeyleri hemen sökmezsen buradan çıktığımda dostun olmuş olmamı dilersin."
Kel adam gülümsedi, Phil yayılan ağzında çarpık ve sarı dişlerini gördü. Bu dişleri başkalarında da görmüştü. Uyuşturucu rehabilitesindeki çatlaklarda.
"Buradan çıkınca öyle mi? Buradan çıkış yoktur Phil, ancak kurtuluş vardır; ve ben sana bunun tek yolunu göstereceğim."
Gözleri yuvalarında fırlıyacakmış gibi açılan adam ayağa kalktı ve Phil'in karnına oturdu. Bir eliyle Philin çenesini tuttu. Kafasını adamın elinden kurtarmaya çalışan Phil diğer elindeki çatalı gördü. Aklında şimsekler çaktı. "Aman Tanrım bu adam beni öldürecek!"
"Tek şansın bu Phil, elindeki tek şans bu! Bu odadan çıkınca ayakkabı bağcıklarını bile alıyorlar. Seni sürekli gözetliyorlar. Bana bak, bir çok defa denedim ancak her seferinde vaktinde geldiler."
Gömleğin kolunu sıyırarak Phil in suratına doğru tuttu. Kesik izleri vardı. "Ne dersin? Sen de kurtulmak istersin öyle değil mi?"
"Hayır!"
"Evet mi?"
"HAYIR!!!"
Kapı çarparak açıldı. İçeriye oldukça iri açık mavi kıyafetli 2 adamla birlikte doktor görünümlü birisi girdi.
"Rig, seni kaçık! Burada ne işin var? Yakalayın onu!"
Adamlar Rig'i kollarından yakalayarak Phil'in üzerinden aldılar. "Şimdilik odasına kilitleyin, bunun hesabını senden bizzat soracağım Rig."
"Sadece onu kurtarmak istedim patron, ama o bunu istemedi. Ne aptal ama hahhaha..."
Görevliler Rig'i ve kahkahalarını uzaklaştırırken yeni doktor Phil'e doğru yanaştı. "Olanlar için çok üzgünüm, Rig yeni gelenlere karşılama yapmayı sever. Bir şekilde buraya sızmış olmalı."
"Sen neden bahsediyorsun, bir kaç saniye geç gelmiş olsaydınız şu anda ölüydüm dostum. Bu adamı nereye kilitleyecekseniz gidip bir daha kontrol etmelisiniz."
"Biliyorum korkutucu görünüyor ancak Rig kendisinden başka kimseye zarar vermez."
"Bu konuda o kadar emin olmazdım. Hem tüm bu yatağa bağlama saçmalığı da ne demek oluyor! Şunları sök üzerimden dostum."
"Buraya geldiğinizde baygındınız bay Phil. Bilinçsiz şekilde gelen hastalarımıza sabit prosedürü uyguladık. Ancak bilgileriniz diğer tesisten bu sabah elime ulaştı. Bunlara gerek yok gibi görünüyor."
Az önceki 2 adam tekrar kapıda belirdi. "Rig işi tamam patron ona bir de sakinleştirici verdik."
"Güzel. Bay Phil'in bağlarını çözdükten sonra işinize dönebilirsiniz."
"Yanında kalmamı ister misin patron?"
"Gereği yok, bay Phil sorunsuz olan hastalarımızdan."
"Aslına bakarsanız teknik olarak hasta bile sayılmam."
"Ben de bu konuda o kadar emin olmazdım bay Phil. Raporlarınızı okudum. İlk doktorunuz geleceğiniz hakkında ciddi endişeleri olduğundan bahsetmiş. Ayrıca ileri derece anksiyete teşhisi konulmuş. Bu konuda biraz konuşmak isterim."
Kemerlerden kurtulan Phil kaşınan bileklerini ovalayarak pencereye doğru yürüdü.
"Eşyalarım nerede?"
"Eşyalarınızı alacaksınız bay Phil, tabi sorularıma cevap verirseniz."
"Onlar geçmişte kaldı ahbap. Oraya dikkatli bakarsan iyileştiğimi de görürsün."
"Hastalığınızın oldukça hafif bir dereceye gerilediğini görüyorum, hem de mucizevi denebilecek bir süre zarfında.
"Ne diyebilirim ki? Doktorun verdiği şu ilaçlar ahbap, işe yaradılar. O hapları almaya başladığımdan beri çok daha iyi hissediyorum. Hem de o dışarıda gezenlerden bile daha sağlıklı."
"Öyleyse niçin bizi arayıp buraya getirmemizi istediniz bay Phil?"
"İlaçlarım, bitmek üzereydi. Onlar bittiğinde buraya gelirim ve tekrar kontrolden geçerim. Doktor bana yenilerini yazar ve işime dönerim. Onlar olmadığında tekrar eski halime dönüyorum doktor. O ilaçlar benim için her şey demek. Bana onlardan vereceksin değil mi?"
"72 saatlik gözetim bittikten sonra ihtiyacın olduğunu düşünürsem neden olmasın?"
"Oh, hadi ama dostum. Beni gerçekten de üç gün burada tutamazsın. O kağıtlarda gördün, ilaçlarımı aldığım sürece psikoloji testinde seni bile geçerim."
"Bunu göreceğiz, şimdilik rahatınıza bakın. Kantin ve dinlenme odası hemen alt katta."
Phil'in hayal kırıklığı içeren bakışları arasında doktor odadan ayrıldı. "İnatçı piç" diye söylendi arkasından. O ayrılır ayrılmaz yatağın yanındaki komidini ve çekmeceyi kontrol etti. Bomboştu. Dolaba baktı ancak aradığını bulamadı. Derken kapı çaldı. Daha önce görmediği bir başka iri görevli Phil in eşyalarıyla içeri girdi. " Ortalığı dağıtmışsın dostum"
"Ben... Susadım da, sadece içecek bir şeyler arıyordum.
"Çeşme koridorun sonunda, biz bile suyu oradan içeriz, sorunsuzdur."
"Teşekkür ederim."
Izbandutun çıkmasını bekledikten sonra hemen eşyalarının ceplerini kontrol etmeye başladı. Aradığını ceketinin dış cebinde buldu. Üzerinde yazılar olan buruş buruş sarı bir kağıt. Zaten kötü bir el yazısıyla yazılmış yazılar kırışıklıktan iyice okunmaz hale gelmişti. Ancak Phil buna alışıktı ve ne yazdığını anlayabiliyordu. Kağıtta yazılar alt alta sıralanmıştı:
-doktor değil hasta
-aşçı kardeşi Terrence
-benekli köpek
-36 saat
-binme HOR 520
-19 ve 11
-23.06
Sonuncu satırı okuyamıyordu. Yazı diğerlerinden daha bozuktu ve kırışıklık onu daha da kötü hale getirmişti. "Çok da önemli değil" diye düşündü. Bilmesi gerekenleri öğrenmişti.
"Doktor değil hasta" Rig le alakalı bir uyarı olmalıydı. Biraz geç bir uyarı. "36 saat" doktorun yarın öğleden sonra ikna olarak onu salacağını haber veriyordu. "19" kumarhanede gireceği masanın numarasını "11" ise kaçıncı elde kazanacağını söylüyordu ona. "23:06" ise mekandan çıkış saati olmalıydı. Üçüncü yazanı henüz anlamamıştı ancak zaman geçtikçe onu da çözeceğinden emindi.
Phil bu kağıtların nereden ve nasıl geldiğini bilmiyordu. Ancak uyandığında orada olurlardı ve onlara güvenmesi gerektiğini öğrenmişti. Her uyandığında değil, ama Phil ne zaman olacağını anlardı. Ve ne olursa olsun, orada yazılanlar her zaman haklı çıkardı. Phil bunu fark ettiğinden beri kumar oynardı. Başta bu yüzden başı çok belaya girdi ancak sonradan bu kağıtlar ona beladan uzak durmasını da öğretti.
Şimdi yemekhaneye gitmeliydi. Acıkmıştı ve bu tarz yerlere geldiğinde diğer hastalarla eğlenmeye bayılırdı. Gerçi ilk tecrübesi pek eğlenceli geçmemişti ama... "Bunu düzeltme vakti" diye düşündü.
Kıyafetlerini giydikten sonra alt kata indi. Diğer bütün hastaların meraklı bakışları arasında yemek sırasına girdi. Hemen arkasından 3-4 kişi itiş kakış sıraya girdiler. Hepsi de ona doğru bakıyordu.
"Hey ahbap, burada yeni olduğunu görüyorum, bir adın var mı?"
"Adım Phil, ve burada kalıcı değilim."
Arkadaki adam gülümsedi:
"Hepimiz öyleyiz ahbap. Memnun oldum, ben Gin, bunlar da Thomas ve Duke. Anlat bakalım sen neden buradasın?"
"Söylediğim gibi çok uzun kalmayacağım ama ille de bilmek istiyorsan söyleyeyim." Gin'in kulağına doğru eğildi "Ben geleceği görebiliyorum."
Gin kahkahalarla gülmeye başladı. "Geleceği mi görüyorum dedin?" Phil, ona eliyle sus işareti yaptı. Şimdi Thom ve Duke de ona gülmeye başlamıştı.
"Bak dostum, burada hepimize deli diyorlar fakat sen, sen bu ünvanı gerçekten hak ediyorsun."
"Demek bana inanmadınız. Öyleyse izleyin ve kendiniz görün."
"Göster bakalım seni çakma Nostradamus" etrafta gülenlerin sayısı artmıştı. Phil tam zamanı diye düşündü. Sıra kendisine geldiğinde yemek koyan zenci kadına doğru döndü.
"Hey Beyonce, güzel üniforma!"
"Eminim annende de aynı şekilde dururdu."
"Hey hemen kızma güzellik, sadece bir şey merak ediyordum da, bir kardeşin var mıydı acaba?"
"Al şu yemeği ve yok ol! Bütün gün seni bekleyemem özürlü şey."
"Dur, sakın söyleme bu bir erkek kardeş, adı daaaa........" Phil beynini düşünmeye zorlar gibi iki parmağını alnına koydu. "Terrence öyle değil mi?"
Zenci kadının yüzündeki ifade sinirden şaşkınlığa döndü. Ağzı açık bir şekilde "Bunu nereden biliyorsun seni aşağılık?" diye sordu. Phil ise sırada bekleyen diğerlerine döndü ve alın işte der gibi bir ifade takındı. Gin ve diğerleri şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Daha sonra Gin sessizliği bozdu.
"Burada yenisin diye bizi bu kadar kolay kazıklayamazsın dostum. O Terrence denen hergeleyi kesin kasabadan ya da başka bir yerden tanıyordun."
Phil "Öyle olsun" diye cevap verdi." "Televizyonu görüyor musunuz?"
TV sıranın tam karşısında duruyordu ve 7-8 kişi ağzından salyalar akarak köpek yarışlarını izliyordu.
"Benim tahminim," Phil yine parmaklarını alnına götürdü "4 numara bu turu kazanacak."
"4 mü? Benekli BOB'ı mı kastediyorsun. İmkanı yok dostum BOB benim obezlikten ölen köpeğimden bile daha hantal."
"Köpeğin için üzüldüm, bahse girmek ister misin?"
"Eğer gerçekten bilirsen 10 dolar senindir. Ama bilemezsen burada durduğun sürece tatlılarını biz yeriz."
"Anlaştık."
Bir başkası Phil'e doğru seslendi."Aptallık ediyorsun dostum, o tatlılar burada yenebilecek vaziyetteki yegane şeylerdir."
Gin "Sen karışma ihtiyar. Görelim bakalım Nostradamusumuz tatlı olmadan da medyumluk yapabilecek mi? Belki de kristal küresi şekerdendir ha? Hahahaha!"
"Şişşşt, sessiz ol! Yarış başlıyor."
Herkes pür dikkat yarışa odaklandı. Start verildi ve 9 köpek elektirikli tavşanın peşine düştü. Daha ilk metrelerde kahverengi 2 numara diğer köpekleri geride bıraktı. Hemen arkasında 7 ve 9 onlarında ardında da kalabalık bir köpek ordusu bulunuyordu. Gin gülümsedi:
"Senin BOB u seçemiyorum dostum, nereye kayboldu?"
"Sessiz ol dedim."
Derken BOB kalabalığın arasından adeta şişman bir torpido gibi fırlayarak önce 7 ve 9 u ardından da 2 numarayı geride bıraktı. Son metrelerde diğer köpekler yetişir gibi olsa da BOB farkı fazla açmıştı.
"Bu da neydi böyle?"
"Söz verdiğin 10 luğu görelim bakalım"
"Seni aşağılık.." Gin arkasında duran tayfasına döndü. "Thom, Duke, birer beşlik çıkın."
"Yapma ama Gin, bu yeni yetmeye o parayı veremezsin."
"Size verin dedim!" Gin aldığı parayı Phil'e doğru uzattı. "Bu iş burada bitmedi."
O andaki eğlencesi akşam gece olduğunda Phil'e pahalıya patlayacaktı. Hava karardıktan sonra bir çok hasta odasına gelerek ondan kehanetler istedi. Kimisi ağlayarak oradan ne zaman çıkabileceğini soruyor, kimisi de geride bıraktığı insanların hala kendisini hatırlayıp hatırlamadığını merak ediyordu. Phil bazılarını yalanlarla geçiştirdi geri kalanını ise o günlük gücünün kalmadığını falan söyleyerek tersledi. Geç de olsa uyuyabilmişti.
Sabah olduğunda ünü tüm hastahaneye yayılmış bir kahindi artık. Herkes ona bakarak fısıldaşıyor, Gin ve çetesi ise keskin bakışlarıyla onu süzüyordu. Durumun farkına varan doktor öğleden sonra Phil ile bir görüşme yaptı ve onun buradan hemen gitmesi karşılığında istediği reçeteyi yazacağını söyledi. Akşamüstü olduğunda Phil, yüzündeki gülümseme ve elinde çantası ile dış kapının yolunu tutmuştu bile. Onu durduran dün yemekhanede biraz kızdırdığı kişi Gin oldu.
"Haklıymışsın dostum, burada pek fazla kalmadın."
"Öyle, yine de sizi özleyeceğimi söyleyemem."
Gin gülümsedi. "Gitmeden sana bir dost tavsiyesi vermeme izin ver. O kapıdan çıktığında dikkatli olmalısın. Daha geçen ay buradan yeni taburcu olan bir adamı yakındaki ormanlıkta baygın buldular." Gin Phil'in ona dün yaptığı gibi kulağına doğru eğildi ve devam etti "Herifin götüne 6 dikiş attıklarını duydum"
Phil'in tek yapabildiği sırıtmak oldu. Bu ucuz numarayı yemesini ondan bekliyor olamazlardı. Belli ki dün olanlardan sonra Gin'in aklına gelen tek intikam şekliydi bu.
"Teşekkür ederim ahbap, bunu bir düşüneceğim."
Bahçenin dış kapısı doğrudan ana yola açılıyordu. Ancak kapının yakınındaki durak bir harabeden farksızdı. Anlaşılan pek kullanılmıyordu. Phil bunu 2 buçuk saat boyunca herhangi bir vasıta için o durakta bekleyerek doğruladı. "Şu siktiğim yolundan birileri geçsin artık..."
Derken uzakta bir arabanın farlarını gördü. Sonunda birileri bu Tanrı'nın unuttuğu yerden geçmeye karar vermişti. Durağa doğru yaklaşan eski model Chevrolet, Phil'i fark etmiş olacak ki yavaşladı. O da ona eliyle durması için işaret etti. Durağın biraz ilerisinde duran aracın ön koltuğundan yine tepesi kel fakat başının ki yanında gri uzun saçları bulunan, orta yaşın üzerinde bir adam indi.
"Burada mahsur kalmışsın gibi duruyor evlat." Phil'in çantasına uzandı."Bırak da sana yardım edeyim."
Phil "Ben hallederim" diyerek onu durdurdu."İnan bana bu konuda konuşmaya başlarsam beni arabana almaktan vazgeçersin." "Eğer mahsuru yoksa şunu bagajına atabilir miyim?"
"Elbette!" diye yanıtlayan adam bagajı içeriden açmak üzere tekrar ön koltuğa yöneldi. Kapağı kaldıran Phil, bagajda enine koyulmuş, uzun, siyah ve de dolu görünen bir poşet buldu. Eliyle kırılacak bir şey olup olmadığını yokladı. Yorgan veya battaniye tarzı bir şey olmalıydı. Çantasını bir hamlede kaldırarak üzerine attı. Etkiyle poşetin ağzı açıldı ve açık kısımdan bir insan saçı göründü. Phil şaşırdı fakat kısa sürede bunu gizleyerek ön koltuğa bir bakış attı. Adamın bakmadığından emin olduktan sonra poşetin ağzını biraz daha açtı ve ne olduğuna baktı.
Neyse ki gördüğü şey cansız bir insan bedeni değildi. Sadece gerçeğe benzeyen şişme bir sex oyuncağı. "Seni sapık ihtiyar" diye düşünerek bagajı kapatacaktı ki aklına Gin'in son sözleri geldi. -Herifin götüne altı dikiş attıklarını duydum.- Bagaj kapağının altında duran plaka gözüne ilişti.
Florida HOR 520
-binme HOR 520
Parçalar kafasında birleştiği sırada adam ön koltuktan seslendi.
"Her şey yolunda mı evlat?"
"Evet, yani hayır. Şey... Ben içeride bir şey unuttuğumu fark ettim de, gitmem gerek."
"Seni burada bekleyebilirim."
"Yoo hayır. İşim uzun sürebilir, seni bekletmek istemem."
"Bolca vaktim var evlat, hem bu saatte burada benden başkasını bulamazsın."
"SANA KAYBOL DEDİM İHTİYAR!"
Phil'in sinirli bakışlarından nasibini alan adam "pekala" diye mırıldandı ve arabasına binerek uzaklaştı. O döküntü durakta bir kaç saat daha beklemesi gerekecekti fakat ardına basılmasına kıyasla daha iyi vakit geçireceği kesindi.
Birinci Bölüm Sonu
"ufak not: ilk uzun soluklu denemelerimden, eğer beğenenler olursa devamını upload edeceğim."
2.BÖLÜM
Siyah klasik bir araba kaldırım kenarına yumuşak bir fren hamlesiyle yanaştı. Arka kapısı açıldığında ilk gözüken, gümüş saplı siyah bir baston tutan, beyaz eldivenli bir eldi. Yüklü bahşiş heyecanıyla yerinde duramayan vale görevlisi beyefendinin arabadan inmesine yardımcı olmak için öne atılmak üzereydi ki takım elbise giymiş kalın bir kol, adeta çelikten bir duvarmışçasına onu durdurdu:"Bir adım geriye." Valenin yüzü asıldı. Korumalarla muhatap olmak demek onun için az bahşiş anlamına geliyordu.
Vale, kullanmaktan hiç keyif alamadığı klasik şaheser için park yeri aramaya başladığında, gümüş saplı baston otel zeminindeki ince halıda derin izler bırakmaya başlamıştı bile. Bastonun sahibi henüz orta yaşlarının başında görünmesine rağmen yaşına göre olgun kıyafetler seçmiş birisiydi. Siyah kovboy şapkasının altında yer yer kızarıklıklar olan yüzü yorgun görünüyordu. Koyu renk göz çukurlarını gören herkes, bu adamın uyku problemi olduğunu anlayabilirdi. Beyaz gömleğinin altına giydiği keskin ütülü pantolonu ve uzun paltosu, onun havalı görünmeyi sevdiğini anlatıyordu. Sıkça aksayan sağ ayağı ve başının sol yanındaki dökülmüş saçları olmasa belki bunu başarabilirdi.
Korumaları onun için resepsiyonla konuşma yaparken, kısmen havalı adam sigarasını ateşledi. Görevli onu içeride sigara içmemesi konusunda uyardı. Önce uzun uzun yanıbaşında duran ayaklı kül tablasına ve üzerinde duran sönmüş sigaralara baktı, sonrasında sigarası ağzında görevliye doğru bir gülümseme fırlattı ve tekrar yürümeye başladı.
Merdivenlerin başında korumaları ona yetişti. Topallayarak çokça eskimiş ahşap merdivenleri inmeye başladı. Normalden uzun süren her adımında lobinin sessizliğin bozan bir gürültü artarak kulaklarına doluyordu. Nihayet son merdiveni de inerek adeta duman altı olmuş geniş salona şöyle bir göz gezdirdi. Hemen önünde ondan ceketini almak üzere bekleyen ince bıyıklı bir görevli, onun arkasında kasa görevlisine vereceği bahşişi saymakla meşgul oldukça neşeli bir herif durmaktaydı. Görevliyi kibarca reddederek neşeli adama yaklaştı:
"İçeride eğlenmişe benziyorsun."
Bolca ter kokan adam para sayma işine ara verdi ve genç adamı süzdü:"Hala eğleniyorken son vermek en iyisidir."
"Bilgece. Peki iyi şans için bir tavsiyen var mı?"
"Seni etkilemek istemem ahbap ama poker seviyorsan 19. masayı bir dene derim. O keriz o masada oturuyorken şansa ihtiyacın kalmayabilir. Sırf o adamdan 20 bin dolar kaldırdım."
Genç adam arkasında onu gözleyen 2 adamına kafasıyla bir işaret çaktı. Adamlardan biri başıyla onayladıktan sonra ortalıkta gezmekte olan garsonlardan birisini durdurdu ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Garson hemen fırladı ve mutfak kapısından içeri daldı. Aynı kapıdan ondan daha tertipli giyimli, ancak yine garson kıyafetli birisi çıktı.
"Bay Harrison, küçük eğlence kutumuzda sizi misafir ediyor olmak şaşırtıcı. Aynı zamanda onur verici."
"Bilirsin, bazen halka inmen gerekir."
"Elbette efendim. Bu gece ne şekilde eğlenmek istersiniz? Üzgünüm fakat bu akşam özel üye etkinliğimiz yok."
"Lüzumu da yok. Şu balkon kenarındaki masa bana yeterli göründü."
"Masa 20? Emredersiniz."
Hemen sonrasında, bir daha oraya gelmeyeceğini ve tanıdığı herkese ne kadar berbat bir yer olduğunu anlatacağını haykıran sayıklamalar eşliğinde, masadan şişman bir herif kalkmıştı ve yerinde Harrison oturuyordu. Yan masadaki 'enayi' tam karşıdan görünüyordu. Gece boyu kaybetmesine rağmen gram terlememişti. İlginç şekilde neşeli görünüyordu ve bu neşe stresini saklamak için yaptığı sahte bir maske değildi; gerçekten eğleniyor gibiydi. Diğer koltuklara bakıldığında kumarhanenin tanınmış simaları ve müdavimleri tek tek seçiliyordu. Hepsi ortadaki kazı yolmak için üşüşmüşlerdi ve her biri keyifli görünüyordu. Korkusuzca bahsi arttırıyor, el ilerledikçe yıllarca geliştirdikleri poker yüz ifadesi, yerini istemsiz çirkin bir sırıtmaya bırakıyordu.
Konuşma sırası masa ve kartlardan çok yanındaki hatunla ilgilenen bay enayiye gelince kurupiye uyardı:
"Bay Phil?"
Phil kartlarına tekrar bir göz attı ve yanıtladı."yokum."
Karşısında oturan kişi keyifle ortada duran fişleri önüne çekti. Phil top sakalını okşarken soğukkanlılığını yitirmeden sessiszce masaya döndü."Bu 10 etti" diye düşündü. "Sıra bende sizi aptallar"
Düşüncelerini kurupiye böldü. "Minimum bahis 5 bin dolar. Bay Phil mevcut fişleriniz bu rakamın altında bir miktara denk geliyor. Size kredi açılmasını ister misiniz?"
Phil istifini bozmadan yanıtladı. "Evet, elbette! 10bin lütfen."
Masadaki akbabaların keyfi bu haberle daha da yerine geldi. Phil ise umursamaz tavrıyla adeta daha fazlasını kaybetmeye hazır bir görüntü çiziyordu. Sanki şimdiye kadar 70 bin doları kaptıran başkasıydı. "Gelin sizi akılsız tavşanlar, tuzağıma doğru tam gaz koşun!"
Kurupiye ona değişik çapta fişlerden kullanışlı bir sermaye hazırlarken onu eliyle durdurdu. "Bu kadar zahmete gerek yok, şu yeterli olacaktır." En önde bulunan 10 binlik büyük çiplerden birisini eline aldı. Masadakiler önce birbirine sonra Phil'e baktı. Phil, ellerini iki yana açarak yine umursamaz bir ifade takındı."Sanırım bu gece bu kadar eğlence yeter dostlar. Bu el beni son defa sayın olur mu?"
Masadakiler olacakları bildiğinden 10 binlik bahse kimse gıkını bile çıkartmadı. Kartlar dağıtıldı ve herkes önünü ortaya boşalttı. Phil kartlarına şöyle bir göz gezdirdi. Çok da iyi sayılmazdı. "Görünüşe göre bütün akşam ne yaptıysam aynını yapacağım" diye düşündü. Blöfle kazanacak olmak, gecesine yakışır ironik bir son olacaktı.
Dakikalar ilerledi ve gece boyu onu soyan kodamanlardan biriyle baş başa kaldı. Karşısındakine 'hadi, vazgeç artık' bakışı attı ve kartlarını açınca etraftakilerin takınacağı yüz ifadelerini hayal etmeye koyuldu. Ortadaki kazanç 100 binden fazlaydı. O 100 bin uğruna akıl hastahanesinden şehre tam 3 saat yol yürümüş, sonrasında eski kafalı bir kırsallının döküntü pick-upında 1 saat boyunca ırkçılık kokan masallar dinlemişti. Gece boyunca kaybettiği her elde tüm salonun içten içe ona gülmesi de cabasıydı. O parayı fazlasıyla hak etmişti artık.
Derken herifin lafıyla sırtından tüm gün dökmediği soğuk terler döküldü:"REST!"
...
Kasa görevlisi Phil'e ardı arkasına kağıtlar imzalatıyor, ödeme seçeneklerinden ve daha bir çok şeyden bahsediyordu. Phil ise gözünü dikmiş, tek bir şeye odaklanmıştı: içerisinde parça parça geleceği yazan, ona bir şekilde oyun oynayan kırışık, sarı kağıt parçasına.
"23 Hazirana kadar ödeme yapmanız halinde herhangi bir cezai yaptırım uygulanmayacaktır. Aksi takdirde mal varlığınızın karşılayamadığı giderleriniz tutukluluğa yol açabilir."
"Bir dakika, 23 haziran mı dedin?"
"Evet efendim, son ödeme tarihiniz."
"23 Haziran... Altıncı ayın yirmi üçü.... 23.06.... oh dostum, şaka yapıyor olmalısın...." Elindeki kağıdı buruşturup sinirle fırlattı.*
Tüm bunlar olurken bastonunun beyaz sapını sıkı sıkıya kavramış olan Harrison yanındaki iri kıyımı bir işaretle ağzına yaklaştırdı:"Yine de gözden kaçmasına izin vermeyin."
İkinci Bölüm sonu
3.BÖLÜM
Phil otel kumarhanesi duvarına yaslandı, bir sigara yakmak için cebine uzandı. Sigarası kalmamıştı. Yapacaklarını düşünmeye koyuldu. Doğası gereği bunu nadiren yapardı. Kağıtları arada sırada onu yarı yolda bırakırdı ancak bu sefer gerçekten bokun içine düşmüştü. Gece sonunda içinde jartiyerli kızların bulunduğu, bol viskili bir parti hayal etmişti. Şimdi ise en büyük problemi beş parasız yatacak bir yer bulmaktı.
Böyle dalıp gitmişken garsonlardan birisi yanına yaklaştı. Bir garson için oldukça yaşlı görünen adam Phil'e bir sigara uzattı."Zor bir geceydi ha?"
Phil önce garipsedi, sonraysa akışına bırakmaya karar verdi. Ne de olsa gecesi bundan daha garip veya kötü geçemezdi. "Aynen öyle.."
"Seni eve bırakmamı ister misin?"
"Saol ahbap, ancak gidilecek bir evim yok."
"Yalnız bir hovarda öyle mi? Senin için yapabileceğim bir şey var mı genç adam?"
"Bir sigara daha iyi olurdu."
İhtiyar cebinden paketi çıkararak Phil'e uzattı."Dikkatli olsan iyi edersin"
Phil anlam veremediği ihtiyarın arkasından uzun uzun baktı. Sonrasında pakedi cebine koyarak yola koyuldu. "Bazen gideceğin yeri bilmeden de ilerlemek gerekir."
...
Bulanık ve kurşun rengi odada ters-düz olmuş, boyu neredeyse masanınkiyle denk-kısa garson bir türlü yerinde duramayan jelimsi bardağa şişeden bir şeyler dolduruyordu. Şişeden sanki sıvı değil de duman akıyordu.
Tabi bunlar Phil'in gördükleriydi. Garson aslında oldukça uzun boyluydu ve bardağı doldurmuyor, Phil'in kafasının altından şişeyle beraber almaya çalışıyordu. İçerisini rengarenk ışıklar aydınlatıyordu. Phil nerede olduğunu hatırlamasa da çok fazla içtiğinin farkındaydı. Garsonun verdiği sigara pakedinin içinden 300 dolar çıkmıştı. Phil herhangi bir şey yapmak için sabahı beklemek ve işine yarar bir not kağıdı bulmak için dua etmek zorundaydı. Alkol ise bu kutsal tören öncesi alınan kutsal su gibiydi onun için.
Bardak ve şişeyi alan garson koluna girerek yatacağı yere, kapanan mekanın kapısının önüne kadar ona eşlik etti. Yere uzanan Phil gözlerini gökyüzünde dikti. Ona doğru süzülen iki büyük karga gördü. Kargalar yaklaştığı sırada gözlerini yumdu.
Gördüğü kargalar, onu iki omzundan kavrayan siyah kollar olarak zorla ayağa kaldırdılar. Phil, ne olduğunu anlamaya çalışırken midesine gelen güçlü bir yumrukla sarsıldı. Midesinde yeni aldığı sinir haplarının, alkolle birlikte kanına karıştığını hissetti. Deneyimlediği bulantı ve acıya rağmen ağır şekilde uykusu geliyordu. Güneş gözlükleriyle ona doğru bakan adam "bizimle geliyorsun" diye konuştu. Onu adeta fazla kolay şekilde tek koluyla geri geri arabaya sürüklerken Phil bayılmak üzereydi.
Arabanın ön koltuğundan inen şoför arka kapıyı açtı. Phil'in uzuvları, adeta bir kuklaymışcasına onu dinlemiyordu. Ölü bir ceset gibi arka koltuğa tıkılırken iki gözü birden yüzüne sıçrayan kanla karardı. Onu içeri tıkıştıran dev gibi adam üzerine yığıldı. Gözlerini kırpıştıran Phil şapkanın altından şöforün siluetini zar sor seçebildi; lobi çıkışında gördüğü yaşlı garson ona doğru hayal kırıklığı içeren bakışlarla bakıyordu:"Cidden yalnız bırakmaya gelmiyorsun."
...
Phil, derin bir baş ağrısıyla uyandı. Birkaç gün önceki sabah gibi elleri ayakları bağlı değildi ama o andakinden pek farklı hissetmiyordu. Dün gece tıkıldığı arabanın arka koltuğundaydı. Başını tutarak doğruldu ve karşısında tam da görmeyi beklediği kişiyi ona doğru gelirken gördü. Aklında çok fazla soru vardı ancak hiçbirini sormaya gücü yetmeyecekmiş gibiydi. İhtiyar iki elinde karton bardaklarla açık arka pencereden kafasını soktu:"Demek uyandın, kahveni nasıl içersin?"
...
Phil aklındaki soruların çoğu için birer açıklama dinlemiş olsa bile, bunların birer cevap olup olmadığından emin değildi. Benzinlik kafeteryasında, başı iki elinin arasında, düşüncelere dalmış vaziyetteydi.
"Şunu baştan alalım, o iri adamlar kimdi?"
"Onlar Harrison'un adamları"
"Harrison da kim?"
"Bu dünyada uzak durman gereken tek kişi"
"Beni neden kaçırmaya çalıştı?"
"Bu soruyu sormamışsın gibi yapacağım. İkimiz de bunun nedenini biliyoruz. Sende onun istediği bir şey var."
Yaşlı adamın sırrını biliyor oluşu Phil'i korktu. Tam olarak sır da sayılmazdı aslında. Çocukken bundan etrafındaki herkese bahsederdi. Ama herkes onun ya dalga geçtiğini düşünmüş ya da deli muamelesi yapmışlardı.
Şimdilik olayları öğrenene kadar ona güvenmekten başka çaresi yok gibiydi.
"Beni nasıl buldun?"
"Kağıtta yazılanları takip etitm." Phil'in şaşkın bakışları arasında gece buruşturup fırlattığı kağıdı çıkartarak ona gösterdi. "Bana yerini sen tarif ettin. 19. cadde 11. sokak. Son satırı başta epey kötü yazılmış bir yazı sandım. Çince olduğunu seni o çin restoranının önünde görünce fark ettim."
"Oh, elbette öyledir. Peki ya sen kimsin?"
"Dün gece sana viski servisi yapan, iyiliksever garsonunum. Şimdilik bilmen gereken tek şey bu."
Yaşlı adamın bu gizemli tavrı, Phil'in ona olan güvenini iyiden iyiye sarsmaktaydı.
"Peki Harrison denilen adama değil de sana güvenebileceğimi nereden çıkardın? Sarhoş olsam da hatırlıyorum, o adamı öldürdüğünü gördüm. Ya kötü adam sensen?"
İhtiyarı bir kahkaha bastı ve elini Phil'in omzuna koydu. "İlginç bir espri anlayışın var evlat."
Neden sonra Phil'in onunla beraber gülmediğini fark etti. Şaşkın bakışlarla onu süzdü.:"Sen, gerçekten hatırlamıyor musun?"
"Neyi hatırlamıyor muyum?"
"Evet hatırlamıyorsun."
"Sen neden bahsediyorsun yaşlı moruk?"
"Harrison, onun hakkında dün geceye kadar senden pek daha fazlasını bilmiyordum. Bana onu sen anlattın. Hem de bizzat kendi ağzınla. Onun bu dünyada uzak durman gereken tek kişi olduğunu söyledin, bu senin kendi lafındı."
Phil bu duyduklarına anlam veremedi. "Ben mi? Ben, sen o herifi vurduktan sonra sızdım. Bütün gece baygındım. Bütün bunlar ne zaman oldu?"
"Cidden hatırlamıyor musun?"
"ŞUNU TEKRAR EDİP DURMAYI KESER MİSİN?"
"Hey tamam, sakin ol kızma. Görünüşe göre seni tekrar eve götürmemiz gerekiyor. Yattığın odayı görmen yararına olacaktır. Hadi toplan gidiyoruz."
"Ben arabanın arka koltuğunda yatmadım mı?"
"Tabi ki hayır. Moruk olabilirim ama hayatını kurtardığım birini arka koltukta yatıracak kadar kaba değilim. O seni yalnız bırakmamak için aldığım minik bir önlemdi. Bir türlü uyanmadın, ben de seni taşıdım."
Alelacele ihtiyarın evine gittiler. Şehrin eteklerindeki sade bir apartmanın ikinci katında oturuyordu. Yalnız yaşadığı evin her halinden belli oluyordu. "En azından kalacak bir yerin var."
"Boş konuşma beni takip et."
İhtiyar onu uzun koridordan geçirerek içerisinde 2 yatak bulunan misafir odasına götürdü. Yatakların birisi dağınık durumdaydı. Phil'in yattığı yer olmalıydı. Ancak onun şaşkınlıktan yatağa ya da başka bir şeye bakacak vakti olmamıştı. Zira duvarlara boydan boya kendi kağıtlarındaki el yazısıyla yazılar yazılmıştı.
'HARRISONDAN KAÇ!'
'HARRISON! DİKKAT! SİYAH GİYENLER! ÖLÜM!!!'
'O OLMAZ!'
'HER YERDELER! İZLİYORLAR!!'
Her tarafa bu be bunun türevi yazılar dev harflerle kazınmıştı. Phil ağzı acık bir şekilde ihtiyara doğru baktı. İhtiyar ona doğru gülümsedi.
"Dün gece evlat, fena dağıtmıştın..."
3. Bölümün Sonu
Rüzgarlı ve kapalı bir günde, park halindeki aracın buğulu arka camını tişörtüyle silmeye çalışan çocuk, açtığı boşluktan dışarıya baktı. Sildiği yerlerde kalan su izlerinden yine de pek bir şey seçemedi. Ön tarafta oturan ona doğru bakmakta olan babasına üzgün üzgün baktı.
"Tamam, biraz da dışarıda bekleyelim öyleyse."
Klimayla ısınmış arabadan ter içinde çıkarken ürperdi çocuk. Ancak sebebi, soğuk ya da esen rüzgar değildi. Kalın montundan zor hareket ettirdiği koluyla babasının elini çekiştirdi.
"O şeyin adı neydi baba? Yine unuttum, neydi söylesene?"
"De ja vu'dan mı bahsediyorsun?"
"Evet o! Yine oldu baba! Yine öyle oldu!"
Adeta bıkmış bir şekilde gülümseyen baba, oğluna alaycı bir bakış attı.
"Bir haftadır bu kaçıncı? Dejavu bu kadar sık olan bir şey değildir evlat. Sanırım biraz kafayı taktın."
"Hayır baba yalan söylemiyorum! Gerçekten oldu!"
Kendisine inanmayan babasından dolayı morali bozulan çocuk, somurtarak yüzünü karşıya çevirdi. Yüz ifadesini az sonra karşı kaldırımda ona doğru gülümseyen annesi değiştirecekti. Heyecanlanan çocuğun tüyleri yeniden ürperdi. Babasına dönüp bir şeyler diyecekti fakat vazgeçti. Baba onu yerden kaldırarak kucağına aldı.
"İşte annemiz de geliyor. Öğrendiğin şu dejavudan ona da bahsetmek ister misin?"
Çocuk çok istiyordu. Fakat içinde bulunduğu hissiyat onu son derece rahatsız ediyordu. Yeniden annesine döndü. Elinde montu ve poşetler bulunan kadın, ona doğru el salladı. Ancak salladığı eline odaklanan çocuk bir anlığına baktığı yerde birden fazla el gördüğünü sandı. Aynı garipliği gördü mü acaba diye babasına baktı. O da gülümseyerek el sallıyordu. Hiçbir şeyin farkında değildi.
Ama çocuk bir şeyler olduğundan emindi. Annesine yeniden baktığında gördükleri net değildi. Sanki çift görüyordu. Gözlerini kırpıştırdı. Görüntüsü daha da karmaşıklaştı. Annesinden ayrılan insan şeklinde şeffaf bir silüet, ona doğru yaklaşırken tökezledi. Derken hemen ardından annesi ona doğru yürümeye başladı ve topuklu ayakkabısı bir şeye takıldı. Tökezledi.
Küçük adam artık korkuyordu. Babasına seslenmek istedi:"Baba! Annem, o şey oldu!"
"Pekala Philip. Birazdan annen hepsini dinleyecek merak etme."
Phil yine hayal kırıklığıyla annesine döndü. O anda dev bir kara bulutun annesini yuttuğunu gördü. Annesi bu buluttan etkilenmemişe benziyordu fakat Phil ağlamaya başladı.
Ayakkabısını takıldığı yerden kurtaran anne çocuğunu ağlarken görünce endişeli bir hal aldı. Babasının avutmaya çalıştığı oğluna bakarken yola doğru bir adım attı. O anda kaldırıma doğru hızla gelen siyah bir jip kadını olduğu yerden sildi.
Tıpkı araba camı gibi buğulanmış olan gözlerinden Philip her şeyi göremedi. Fakat ağlaması giderek şiddetlendi. Öyle ki sanki kendi sesi beynini patlatmak üzereydi.
Bu durumdayken bir sarsıntıyla arabanın ön koltuğunda gözlerini açtı. Ancak bu araba klimayla ısıtılmamıştı ve yan koltuğunda babası yerine tanımadığı bir ihtiyar oturuyordu. Ona doğru sigara uzattı.
"Evlat, uzun yolculuklara alışık değilsin sanırım."
"Şaka mı yapıyorsun? Hayatımın en az 10 yılı benim olmayan arabalarda yolculuk yapmakla geçti."
"Anlıyorum. Yorgunluğa dayanıksızsın herhalde."
Sigarasından bir nefes alan Phil konuşmayı bu yönde sürdürmek istemedi:"Artık nereye gittiğimizi söyleyecek misin?"
"California. Oradaki şu meşhur okulda birkaç tanıdığım var. Bize içinde bulunduğumuz durum hakkında yardımcı olabilirler."
"Bizi saklayacaklar mı?"
Yaşlı adam direksiyondan Phil'e bir bakış attı."Hayır, bize sendeki sorunu anlamamızda yardım edecekler. Şu haline bak, tam olarak ne olduğunu kendin bile bilmiyorsun."
Phil bu lafa sinirlendi. "Senin de ne olduğun hakkında bir fikrim yok."
Gülümseyen yaşlı bitmemiş sigarasını pencereden dışarı attı. "Bu konu hakkında biraz düşündüm. Hiçbir şey anlatmamanın sana karşı zalimlik olacağına karar verdim. İstersen tekrar tanışalım." Direksiyonu tutmayan elini Phil'e doğru uzattı. "Adım Jim."
Phil, istemeye istemeye de olsa adamın elini sıktı. Yaşlı adam devam etti:"Göçmen sayılırım. Eskiden batı yakasında yaşardım. Oralar nasıldır bilirsin. İşçiydim, 7-8 yıl önce emekli oldum ve buralara geldim."
"Seni bu kadar uzağa getiren sebebi merak ettim doğrusu."
"Oğlum Daniel. Annesi beyin tümörü yüzünden öldü. 12 yaşında oğlumda da aynı sıkıntının olduğunu söylediler. New York'da deneysel bir tedavi olduğunu öğrendim ve taşındık."
"New York öyle mi? Güzel ama yaşamak için gürültülü. Ben de New Hempshire'lıyım."
"Biliyorum..."
Yaşlı adamın ona olan ilgisi yeniden Phil'in tüylerinin ürpermesine neden oldu. Yine de en sonunda onun hakkında bir şeyler öğrenebiliyor olmaktan memnundu. Her ne kadar doğruluğunu kesin olarak bilemese de...
"Her neyse... 4 yıl sonra onu da kaybettim. O zamandan beri doğu yakasını turluyorum. Seni bekleyecek birileri olmadığında tek bir yerde kalmak anlamsızlaşıyor. Bunu benim kadar iyi biliyor olmalısın."
"Ben mi? Ben geçmişimden kaçmıyorum." Yaşlı adam aniden ciddileşerek Phil'e doğru çok sert bir bakış attı. "Özür dilerim, sana söylemedim. Yani demek istediğim ben sadece yapacak başka bir şey olmadığından yolculuk yaparım. İçinde bulunduğum bu durum yüzünden aynı yerde uzun süre durmak şöhretimin duyulmasına neden oluyor. Sonra meraklılar, yetkililer ve hatta polisler peşime düşebiliyor."
"Anlıyorum. Peki, ne sanıyordun? Yani kendi yaptığının farkında olmadığın açık. Bunca zaman bu kağıtların ne olduğunu düşündün? İlahi bir rehber falan mı?"
Phil, mahremine giriliyormuşcasına konuşmaktan çekindi. Ancak önceki gün gördüklerinden sonra uzun zamandır kendine sormamış olduğu bu soruyu yeniden düşünmeye başlamıştı.
"İlahi mi? Pek inançlı biri sayılmam. Ben, bilmiyordum. Yani emin değildim. Tabi ki de kendim olabileceğim de aklıma geldi. Ya da bir başkası ben uyurken cebime falan koyuyor diye düşündüm. Ancak ne düşünürsem düşüneyim emin olmamın bir yolu yoktu. Hem... Tedavi görüyordum. Anlayacağın bir süre tımarhanede tıkılı kaldım. Bu konuyu düşünmemin her şeyi daha da kötü hale getirdiğini fark ettim. Ben de kendime bu soruyu sormayı bıraktım."
"Zor olmalı. Psikolojik sıkıntıların, annen yüzünden miydi?"
Phil bu soruya sinirlendi. "Şimdi beni ve annemi boşverelim. Anlatma sırası sende. Söyle bakalım ihtiyar, ailesini kaybeden bir fabrika işçisinden kumarhanelerde gizlenen soğukkanlı bir infazcıya geçişin nasıl oldu? Benimle işin ne? Hakkımda bu kadar çok şeyi nereden biliyorsun?"
Muzip bir sırıtış yaşlı adamın ağzında yayıldı. "Anlaşılan daha çok yanıt almak için her ikimizin de sabretmesi gerekecek. Gittiğimiz yerde bir çok şey açıklığa kavuşacak."
Phil "Bana uyar" diye düşündü. Önlerinde hala uzun bir yol vardı. Varacakları mola yerine kadar biraz daha uyumaya karar verdi. Koltuğunu geriye yaslayarak ihtiyarı kendisiyle baş başa bıraktı.
Ancak bu sefer her zamankinden biraz daha yorgundu sanki. Doğrulmaya kalktığında hareket edemediğini fark etti. Ayrıca zorlukla nefes alıyordu. Kafasını kaldırarak kendisine baktı. Beyaz yatak demirlerinin kendine doğru tarafında, ayak bilekleri bir çeşit kemerle sabitlenmişti. Bunu diz kapaklarının üzerinden geçen daha geniş bir tanesi ve el bileklerindekiler takip ediyordu. Bir sebepten yatağa tümüyle sabitlenmişti.
"Bu da neyin nesi?! Hay lanet..!"
"Sakinleşmelisin Phil."
Başta bunu söyleyenin iç sesi falan olduğunu zannetti. Ancak sesin geldiği yöne baktığında renkli bir gömlek ve komik bir kravatın üzerine beyaz önlük giymiş gözlüklü bir kel gördü. Önlüğün yakasında bir isim, elinde ise bir not defteri vardı. Bir doktor. Burası da, bir hastahane; hayır, kendi durumuna bakacak olursa bir tımarhane olmalıydı.
"Endişe edecek bir şey yok."
Phil de aynen böyle düşünüyordu. En azından nerede olduğunu ve neden burada olduğunu hatırlamıştı artık. Kafasını kurcalayan tek şey, neden yatağa bu şekilde bağlandığıydı.
"Bu da ne demek oluyor? Beni niye bağladınız? Bu şeyleri üzerimden alın, hemen!"
"Dostum, sana yardım etmek için buradayım. O üzerindekiler de yaptığım işte bana yardım edecekler."
"Dostum mu? Bana bak ahbap bu şeyleri hemen sökmezsen buradan çıktığımda dostun olmuş olmamı dilersin."
Kel adam gülümsedi, Phil yayılan ağzında çarpık ve sarı dişlerini gördü. Bu dişleri başkalarında da görmüştü. Uyuşturucu rehabilitesindeki çatlaklarda.
"Buradan çıkınca öyle mi? Buradan çıkış yoktur Phil, ancak kurtuluş vardır; ve ben sana bunun tek yolunu göstereceğim."
Gözleri yuvalarında fırlıyacakmış gibi açılan adam ayağa kalktı ve Phil'in karnına oturdu. Bir eliyle Philin çenesini tuttu. Kafasını adamın elinden kurtarmaya çalışan Phil diğer elindeki çatalı gördü. Aklında şimsekler çaktı. "Aman Tanrım bu adam beni öldürecek!"
"Tek şansın bu Phil, elindeki tek şans bu! Bu odadan çıkınca ayakkabı bağcıklarını bile alıyorlar. Seni sürekli gözetliyorlar. Bana bak, bir çok defa denedim ancak her seferinde vaktinde geldiler."
Gömleğin kolunu sıyırarak Phil in suratına doğru tuttu. Kesik izleri vardı. "Ne dersin? Sen de kurtulmak istersin öyle değil mi?"
"Hayır!"
"Evet mi?"
"HAYIR!!!"
Kapı çarparak açıldı. İçeriye oldukça iri açık mavi kıyafetli 2 adamla birlikte doktor görünümlü birisi girdi.
"Rig, seni kaçık! Burada ne işin var? Yakalayın onu!"
Adamlar Rig'i kollarından yakalayarak Phil'in üzerinden aldılar. "Şimdilik odasına kilitleyin, bunun hesabını senden bizzat soracağım Rig."
"Sadece onu kurtarmak istedim patron, ama o bunu istemedi. Ne aptal ama hahhaha..."
Görevliler Rig'i ve kahkahalarını uzaklaştırırken yeni doktor Phil'e doğru yanaştı. "Olanlar için çok üzgünüm, Rig yeni gelenlere karşılama yapmayı sever. Bir şekilde buraya sızmış olmalı."
"Sen neden bahsediyorsun, bir kaç saniye geç gelmiş olsaydınız şu anda ölüydüm dostum. Bu adamı nereye kilitleyecekseniz gidip bir daha kontrol etmelisiniz."
"Biliyorum korkutucu görünüyor ancak Rig kendisinden başka kimseye zarar vermez."
"Bu konuda o kadar emin olmazdım. Hem tüm bu yatağa bağlama saçmalığı da ne demek oluyor! Şunları sök üzerimden dostum."
"Buraya geldiğinizde baygındınız bay Phil. Bilinçsiz şekilde gelen hastalarımıza sabit prosedürü uyguladık. Ancak bilgileriniz diğer tesisten bu sabah elime ulaştı. Bunlara gerek yok gibi görünüyor."
Az önceki 2 adam tekrar kapıda belirdi. "Rig işi tamam patron ona bir de sakinleştirici verdik."
"Güzel. Bay Phil'in bağlarını çözdükten sonra işinize dönebilirsiniz."
"Yanında kalmamı ister misin patron?"
"Gereği yok, bay Phil sorunsuz olan hastalarımızdan."
"Aslına bakarsanız teknik olarak hasta bile sayılmam."
"Ben de bu konuda o kadar emin olmazdım bay Phil. Raporlarınızı okudum. İlk doktorunuz geleceğiniz hakkında ciddi endişeleri olduğundan bahsetmiş. Ayrıca ileri derece anksiyete teşhisi konulmuş. Bu konuda biraz konuşmak isterim."
Kemerlerden kurtulan Phil kaşınan bileklerini ovalayarak pencereye doğru yürüdü.
"Eşyalarım nerede?"
"Eşyalarınızı alacaksınız bay Phil, tabi sorularıma cevap verirseniz."
"Onlar geçmişte kaldı ahbap. Oraya dikkatli bakarsan iyileştiğimi de görürsün."
"Hastalığınızın oldukça hafif bir dereceye gerilediğini görüyorum, hem de mucizevi denebilecek bir süre zarfında.
"Ne diyebilirim ki? Doktorun verdiği şu ilaçlar ahbap, işe yaradılar. O hapları almaya başladığımdan beri çok daha iyi hissediyorum. Hem de o dışarıda gezenlerden bile daha sağlıklı."
"Öyleyse niçin bizi arayıp buraya getirmemizi istediniz bay Phil?"
"İlaçlarım, bitmek üzereydi. Onlar bittiğinde buraya gelirim ve tekrar kontrolden geçerim. Doktor bana yenilerini yazar ve işime dönerim. Onlar olmadığında tekrar eski halime dönüyorum doktor. O ilaçlar benim için her şey demek. Bana onlardan vereceksin değil mi?"
"72 saatlik gözetim bittikten sonra ihtiyacın olduğunu düşünürsem neden olmasın?"
"Oh, hadi ama dostum. Beni gerçekten de üç gün burada tutamazsın. O kağıtlarda gördün, ilaçlarımı aldığım sürece psikoloji testinde seni bile geçerim."
"Bunu göreceğiz, şimdilik rahatınıza bakın. Kantin ve dinlenme odası hemen alt katta."
Phil'in hayal kırıklığı içeren bakışları arasında doktor odadan ayrıldı. "İnatçı piç" diye söylendi arkasından. O ayrılır ayrılmaz yatağın yanındaki komidini ve çekmeceyi kontrol etti. Bomboştu. Dolaba baktı ancak aradığını bulamadı. Derken kapı çaldı. Daha önce görmediği bir başka iri görevli Phil in eşyalarıyla içeri girdi. " Ortalığı dağıtmışsın dostum"
"Ben... Susadım da, sadece içecek bir şeyler arıyordum.
"Çeşme koridorun sonunda, biz bile suyu oradan içeriz, sorunsuzdur."
"Teşekkür ederim."
Izbandutun çıkmasını bekledikten sonra hemen eşyalarının ceplerini kontrol etmeye başladı. Aradığını ceketinin dış cebinde buldu. Üzerinde yazılar olan buruş buruş sarı bir kağıt. Zaten kötü bir el yazısıyla yazılmış yazılar kırışıklıktan iyice okunmaz hale gelmişti. Ancak Phil buna alışıktı ve ne yazdığını anlayabiliyordu. Kağıtta yazılar alt alta sıralanmıştı:
-doktor değil hasta
-aşçı kardeşi Terrence
-benekli köpek
-36 saat
-binme HOR 520
-19 ve 11
-23.06
Sonuncu satırı okuyamıyordu. Yazı diğerlerinden daha bozuktu ve kırışıklık onu daha da kötü hale getirmişti. "Çok da önemli değil" diye düşündü. Bilmesi gerekenleri öğrenmişti.
"Doktor değil hasta" Rig le alakalı bir uyarı olmalıydı. Biraz geç bir uyarı. "36 saat" doktorun yarın öğleden sonra ikna olarak onu salacağını haber veriyordu. "19" kumarhanede gireceği masanın numarasını "11" ise kaçıncı elde kazanacağını söylüyordu ona. "23:06" ise mekandan çıkış saati olmalıydı. Üçüncü yazanı henüz anlamamıştı ancak zaman geçtikçe onu da çözeceğinden emindi.
Phil bu kağıtların nereden ve nasıl geldiğini bilmiyordu. Ancak uyandığında orada olurlardı ve onlara güvenmesi gerektiğini öğrenmişti. Her uyandığında değil, ama Phil ne zaman olacağını anlardı. Ve ne olursa olsun, orada yazılanlar her zaman haklı çıkardı. Phil bunu fark ettiğinden beri kumar oynardı. Başta bu yüzden başı çok belaya girdi ancak sonradan bu kağıtlar ona beladan uzak durmasını da öğretti.
Şimdi yemekhaneye gitmeliydi. Acıkmıştı ve bu tarz yerlere geldiğinde diğer hastalarla eğlenmeye bayılırdı. Gerçi ilk tecrübesi pek eğlenceli geçmemişti ama... "Bunu düzeltme vakti" diye düşündü.
Kıyafetlerini giydikten sonra alt kata indi. Diğer bütün hastaların meraklı bakışları arasında yemek sırasına girdi. Hemen arkasından 3-4 kişi itiş kakış sıraya girdiler. Hepsi de ona doğru bakıyordu.
"Hey ahbap, burada yeni olduğunu görüyorum, bir adın var mı?"
"Adım Phil, ve burada kalıcı değilim."
Arkadaki adam gülümsedi:
"Hepimiz öyleyiz ahbap. Memnun oldum, ben Gin, bunlar da Thomas ve Duke. Anlat bakalım sen neden buradasın?"
"Söylediğim gibi çok uzun kalmayacağım ama ille de bilmek istiyorsan söyleyeyim." Gin'in kulağına doğru eğildi "Ben geleceği görebiliyorum."
Gin kahkahalarla gülmeye başladı. "Geleceği mi görüyorum dedin?" Phil, ona eliyle sus işareti yaptı. Şimdi Thom ve Duke de ona gülmeye başlamıştı.
"Bak dostum, burada hepimize deli diyorlar fakat sen, sen bu ünvanı gerçekten hak ediyorsun."
"Demek bana inanmadınız. Öyleyse izleyin ve kendiniz görün."
"Göster bakalım seni çakma Nostradamus" etrafta gülenlerin sayısı artmıştı. Phil tam zamanı diye düşündü. Sıra kendisine geldiğinde yemek koyan zenci kadına doğru döndü.
"Hey Beyonce, güzel üniforma!"
"Eminim annende de aynı şekilde dururdu."
"Hey hemen kızma güzellik, sadece bir şey merak ediyordum da, bir kardeşin var mıydı acaba?"
"Al şu yemeği ve yok ol! Bütün gün seni bekleyemem özürlü şey."
"Dur, sakın söyleme bu bir erkek kardeş, adı daaaa........" Phil beynini düşünmeye zorlar gibi iki parmağını alnına koydu. "Terrence öyle değil mi?"
Zenci kadının yüzündeki ifade sinirden şaşkınlığa döndü. Ağzı açık bir şekilde "Bunu nereden biliyorsun seni aşağılık?" diye sordu. Phil ise sırada bekleyen diğerlerine döndü ve alın işte der gibi bir ifade takındı. Gin ve diğerleri şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Daha sonra Gin sessizliği bozdu.
"Burada yenisin diye bizi bu kadar kolay kazıklayamazsın dostum. O Terrence denen hergeleyi kesin kasabadan ya da başka bir yerden tanıyordun."
Phil "Öyle olsun" diye cevap verdi." "Televizyonu görüyor musunuz?"
TV sıranın tam karşısında duruyordu ve 7-8 kişi ağzından salyalar akarak köpek yarışlarını izliyordu.
"Benim tahminim," Phil yine parmaklarını alnına götürdü "4 numara bu turu kazanacak."
"4 mü? Benekli BOB'ı mı kastediyorsun. İmkanı yok dostum BOB benim obezlikten ölen köpeğimden bile daha hantal."
"Köpeğin için üzüldüm, bahse girmek ister misin?"
"Eğer gerçekten bilirsen 10 dolar senindir. Ama bilemezsen burada durduğun sürece tatlılarını biz yeriz."
"Anlaştık."
Bir başkası Phil'e doğru seslendi."Aptallık ediyorsun dostum, o tatlılar burada yenebilecek vaziyetteki yegane şeylerdir."
Gin "Sen karışma ihtiyar. Görelim bakalım Nostradamusumuz tatlı olmadan da medyumluk yapabilecek mi? Belki de kristal küresi şekerdendir ha? Hahahaha!"
"Şişşşt, sessiz ol! Yarış başlıyor."
Herkes pür dikkat yarışa odaklandı. Start verildi ve 9 köpek elektirikli tavşanın peşine düştü. Daha ilk metrelerde kahverengi 2 numara diğer köpekleri geride bıraktı. Hemen arkasında 7 ve 9 onlarında ardında da kalabalık bir köpek ordusu bulunuyordu. Gin gülümsedi:
"Senin BOB u seçemiyorum dostum, nereye kayboldu?"
"Sessiz ol dedim."
Derken BOB kalabalığın arasından adeta şişman bir torpido gibi fırlayarak önce 7 ve 9 u ardından da 2 numarayı geride bıraktı. Son metrelerde diğer köpekler yetişir gibi olsa da BOB farkı fazla açmıştı.
"Bu da neydi böyle?"
"Söz verdiğin 10 luğu görelim bakalım"
"Seni aşağılık.." Gin arkasında duran tayfasına döndü. "Thom, Duke, birer beşlik çıkın."
"Yapma ama Gin, bu yeni yetmeye o parayı veremezsin."
"Size verin dedim!" Gin aldığı parayı Phil'e doğru uzattı. "Bu iş burada bitmedi."
O andaki eğlencesi akşam gece olduğunda Phil'e pahalıya patlayacaktı. Hava karardıktan sonra bir çok hasta odasına gelerek ondan kehanetler istedi. Kimisi ağlayarak oradan ne zaman çıkabileceğini soruyor, kimisi de geride bıraktığı insanların hala kendisini hatırlayıp hatırlamadığını merak ediyordu. Phil bazılarını yalanlarla geçiştirdi geri kalanını ise o günlük gücünün kalmadığını falan söyleyerek tersledi. Geç de olsa uyuyabilmişti.
Sabah olduğunda ünü tüm hastahaneye yayılmış bir kahindi artık. Herkes ona bakarak fısıldaşıyor, Gin ve çetesi ise keskin bakışlarıyla onu süzüyordu. Durumun farkına varan doktor öğleden sonra Phil ile bir görüşme yaptı ve onun buradan hemen gitmesi karşılığında istediği reçeteyi yazacağını söyledi. Akşamüstü olduğunda Phil, yüzündeki gülümseme ve elinde çantası ile dış kapının yolunu tutmuştu bile. Onu durduran dün yemekhanede biraz kızdırdığı kişi Gin oldu.
"Haklıymışsın dostum, burada pek fazla kalmadın."
"Öyle, yine de sizi özleyeceğimi söyleyemem."
Gin gülümsedi. "Gitmeden sana bir dost tavsiyesi vermeme izin ver. O kapıdan çıktığında dikkatli olmalısın. Daha geçen ay buradan yeni taburcu olan bir adamı yakındaki ormanlıkta baygın buldular." Gin Phil'in ona dün yaptığı gibi kulağına doğru eğildi ve devam etti "Herifin götüne 6 dikiş attıklarını duydum"
Phil'in tek yapabildiği sırıtmak oldu. Bu ucuz numarayı yemesini ondan bekliyor olamazlardı. Belli ki dün olanlardan sonra Gin'in aklına gelen tek intikam şekliydi bu.
"Teşekkür ederim ahbap, bunu bir düşüneceğim."
Bahçenin dış kapısı doğrudan ana yola açılıyordu. Ancak kapının yakınındaki durak bir harabeden farksızdı. Anlaşılan pek kullanılmıyordu. Phil bunu 2 buçuk saat boyunca herhangi bir vasıta için o durakta bekleyerek doğruladı. "Şu siktiğim yolundan birileri geçsin artık..."
Derken uzakta bir arabanın farlarını gördü. Sonunda birileri bu Tanrı'nın unuttuğu yerden geçmeye karar vermişti. Durağa doğru yaklaşan eski model Chevrolet, Phil'i fark etmiş olacak ki yavaşladı. O da ona eliyle durması için işaret etti. Durağın biraz ilerisinde duran aracın ön koltuğundan yine tepesi kel fakat başının ki yanında gri uzun saçları bulunan, orta yaşın üzerinde bir adam indi.
"Burada mahsur kalmışsın gibi duruyor evlat." Phil'in çantasına uzandı."Bırak da sana yardım edeyim."
Phil "Ben hallederim" diyerek onu durdurdu."İnan bana bu konuda konuşmaya başlarsam beni arabana almaktan vazgeçersin." "Eğer mahsuru yoksa şunu bagajına atabilir miyim?"
"Elbette!" diye yanıtlayan adam bagajı içeriden açmak üzere tekrar ön koltuğa yöneldi. Kapağı kaldıran Phil, bagajda enine koyulmuş, uzun, siyah ve de dolu görünen bir poşet buldu. Eliyle kırılacak bir şey olup olmadığını yokladı. Yorgan veya battaniye tarzı bir şey olmalıydı. Çantasını bir hamlede kaldırarak üzerine attı. Etkiyle poşetin ağzı açıldı ve açık kısımdan bir insan saçı göründü. Phil şaşırdı fakat kısa sürede bunu gizleyerek ön koltuğa bir bakış attı. Adamın bakmadığından emin olduktan sonra poşetin ağzını biraz daha açtı ve ne olduğuna baktı.
Neyse ki gördüğü şey cansız bir insan bedeni değildi. Sadece gerçeğe benzeyen şişme bir sex oyuncağı. "Seni sapık ihtiyar" diye düşünerek bagajı kapatacaktı ki aklına Gin'in son sözleri geldi. -Herifin götüne altı dikiş attıklarını duydum.- Bagaj kapağının altında duran plaka gözüne ilişti.
Florida HOR 520
-binme HOR 520
Parçalar kafasında birleştiği sırada adam ön koltuktan seslendi.
"Her şey yolunda mı evlat?"
"Evet, yani hayır. Şey... Ben içeride bir şey unuttuğumu fark ettim de, gitmem gerek."
"Seni burada bekleyebilirim."
"Yoo hayır. İşim uzun sürebilir, seni bekletmek istemem."
"Bolca vaktim var evlat, hem bu saatte burada benden başkasını bulamazsın."
"SANA KAYBOL DEDİM İHTİYAR!"
Phil'in sinirli bakışlarından nasibini alan adam "pekala" diye mırıldandı ve arabasına binerek uzaklaştı. O döküntü durakta bir kaç saat daha beklemesi gerekecekti fakat ardına basılmasına kıyasla daha iyi vakit geçireceği kesindi.
Birinci Bölüm Sonu
"ufak not: ilk uzun soluklu denemelerimden, eğer beğenenler olursa devamını upload edeceğim."
2.BÖLÜM
Siyah klasik bir araba kaldırım kenarına yumuşak bir fren hamlesiyle yanaştı. Arka kapısı açıldığında ilk gözüken, gümüş saplı siyah bir baston tutan, beyaz eldivenli bir eldi. Yüklü bahşiş heyecanıyla yerinde duramayan vale görevlisi beyefendinin arabadan inmesine yardımcı olmak için öne atılmak üzereydi ki takım elbise giymiş kalın bir kol, adeta çelikten bir duvarmışçasına onu durdurdu:"Bir adım geriye." Valenin yüzü asıldı. Korumalarla muhatap olmak demek onun için az bahşiş anlamına geliyordu.
Vale, kullanmaktan hiç keyif alamadığı klasik şaheser için park yeri aramaya başladığında, gümüş saplı baston otel zeminindeki ince halıda derin izler bırakmaya başlamıştı bile. Bastonun sahibi henüz orta yaşlarının başında görünmesine rağmen yaşına göre olgun kıyafetler seçmiş birisiydi. Siyah kovboy şapkasının altında yer yer kızarıklıklar olan yüzü yorgun görünüyordu. Koyu renk göz çukurlarını gören herkes, bu adamın uyku problemi olduğunu anlayabilirdi. Beyaz gömleğinin altına giydiği keskin ütülü pantolonu ve uzun paltosu, onun havalı görünmeyi sevdiğini anlatıyordu. Sıkça aksayan sağ ayağı ve başının sol yanındaki dökülmüş saçları olmasa belki bunu başarabilirdi.
Korumaları onun için resepsiyonla konuşma yaparken, kısmen havalı adam sigarasını ateşledi. Görevli onu içeride sigara içmemesi konusunda uyardı. Önce uzun uzun yanıbaşında duran ayaklı kül tablasına ve üzerinde duran sönmüş sigaralara baktı, sonrasında sigarası ağzında görevliye doğru bir gülümseme fırlattı ve tekrar yürümeye başladı.
Merdivenlerin başında korumaları ona yetişti. Topallayarak çokça eskimiş ahşap merdivenleri inmeye başladı. Normalden uzun süren her adımında lobinin sessizliğin bozan bir gürültü artarak kulaklarına doluyordu. Nihayet son merdiveni de inerek adeta duman altı olmuş geniş salona şöyle bir göz gezdirdi. Hemen önünde ondan ceketini almak üzere bekleyen ince bıyıklı bir görevli, onun arkasında kasa görevlisine vereceği bahşişi saymakla meşgul oldukça neşeli bir herif durmaktaydı. Görevliyi kibarca reddederek neşeli adama yaklaştı:
"İçeride eğlenmişe benziyorsun."
Bolca ter kokan adam para sayma işine ara verdi ve genç adamı süzdü:"Hala eğleniyorken son vermek en iyisidir."
"Bilgece. Peki iyi şans için bir tavsiyen var mı?"
"Seni etkilemek istemem ahbap ama poker seviyorsan 19. masayı bir dene derim. O keriz o masada oturuyorken şansa ihtiyacın kalmayabilir. Sırf o adamdan 20 bin dolar kaldırdım."
Genç adam arkasında onu gözleyen 2 adamına kafasıyla bir işaret çaktı. Adamlardan biri başıyla onayladıktan sonra ortalıkta gezmekte olan garsonlardan birisini durdurdu ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Garson hemen fırladı ve mutfak kapısından içeri daldı. Aynı kapıdan ondan daha tertipli giyimli, ancak yine garson kıyafetli birisi çıktı.
"Bay Harrison, küçük eğlence kutumuzda sizi misafir ediyor olmak şaşırtıcı. Aynı zamanda onur verici."
"Bilirsin, bazen halka inmen gerekir."
"Elbette efendim. Bu gece ne şekilde eğlenmek istersiniz? Üzgünüm fakat bu akşam özel üye etkinliğimiz yok."
"Lüzumu da yok. Şu balkon kenarındaki masa bana yeterli göründü."
"Masa 20? Emredersiniz."
Hemen sonrasında, bir daha oraya gelmeyeceğini ve tanıdığı herkese ne kadar berbat bir yer olduğunu anlatacağını haykıran sayıklamalar eşliğinde, masadan şişman bir herif kalkmıştı ve yerinde Harrison oturuyordu. Yan masadaki 'enayi' tam karşıdan görünüyordu. Gece boyu kaybetmesine rağmen gram terlememişti. İlginç şekilde neşeli görünüyordu ve bu neşe stresini saklamak için yaptığı sahte bir maske değildi; gerçekten eğleniyor gibiydi. Diğer koltuklara bakıldığında kumarhanenin tanınmış simaları ve müdavimleri tek tek seçiliyordu. Hepsi ortadaki kazı yolmak için üşüşmüşlerdi ve her biri keyifli görünüyordu. Korkusuzca bahsi arttırıyor, el ilerledikçe yıllarca geliştirdikleri poker yüz ifadesi, yerini istemsiz çirkin bir sırıtmaya bırakıyordu.
Konuşma sırası masa ve kartlardan çok yanındaki hatunla ilgilenen bay enayiye gelince kurupiye uyardı:
"Bay Phil?"
Phil kartlarına tekrar bir göz attı ve yanıtladı."yokum."
Karşısında oturan kişi keyifle ortada duran fişleri önüne çekti. Phil top sakalını okşarken soğukkanlılığını yitirmeden sessiszce masaya döndü."Bu 10 etti" diye düşündü. "Sıra bende sizi aptallar"
Düşüncelerini kurupiye böldü. "Minimum bahis 5 bin dolar. Bay Phil mevcut fişleriniz bu rakamın altında bir miktara denk geliyor. Size kredi açılmasını ister misiniz?"
Phil istifini bozmadan yanıtladı. "Evet, elbette! 10bin lütfen."
Masadaki akbabaların keyfi bu haberle daha da yerine geldi. Phil ise umursamaz tavrıyla adeta daha fazlasını kaybetmeye hazır bir görüntü çiziyordu. Sanki şimdiye kadar 70 bin doları kaptıran başkasıydı. "Gelin sizi akılsız tavşanlar, tuzağıma doğru tam gaz koşun!"
Kurupiye ona değişik çapta fişlerden kullanışlı bir sermaye hazırlarken onu eliyle durdurdu. "Bu kadar zahmete gerek yok, şu yeterli olacaktır." En önde bulunan 10 binlik büyük çiplerden birisini eline aldı. Masadakiler önce birbirine sonra Phil'e baktı. Phil, ellerini iki yana açarak yine umursamaz bir ifade takındı."Sanırım bu gece bu kadar eğlence yeter dostlar. Bu el beni son defa sayın olur mu?"
Masadakiler olacakları bildiğinden 10 binlik bahse kimse gıkını bile çıkartmadı. Kartlar dağıtıldı ve herkes önünü ortaya boşalttı. Phil kartlarına şöyle bir göz gezdirdi. Çok da iyi sayılmazdı. "Görünüşe göre bütün akşam ne yaptıysam aynını yapacağım" diye düşündü. Blöfle kazanacak olmak, gecesine yakışır ironik bir son olacaktı.
Dakikalar ilerledi ve gece boyu onu soyan kodamanlardan biriyle baş başa kaldı. Karşısındakine 'hadi, vazgeç artık' bakışı attı ve kartlarını açınca etraftakilerin takınacağı yüz ifadelerini hayal etmeye koyuldu. Ortadaki kazanç 100 binden fazlaydı. O 100 bin uğruna akıl hastahanesinden şehre tam 3 saat yol yürümüş, sonrasında eski kafalı bir kırsallının döküntü pick-upında 1 saat boyunca ırkçılık kokan masallar dinlemişti. Gece boyunca kaybettiği her elde tüm salonun içten içe ona gülmesi de cabasıydı. O parayı fazlasıyla hak etmişti artık.
Derken herifin lafıyla sırtından tüm gün dökmediği soğuk terler döküldü:"REST!"
...
Kasa görevlisi Phil'e ardı arkasına kağıtlar imzalatıyor, ödeme seçeneklerinden ve daha bir çok şeyden bahsediyordu. Phil ise gözünü dikmiş, tek bir şeye odaklanmıştı: içerisinde parça parça geleceği yazan, ona bir şekilde oyun oynayan kırışık, sarı kağıt parçasına.
"23 Hazirana kadar ödeme yapmanız halinde herhangi bir cezai yaptırım uygulanmayacaktır. Aksi takdirde mal varlığınızın karşılayamadığı giderleriniz tutukluluğa yol açabilir."
"Bir dakika, 23 haziran mı dedin?"
"Evet efendim, son ödeme tarihiniz."
"23 Haziran... Altıncı ayın yirmi üçü.... 23.06.... oh dostum, şaka yapıyor olmalısın...." Elindeki kağıdı buruşturup sinirle fırlattı.*
Tüm bunlar olurken bastonunun beyaz sapını sıkı sıkıya kavramış olan Harrison yanındaki iri kıyımı bir işaretle ağzına yaklaştırdı:"Yine de gözden kaçmasına izin vermeyin."
İkinci Bölüm sonu
3.BÖLÜM
Phil otel kumarhanesi duvarına yaslandı, bir sigara yakmak için cebine uzandı. Sigarası kalmamıştı. Yapacaklarını düşünmeye koyuldu. Doğası gereği bunu nadiren yapardı. Kağıtları arada sırada onu yarı yolda bırakırdı ancak bu sefer gerçekten bokun içine düşmüştü. Gece sonunda içinde jartiyerli kızların bulunduğu, bol viskili bir parti hayal etmişti. Şimdi ise en büyük problemi beş parasız yatacak bir yer bulmaktı.
Böyle dalıp gitmişken garsonlardan birisi yanına yaklaştı. Bir garson için oldukça yaşlı görünen adam Phil'e bir sigara uzattı."Zor bir geceydi ha?"
Phil önce garipsedi, sonraysa akışına bırakmaya karar verdi. Ne de olsa gecesi bundan daha garip veya kötü geçemezdi. "Aynen öyle.."
"Seni eve bırakmamı ister misin?"
"Saol ahbap, ancak gidilecek bir evim yok."
"Yalnız bir hovarda öyle mi? Senin için yapabileceğim bir şey var mı genç adam?"
"Bir sigara daha iyi olurdu."
İhtiyar cebinden paketi çıkararak Phil'e uzattı."Dikkatli olsan iyi edersin"
Phil anlam veremediği ihtiyarın arkasından uzun uzun baktı. Sonrasında pakedi cebine koyarak yola koyuldu. "Bazen gideceğin yeri bilmeden de ilerlemek gerekir."
...
Bulanık ve kurşun rengi odada ters-düz olmuş, boyu neredeyse masanınkiyle denk-kısa garson bir türlü yerinde duramayan jelimsi bardağa şişeden bir şeyler dolduruyordu. Şişeden sanki sıvı değil de duman akıyordu.
Tabi bunlar Phil'in gördükleriydi. Garson aslında oldukça uzun boyluydu ve bardağı doldurmuyor, Phil'in kafasının altından şişeyle beraber almaya çalışıyordu. İçerisini rengarenk ışıklar aydınlatıyordu. Phil nerede olduğunu hatırlamasa da çok fazla içtiğinin farkındaydı. Garsonun verdiği sigara pakedinin içinden 300 dolar çıkmıştı. Phil herhangi bir şey yapmak için sabahı beklemek ve işine yarar bir not kağıdı bulmak için dua etmek zorundaydı. Alkol ise bu kutsal tören öncesi alınan kutsal su gibiydi onun için.
Bardak ve şişeyi alan garson koluna girerek yatacağı yere, kapanan mekanın kapısının önüne kadar ona eşlik etti. Yere uzanan Phil gözlerini gökyüzünde dikti. Ona doğru süzülen iki büyük karga gördü. Kargalar yaklaştığı sırada gözlerini yumdu.
Gördüğü kargalar, onu iki omzundan kavrayan siyah kollar olarak zorla ayağa kaldırdılar. Phil, ne olduğunu anlamaya çalışırken midesine gelen güçlü bir yumrukla sarsıldı. Midesinde yeni aldığı sinir haplarının, alkolle birlikte kanına karıştığını hissetti. Deneyimlediği bulantı ve acıya rağmen ağır şekilde uykusu geliyordu. Güneş gözlükleriyle ona doğru bakan adam "bizimle geliyorsun" diye konuştu. Onu adeta fazla kolay şekilde tek koluyla geri geri arabaya sürüklerken Phil bayılmak üzereydi.
Arabanın ön koltuğundan inen şoför arka kapıyı açtı. Phil'in uzuvları, adeta bir kuklaymışcasına onu dinlemiyordu. Ölü bir ceset gibi arka koltuğa tıkılırken iki gözü birden yüzüne sıçrayan kanla karardı. Onu içeri tıkıştıran dev gibi adam üzerine yığıldı. Gözlerini kırpıştıran Phil şapkanın altından şöforün siluetini zar sor seçebildi; lobi çıkışında gördüğü yaşlı garson ona doğru hayal kırıklığı içeren bakışlarla bakıyordu:"Cidden yalnız bırakmaya gelmiyorsun."
...
Phil, derin bir baş ağrısıyla uyandı. Birkaç gün önceki sabah gibi elleri ayakları bağlı değildi ama o andakinden pek farklı hissetmiyordu. Dün gece tıkıldığı arabanın arka koltuğundaydı. Başını tutarak doğruldu ve karşısında tam da görmeyi beklediği kişiyi ona doğru gelirken gördü. Aklında çok fazla soru vardı ancak hiçbirini sormaya gücü yetmeyecekmiş gibiydi. İhtiyar iki elinde karton bardaklarla açık arka pencereden kafasını soktu:"Demek uyandın, kahveni nasıl içersin?"
...
Phil aklındaki soruların çoğu için birer açıklama dinlemiş olsa bile, bunların birer cevap olup olmadığından emin değildi. Benzinlik kafeteryasında, başı iki elinin arasında, düşüncelere dalmış vaziyetteydi.
"Şunu baştan alalım, o iri adamlar kimdi?"
"Onlar Harrison'un adamları"
"Harrison da kim?"
"Bu dünyada uzak durman gereken tek kişi"
"Beni neden kaçırmaya çalıştı?"
"Bu soruyu sormamışsın gibi yapacağım. İkimiz de bunun nedenini biliyoruz. Sende onun istediği bir şey var."
Yaşlı adamın sırrını biliyor oluşu Phil'i korktu. Tam olarak sır da sayılmazdı aslında. Çocukken bundan etrafındaki herkese bahsederdi. Ama herkes onun ya dalga geçtiğini düşünmüş ya da deli muamelesi yapmışlardı.
Şimdilik olayları öğrenene kadar ona güvenmekten başka çaresi yok gibiydi.
"Beni nasıl buldun?"
"Kağıtta yazılanları takip etitm." Phil'in şaşkın bakışları arasında gece buruşturup fırlattığı kağıdı çıkartarak ona gösterdi. "Bana yerini sen tarif ettin. 19. cadde 11. sokak. Son satırı başta epey kötü yazılmış bir yazı sandım. Çince olduğunu seni o çin restoranının önünde görünce fark ettim."
"Oh, elbette öyledir. Peki ya sen kimsin?"
"Dün gece sana viski servisi yapan, iyiliksever garsonunum. Şimdilik bilmen gereken tek şey bu."
Yaşlı adamın bu gizemli tavrı, Phil'in ona olan güvenini iyiden iyiye sarsmaktaydı.
"Peki Harrison denilen adama değil de sana güvenebileceğimi nereden çıkardın? Sarhoş olsam da hatırlıyorum, o adamı öldürdüğünü gördüm. Ya kötü adam sensen?"
İhtiyarı bir kahkaha bastı ve elini Phil'in omzuna koydu. "İlginç bir espri anlayışın var evlat."
Neden sonra Phil'in onunla beraber gülmediğini fark etti. Şaşkın bakışlarla onu süzdü.:"Sen, gerçekten hatırlamıyor musun?"
"Neyi hatırlamıyor muyum?"
"Evet hatırlamıyorsun."
"Sen neden bahsediyorsun yaşlı moruk?"
"Harrison, onun hakkında dün geceye kadar senden pek daha fazlasını bilmiyordum. Bana onu sen anlattın. Hem de bizzat kendi ağzınla. Onun bu dünyada uzak durman gereken tek kişi olduğunu söyledin, bu senin kendi lafındı."
Phil bu duyduklarına anlam veremedi. "Ben mi? Ben, sen o herifi vurduktan sonra sızdım. Bütün gece baygındım. Bütün bunlar ne zaman oldu?"
"Cidden hatırlamıyor musun?"
"ŞUNU TEKRAR EDİP DURMAYI KESER MİSİN?"
"Hey tamam, sakin ol kızma. Görünüşe göre seni tekrar eve götürmemiz gerekiyor. Yattığın odayı görmen yararına olacaktır. Hadi toplan gidiyoruz."
"Ben arabanın arka koltuğunda yatmadım mı?"
"Tabi ki hayır. Moruk olabilirim ama hayatını kurtardığım birini arka koltukta yatıracak kadar kaba değilim. O seni yalnız bırakmamak için aldığım minik bir önlemdi. Bir türlü uyanmadın, ben de seni taşıdım."
Alelacele ihtiyarın evine gittiler. Şehrin eteklerindeki sade bir apartmanın ikinci katında oturuyordu. Yalnız yaşadığı evin her halinden belli oluyordu. "En azından kalacak bir yerin var."
"Boş konuşma beni takip et."
İhtiyar onu uzun koridordan geçirerek içerisinde 2 yatak bulunan misafir odasına götürdü. Yatakların birisi dağınık durumdaydı. Phil'in yattığı yer olmalıydı. Ancak onun şaşkınlıktan yatağa ya da başka bir şeye bakacak vakti olmamıştı. Zira duvarlara boydan boya kendi kağıtlarındaki el yazısıyla yazılar yazılmıştı.
'HARRISONDAN KAÇ!'
'HARRISON! DİKKAT! SİYAH GİYENLER! ÖLÜM!!!'
'O OLMAZ!'
'HER YERDELER! İZLİYORLAR!!'
Her tarafa bu be bunun türevi yazılar dev harflerle kazınmıştı. Phil ağzı acık bir şekilde ihtiyara doğru baktı. İhtiyar ona doğru gülümsedi.
"Dün gece evlat, fena dağıtmıştın..."
3. Bölümün Sonu
Rüzgarlı ve kapalı bir günde, park halindeki aracın buğulu arka camını tişörtüyle silmeye çalışan çocuk, açtığı boşluktan dışarıya baktı. Sildiği yerlerde kalan su izlerinden yine de pek bir şey seçemedi. Ön tarafta oturan ona doğru bakmakta olan babasına üzgün üzgün baktı.
"Tamam, biraz da dışarıda bekleyelim öyleyse."
Klimayla ısınmış arabadan ter içinde çıkarken ürperdi çocuk. Ancak sebebi, soğuk ya da esen rüzgar değildi. Kalın montundan zor hareket ettirdiği koluyla babasının elini çekiştirdi.
"O şeyin adı neydi baba? Yine unuttum, neydi söylesene?"
"De ja vu'dan mı bahsediyorsun?"
"Evet o! Yine oldu baba! Yine öyle oldu!"
Adeta bıkmış bir şekilde gülümseyen baba, oğluna alaycı bir bakış attı.
"Bir haftadır bu kaçıncı? Dejavu bu kadar sık olan bir şey değildir evlat. Sanırım biraz kafayı taktın."
"Hayır baba yalan söylemiyorum! Gerçekten oldu!"
Kendisine inanmayan babasından dolayı morali bozulan çocuk, somurtarak yüzünü karşıya çevirdi. Yüz ifadesini az sonra karşı kaldırımda ona doğru gülümseyen annesi değiştirecekti. Heyecanlanan çocuğun tüyleri yeniden ürperdi. Babasına dönüp bir şeyler diyecekti fakat vazgeçti. Baba onu yerden kaldırarak kucağına aldı.
"İşte annemiz de geliyor. Öğrendiğin şu dejavudan ona da bahsetmek ister misin?"
Çocuk çok istiyordu. Fakat içinde bulunduğu hissiyat onu son derece rahatsız ediyordu. Yeniden annesine döndü. Elinde montu ve poşetler bulunan kadın, ona doğru el salladı. Ancak salladığı eline odaklanan çocuk bir anlığına baktığı yerde birden fazla el gördüğünü sandı. Aynı garipliği gördü mü acaba diye babasına baktı. O da gülümseyerek el sallıyordu. Hiçbir şeyin farkında değildi.
Ama çocuk bir şeyler olduğundan emindi. Annesine yeniden baktığında gördükleri net değildi. Sanki çift görüyordu. Gözlerini kırpıştırdı. Görüntüsü daha da karmaşıklaştı. Annesinden ayrılan insan şeklinde şeffaf bir silüet, ona doğru yaklaşırken tökezledi. Derken hemen ardından annesi ona doğru yürümeye başladı ve topuklu ayakkabısı bir şeye takıldı. Tökezledi.
Küçük adam artık korkuyordu. Babasına seslenmek istedi:"Baba! Annem, o şey oldu!"
"Pekala Philip. Birazdan annen hepsini dinleyecek merak etme."
Phil yine hayal kırıklığıyla annesine döndü. O anda dev bir kara bulutun annesini yuttuğunu gördü. Annesi bu buluttan etkilenmemişe benziyordu fakat Phil ağlamaya başladı.
Ayakkabısını takıldığı yerden kurtaran anne çocuğunu ağlarken görünce endişeli bir hal aldı. Babasının avutmaya çalıştığı oğluna bakarken yola doğru bir adım attı. O anda kaldırıma doğru hızla gelen siyah bir jip kadını olduğu yerden sildi.
Tıpkı araba camı gibi buğulanmış olan gözlerinden Philip her şeyi göremedi. Fakat ağlaması giderek şiddetlendi. Öyle ki sanki kendi sesi beynini patlatmak üzereydi.
Bu durumdayken bir sarsıntıyla arabanın ön koltuğunda gözlerini açtı. Ancak bu araba klimayla ısıtılmamıştı ve yan koltuğunda babası yerine tanımadığı bir ihtiyar oturuyordu. Ona doğru sigara uzattı.
"Evlat, uzun yolculuklara alışık değilsin sanırım."
"Şaka mı yapıyorsun? Hayatımın en az 10 yılı benim olmayan arabalarda yolculuk yapmakla geçti."
"Anlıyorum. Yorgunluğa dayanıksızsın herhalde."
Sigarasından bir nefes alan Phil konuşmayı bu yönde sürdürmek istemedi:"Artık nereye gittiğimizi söyleyecek misin?"
"California. Oradaki şu meşhur okulda birkaç tanıdığım var. Bize içinde bulunduğumuz durum hakkında yardımcı olabilirler."
"Bizi saklayacaklar mı?"
Yaşlı adam direksiyondan Phil'e bir bakış attı."Hayır, bize sendeki sorunu anlamamızda yardım edecekler. Şu haline bak, tam olarak ne olduğunu kendin bile bilmiyorsun."
Phil bu lafa sinirlendi. "Senin de ne olduğun hakkında bir fikrim yok."
Gülümseyen yaşlı bitmemiş sigarasını pencereden dışarı attı. "Bu konu hakkında biraz düşündüm. Hiçbir şey anlatmamanın sana karşı zalimlik olacağına karar verdim. İstersen tekrar tanışalım." Direksiyonu tutmayan elini Phil'e doğru uzattı. "Adım Jim."
Phil, istemeye istemeye de olsa adamın elini sıktı. Yaşlı adam devam etti:"Göçmen sayılırım. Eskiden batı yakasında yaşardım. Oralar nasıldır bilirsin. İşçiydim, 7-8 yıl önce emekli oldum ve buralara geldim."
"Seni bu kadar uzağa getiren sebebi merak ettim doğrusu."
"Oğlum Daniel. Annesi beyin tümörü yüzünden öldü. 12 yaşında oğlumda da aynı sıkıntının olduğunu söylediler. New York'da deneysel bir tedavi olduğunu öğrendim ve taşındık."
"New York öyle mi? Güzel ama yaşamak için gürültülü. Ben de New Hempshire'lıyım."
"Biliyorum..."
Yaşlı adamın ona olan ilgisi yeniden Phil'in tüylerinin ürpermesine neden oldu. Yine de en sonunda onun hakkında bir şeyler öğrenebiliyor olmaktan memnundu. Her ne kadar doğruluğunu kesin olarak bilemese de...
"Her neyse... 4 yıl sonra onu da kaybettim. O zamandan beri doğu yakasını turluyorum. Seni bekleyecek birileri olmadığında tek bir yerde kalmak anlamsızlaşıyor. Bunu benim kadar iyi biliyor olmalısın."
"Ben mi? Ben geçmişimden kaçmıyorum." Yaşlı adam aniden ciddileşerek Phil'e doğru çok sert bir bakış attı. "Özür dilerim, sana söylemedim. Yani demek istediğim ben sadece yapacak başka bir şey olmadığından yolculuk yaparım. İçinde bulunduğum bu durum yüzünden aynı yerde uzun süre durmak şöhretimin duyulmasına neden oluyor. Sonra meraklılar, yetkililer ve hatta polisler peşime düşebiliyor."
"Anlıyorum. Peki, ne sanıyordun? Yani kendi yaptığının farkında olmadığın açık. Bunca zaman bu kağıtların ne olduğunu düşündün? İlahi bir rehber falan mı?"
Phil, mahremine giriliyormuşcasına konuşmaktan çekindi. Ancak önceki gün gördüklerinden sonra uzun zamandır kendine sormamış olduğu bu soruyu yeniden düşünmeye başlamıştı.
"İlahi mi? Pek inançlı biri sayılmam. Ben, bilmiyordum. Yani emin değildim. Tabi ki de kendim olabileceğim de aklıma geldi. Ya da bir başkası ben uyurken cebime falan koyuyor diye düşündüm. Ancak ne düşünürsem düşüneyim emin olmamın bir yolu yoktu. Hem... Tedavi görüyordum. Anlayacağın bir süre tımarhanede tıkılı kaldım. Bu konuyu düşünmemin her şeyi daha da kötü hale getirdiğini fark ettim. Ben de kendime bu soruyu sormayı bıraktım."
"Zor olmalı. Psikolojik sıkıntıların, annen yüzünden miydi?"
Phil bu soruya sinirlendi. "Şimdi beni ve annemi boşverelim. Anlatma sırası sende. Söyle bakalım ihtiyar, ailesini kaybeden bir fabrika işçisinden kumarhanelerde gizlenen soğukkanlı bir infazcıya geçişin nasıl oldu? Benimle işin ne? Hakkımda bu kadar çok şeyi nereden biliyorsun?"
Muzip bir sırıtış yaşlı adamın ağzında yayıldı. "Anlaşılan daha çok yanıt almak için her ikimizin de sabretmesi gerekecek. Gittiğimiz yerde bir çok şey açıklığa kavuşacak."
Phil "Bana uyar" diye düşündü. Önlerinde hala uzun bir yol vardı. Varacakları mola yerine kadar biraz daha uyumaya karar verdi. Koltuğunu geriye yaslayarak ihtiyarı kendisiyle baş başa bıraktı.
23 Mart 2016 Çarşamba
Hikaye: Emanetçi(yeni)
20 li yaşların sonlarında biri gözlüklü iki adam, bir yandan kahvelerini yudumlarken diğer yandan siyaset tartışıyorlardı. Büyük şemsiyeler altındaki masalarda oturan insanların çoğu aynı şeyi yapmaktaydı. Kahvehane, olması gerekenden biraz daha boştu sadece. Belki de bundan dolayı olacak, birkaç masa ötedeki kitabına yoğunlaşmış gibi gözüken daha olgun yaşlardaki kişi, içinde bulunduğu durumun tamamen farkındaydı. Diğer masadaki 2 adam tarafından izlenmekteydi. Kitabı, sigarasını ve çakmağını masada bırakarak tuvalete yöneldi. Tuvalete girmeden önce kasaya yaklaşıp hesabı ödedi.
Masaya döndükten sonra oturmadan eşyalarını alarak hızlıca yürümeye koyuldu. Arkadan birilerinin bağırdığını duydu. "Garson hesap! Çabuk olsun! Neyse buraya bırakıyorum." Yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı.
Yakasında bulunan telsizden gülüşme sesleri geldi.
"Komutanım şunların telaşına bakın"
"Kes sesini! Kendi ilk seferini hatırla. Restorantakilerin havalandırmayı kapatması için 20 dakika tartışmıştın. Rozetini göstermek sonrasında aklına gelmişti"
Telsizdeki adam iç geçirdi.
"Bizim civcivlerin durumu nedir?"
"Sizi kaybetmemek için izlemeden yardım alıyorlar"
"Kameralara güveniyorsunuz demek" diye düşündü. Şimdiki gençlerin her zor durumda teknolojiye sarılması onun canını sıkan durumlardan biriydi. Binbaşı Mithat bu işe başladığında, farklı tipteki ayakkabıları ayak sesinden ayırt edebilmek için bile kendisini eğitmek zorunda kalmıştı. Şimdilerde ise her durumda dijital makinelere güveniliyordu.
Çaylaklar aynı onlara öğretildiği gibi, Binbaşı'nın onları fark edemeyeceği güvenli bir mesafeden takibi sürdürüyordu. Bir yandan da izleme ekibinden konum desteği alıyorlardı. Her ikisi de bunun bir sınav olduğundan habersizdi ve ilk görevlerinin heyecanı tüm bedenlerini sarmıştı.
İzleme ekibinin, hedefin kameraların göremeyeceği bir sokağa yöneldiğini söylemesi üzerine, ikisi de adımlarını hızlandırdı. Birbirleriyle tek işaretle anlaşan ikili, sokağın 2 girişine yönelecek şekilde ikiye ayrıldı. Böyle durumlarda ne yapacakları onlara defalarca tekrarlanmıştı: Hedefi mevcut çıkışlardan kuşatarak etkisiz hale getirmek.
Binbaşı'nın arkasından gidecek olan çaylak, sokağın başına geldikten sonra telsizden konumunu bildirdi ve hızla harekete geçti. Dar sokaktaki merdivenleri olabildiğince hızlı fakat sessiz çıkarken köşeleri geniş açıdan dönüyordu. Son köşeyi dönerken karnına doğru gelen yumruğu zamanında fark etti. Uzanan kolu önce savuşturdu, sonrasında duvardan aldığı güçle geriye doğru bükerek kırdı. Acı içerisinde bağıran kişi yere düştü. Her ihtimale karşı mesafesini koruyan genç aday, istemediği bir manzarayla karşılaştı. Kolunu kırdığı kişi maalesef ortağından başkası değildi.
Minibüsten olayları izleyen teknik ekip çoktan kahkahalara boğulmuştu. Ayakta duran genç yeni yetme, ağzını yakasına yaklaştırarak bozuk bir moralle tekrarladı. "Görev başarısız, olay yerine acil ambulans."
Teknik ekip şefi gülmekten yorulunca diğer kanala döndü:
"Komutanım muhteşemsiniz! Bu sefer bizi bile atlattınız"
Ancak herhangi bir cevap alamadı. Kanalı ve frekansı hızlıca kontrole etti. Bir yanlışlık yoktu. Tekrar denedi:"Mithat binbaşım, orada mısınız?"
Yine yanıt yoktu. Binbaşının farklı nedenlerden telsizini kapattığı pek sık olduğu için önemsemedi. "Bir de şu huyu olmasa" diye içinden geçirdi.
Binbaşı Mithat sokağın girişindeki manavda poşete doldurduğu elmaları bir kenara bıraktı. Amacı başarısız olan gençlere görev sonu birkaç nasihat vermekti. Sokağa girdi ve merdivenleri yavaş yavaş çıkmaya başladı. Derken beklemediği, aralıklı bir çarpma sesiyle temkinli bir pozisyon aldı. Sarı, sert süngerden küçük bir top merdivenlerden sekerek indi. Duvara çarpan topu Mithat eliyle kaptı. Sonrasında yanından merdivenleri telaşla inen genç bir kadın geçti. Göz gezdirirken "acaba çaylakların planladığı ilginç bir numara mı" diye düşündü. Elinde topla beraber kendinden emin merdivenleri çıkmaya devam etti. Şehrin gürültüsü giderek uzaklaşıyordu sanki. Ortam birdenbire çok sessizleşmişti. Sokağı bitirdi, fakat iki çaylağa da rastlamadı. Hafiften telsizine eğilerek:
"Nerede bu iki sersem?" diye sordu. Yanıt yerine birkaç garip hışırtı duydu. Telsizi yakasından söktüğünde kırmızı ışığın yanıp söndüğünü fark etti. Anlaşılan bağlantıyı kaybetmişti.
"Eğer bu o ikisinin marifetiyse tahminimden iyi olmalılar"
Derken etrafına bakma ihtiyacı hissetti. Sokaktan ana caddeye çıkmıştı fakat cadde tamamen boştu. Hiç insan yok! Tüm ışıklar yanıyordu, mağazalardan müzik sesleri geliyordu fakat etrafta kimsecikler gözükmüyordu. O an bunun 2 çaylağı aşan bir durum olduğunu fark etti. Çok daha büyük bir olayın içerisindeydi. Belki de birileri eğitimi fırsat bilerek ona karşı operasyon düzenliyordu. "Sünger top" diye düşündü. O sarı topun içerisinde kokusuz bir gaz falan olabilirdi. "Şu anda zihnim bana oyun oynuyor olmalı!" Topu tutarak inceledi, nemli falan değildi. Sonrasında caddeye doğru fırlattı.
Yanında ne bir silah ne de telsizinden başka bir araç vardı. Yavaş adımlarla etrafta gezinmeye başladı. Bir yandan da vücudundaki anormallikleri tespit etmeye çalışıyordu. Kimseyi görememek dışında tek hissettiği gariplik, uzunca bir süredir gerçekten tatmadığı adrenalin hücumuydu.
Bu caddeden az önce geçmişti, "herhangi bir şekilde boşaltılmış olması mümkün değil" diye düşündü. Belki de çoktan bayılmış ve şu anda hayal görüyordu. Ancak böyle zamanlarda insan oraya nasıl geldiğini bile hatırlamaz ya da bilinci böylesine net olmaz. Binbaşı ise her şeyi çok net hatırlıyordu. Etrafa bakarken bir önceki geçişinden farklı olduğunu düşündüğü bir şey gördü. Yüksek binaların arasında göze çarpan 2 katlı ahşap bir dükkan. Daha önce orada olmadığından emindi. Hatta bu boşluk daha önceden gelmiş olduğu bir dönerciye ait olmalıydı. Belki de bulunduğu durum açısından bir ipucu olabilirdi. Dükkana doğru yaklaştı.
Kapıya geldiğinde "acaba hayal mi görüyorum" diye tekrar düşündü. Eski kapı kolunu kavradı, hissettiği soğukluk, dokunma, hepsi tamamen gerçek gibiydi. Kapıyı iterek açtığında tepesindeki zil çaldı. İçeride de aynı dışarısı gibi kimsecikler yoktu. Mekan bir hediyelik eşya dükkanını andırıyordu. İlk bakışta etrafta bir sürü oyuncak, kitap ve resim vardı. Ancak özellikle oyuncak ve kitaplar kullanılmış havası veriyordu. Belki de ikinci el eşyalar satan veya rehin bırakılan bir yerdi."Merhaba! Kimse var mı?" Dükkanın en dibinde, dönerek yukarıya uzanan ve de yukarısından ışık gelen, dar, ahşap merdiveni fark etti ve oraya yöneldi.
O sırada yukarıda birisinin merdivene yaklaşan ayak seslerini duydu. Kendi adımlarını durdurarak merdivenin başlangıcının hemen yanında pozisyon aldı. İnecek her kimse, gördüğü anda alaşağı etmeye hazırdı. Ancak hamle yapacağı sırada gördükleri, fikrini çabucak değiştirecekti.
Merdivenin diğer ucunda görünen, yün terlikleri ve sıska bacaklarıyla her seferinde bir basamak inmeye çalışan, epeyce yaşlı bir teyzeydi çünkü. Her adımında gıcırdayan merdivenleri iki kolunun yardımıyla inerken, bir yandan binbaşını selamladı:"Özür dilerim, geldiğinizi duyamadım. Biraz yaşlandım sanırım."
Mithat, aklında biriken onlarca soru olduğu halde teyzenin inişini sabırla bekledi. Buralarda gerçek birisine rastlamak onda hem şaşkınlık hem de sevinç yaratmıştı. Teyze merdivenleri bitirince omuzundaki şalı ve üstünü başını düzletti, Binbaşı'ya döndü: "Hoşgeldin evladım"
"Hoşbulduk, adım Mithat. Ben...."
"Sizi gayet iyi tanıyorum Binbaşı. Buraya neden geldiğinizi anlatmanız yeterli."
Binbaşı şaşkınlığını gizleyerek yaşlı hanıma daha dikkatli bakmaya çalıştı. Onu daha önceden görmüş müydü? Hayır. Öyleyse nasıl olur da onu gayet iyi tanırdı? Belki de sadece üniformasından rütbesini fark etmişti. Tek sıkıntı Binbaşı'nın o sırada üniformasız oluşuydu.
"Şey, bana burasının tam olarak ne olduğunu söylerseniz belki ben de neden burada olduğumu anlayabilirim."
Yaşlı kadın gülümsedi. Ağır adımlarını tezgaha yönlendirdi. "Anlaşılan bir müddet buradasınız. Çay içer miydiniz?"
"Hayır teşekkür ederim. Pek vaktim de yok, bir an önce burada neler döndüğünü öğrenmeliyim."
"Zaten bunun için buradasın. Meraklanma, vaktimizin yeteceğini sanıyorum. Benim içmemde bir sakınca olur mu? Yaşlıyım ve bolca sıvı almam gerekiyor."
"Yo, neden olsun. Bunun için buradasın derken tam olarak neyi kastettiniz? Beni nereden tanıyorsunuz?"
Yaşlı kadın loş ışıktaki tezgahta çayını doldurduktan sonra Mithat'ın önünden geçti ve iki sandalyenin karşılıklı bulunduğu küçük yuvarlak masaya oturdu. O geçerken binbaşı onu daha dikkatli inceleme fırsatı buldu. Bembeyaz saçlarının üzerinde açık yeşil ince bir tülbent, yünden yapılmış şalı ve eski moda gözlükleriyle normal bir yaşlı görüntüsü veriyordu. Eğilmiş kamburuna rağmen Mithat ile aynı boyda sayılırdı. Gençliğinde epey uzun birisi olmalıydı.
"Burası bir emanetçi evlat."
"Emanetçi mi?"
"Evet. Etrafına bir bak. İnsanlar kendi hayatlarında istemedikleri şeyleri süresiz olarak bana emanet ederler. Yıllardır bir tanesini bile kaybetmeyi göze almadım. Hiçbirisine kıyamadım. Onlar için değersiz olan bu şeylerin her biri bence çok ama çok kıymetli."
Mithat, çabuk nutuk çekmeye başladığını düşündüğü ihtiyarın sözlerini kafasında öğütmeye çalışırken, bir yandan da yavaşça etrafı gezerek gözlemlemeye koyuldu. Hemen karşısında çok eski video oynatıcılarında oynatılan, büyük, siyah kasetlerden oluşmuş, tarih sırasına göre dizildiği anlaşılan bir yığın vardı. Onların hemen yanında bahsi geçen o eski video oynatıcılardan bir tane ve bağlı olduğu 37 ekran bir televizyon. Televizyonda da an itibariyle bir düğün sahnesi sürekli başa sarıyordu. Siyah beyaz görüntüde ayağı kaydığı için düşen damat ve tutunduğu gelinin, düğün pastasını devirişi tekrar ediyordu. TV programlarında izlediği komik videolardan bir kesitti sanki.
Onun yanında eski kıyafetlerle dolu bir askılık duruyordu. Kıyafetlerin hepsi birbirinden kirli ve lekeliydi. En öndeki küçük beden gömleğin düğmelerinin bir kısmı kopmuş, üst cebinde ise dik şekilde koyulmuş ufak bir kalemlik vardı. Binbaşı biraz yaklaşınca bu kalemliğin tıpkı çöp gibi koktuğunu fark etti. Yüzünü buruşturarak sordu:"Nasıl yani?"
"Burada gördüğün bu eski püskü şeylerin her birisinde paha biçilemez anılar yatıyor. Hiçbirisini bir diğerinden ayıramam."
"Demek süresiz öyle mi? Bir nevi ikinci el eşya koleksiyoncususun denebilir." Yaşlı kadın tekrar gülümsedi ve önüne baktı. "Ancak bir temizlikçi tutsan iyi edersin. Buradaki eski eşyaların bazıları resmen kokuşmuş. Allah aşkına şunun içerisinde ne var böyle.."
Mithat gömleğin cebindeki kalemliği eline aldı. İçi nispeten boş hissettiriyordu. Üzerinde kir ve tozdan zar zor seçilen yazılar vardı. Tozları koluyla silkeledikten sonra en belirgin olanını okuyabildi:KORKAK!
24 TEMMUZ 1968 İZMİR
Elleri cebinde okul bahçesindeki bankta tek başına oturan genç, ona doğru yaklaşan öğretmeni görünce ayaklandı. Tüm öğle arası yalnız başına dakikaları saymıştı ancak şimdi de kalkası gelmiyordu bir türlü. Kafasının üst tarafı kelleşmiş ceketli adamın "Hadi evladım" nidalarıyla oflaya pufflaya sınıfının yolunu tuttu.
Sınıfa yaklaştığında başıboş öğrencilerin derin uğultusu onu karşıladı. Kapıdan girdiğinde yine her zamanki gibi öğretmen masasının yanında dip dibe sıralanmış dedikodu yapan kızlar, bir anlık duraksadı ve hepsi birden gözlerini ona doğru dikti. Genç adam aldırmadı. Arka taraftaki sırasının yolunu tuttu. Kızlar da hemen akabinde ateşli sohbetlerine devam ettiler.
Oturup sırasının altını yokladı. Muhabbet edecek kimsesi olmadığı için hoca gelene kadar deftere bir şeyler karalamayı düşünüyordu. Ancak aradığını bulamadı. Eğilip bir daha kontrol etti, kalemliği görünürde yoktu. Birden sinirden kulaklarının yandığını hissetti:"Şerefsiz piçler!"
Sırasından hızlı adımlarla kapının yanındaki çöp kutusuna ilerledi. Tam da düşündüğü gibi kalemliği çöp kutusunun içindeydi. Kalemliğini çöpten aldıktan sonra arkasına ani bir bakış attı. Gözüne ilk ilişen ona bakıp kıs kıs gülen kızlar oldu. Ancak asıl aradığını pencere kenarında ona doğru sırıtan 3 erkek öğrenciye baktığında buldu. Kalemlik elinde onlara doğru yürüdü.
"Lan şerefsiz Bilal! Siz yaptınız dimi lan!"
"Biz ne yapıcaz lan aptal doğru konuş! Nöbetçi çöpleri çöp kutusuna atmış işte"
Diğer iki çocuğun kahkahaları arasında Bilal'in yakasına yapıştı. Ancak gülen elemanlar aniden ciddileşip onu iki kolundan yakaladılar. Bilal ile beraber onu çöp kutusuna doğru ittirmeye başladılar.
"Oturtun lan çöp kutusuna şu ibneyi!"
Duvara çarpan sırtından güç alarak onları engellemeye çalışırken bir yandan da "Bırakın, şerefsizler bırakın beni!" diye feryad ediyordu. Sınıfın geri kalanı hiçbir şey yapmadan yüzlerinde gülümsemeyle olanları izliyordu. Derken kapı açıldı ve sınıfa öğretmen girdi:
"Bu ne gürültü! Napıyosunuz bırakın çocuğu! Ders başlıyor şu halinize bakın. Çabuk yerlerinize!"
Bilal ve çetesi işlerini bırakıp sıralarına koştu. Genç adam çöpe düşmemeye gayret ederek zorlukla doğruldu. "Eşek kadar adam oldunuz hala şebeklik peşindesiniz. Mithat, evladım bu ne hal?"
"Bilal'ler kalemliğimi yine çöpe atmış hocam"
"Anlaşıldı, geç yerine. Bilal sen ders bitimi benimle müdüre geliyosun!"
Mithat yerine geçerken Bilal'in çelmesine takıldı ancak düşmedi. Bilal, işaret parmağını ona doğru sallarken "sen görürsün" der gibi bir ifade takındı.
Ders bitiminde Mithat yapması gerekeni biliyordu. Eşyalarını hızlıca toparlayıp kucakladı ve herkesten önce çıkışın yolunu tuttu. Ancak onu sınıfın kapısında iki yaver durdurdu. Diğer herkes olacakları bildiğinden hızlıca sınıfı terk ediyordu.
"Bırakın gideyim."
"Nereye kaçıyorsun lan korkak! Bir yere gidemezsin buradasın. Daha çöplerin hepsini atmadık"
Mithat onlarla itişirken boşalan sınıfa Bilal damladı. Çantasını ve ceketini en yakın sıraya koyup çemkirir bir halde Mithat'ın üzerine yürüdü."Babam ağzıma sıçıcak lan senin yüzünden orospu çocuğu!"
Mithat'ı gömleğinden tutup havaya kaldırdı ve sırtını tozlu tahtaya vurdu. Kaburgaları çıtırdayan Mithat can havliyle bir kaç yumruk savurdu ancak Bilal neredeyse onun bir buçuk katıydı ve yumrukları yüzüne dahi erişmiyordu. Bu halde çırpınırken gömleğinin ön düğmeleri koparak yerlere saçıldı. Bilal onu tahtadan sıyırarak yere kondurdu. Diğer iki genç dayanma gücü kalmayan Mithat'ı kollarından kolayca kavrayarak kaldırdılar ve sürükleyip çöp kutusuna oturttular. Bilal, etrafa saçılan eşyalardan Mithat'ın kalemliğini buldu, öğretmen masasından bir adet tebeşir alıp, üzerine kocaman harflerle bastırarak "KORKAK" yazdı ve çöpte kıvranan Mithat'ın gömlek cebine dik bir şekilde oturttu."Şimdi oldu işte."
Sonrasında üç arkadaş gülüşmeler eşliğinde onu sınıfta tek başına bıraktı.
*************************************************
Binbaşı, hafızasına hücum eden anılar silsilesinden kurtulduğunda kalemlik elinden düştü ve yerde yuvarlandı. Başını yavaşça döndürerek yaşlı kadına doğru baktı ve ondan adeta bir şeyler söylemesini bekledi. Öyle de oldu: "Çocuklar bazen cidden acımasız olabiliyor öyle değil mi?"
Mithat söylecek bir söz bulamıyordu. Ağır hareketlerle yaşlı kadına doğru yürürken adımları henüz titremiyordu ancak gözleri anlamsızca boşluğa bakıyordu. Kadının karşısında duran sandalyeye oturdu.
"Şimdi biraz çay alır mısın?"
"Evet, biraz çay iyi olurdu."
Kadın binbaşıya çay koyarken konuşmayı sürdürdü: "Çocuklar, ah, onları genelde en masum halimiz olarak tanımlarız. Ancak dönüp baktığımızda hiçbir çocukluk sanıldığı kadar masum geçmez. Henüz içten pazarlıklı olmayı, kötü yanlarımızı saklamayı tam öğrenemediğimizden insanların en karanlık tarafları da çoğu zaman ilk defa çocukluğunda görünür. Kimse 30'undan sonra hırsızlığa, insanlara zarar vermeye başlamaz. İlk vukuatlarını her zaman çocukluklarında yaparlar. Saklamaktan bahsetmişken, az önce tecrübe ettiğin üzere burada gördüklerin genelde nahoş türden olanlar. İnsanların bunları benden ebediyen saklamamı istemesinin sebebi de zaten bu."
"Buradakiler tam olarak ne?"
"Daha önce de söylediğim gibi, anılar. Dünya ve evren çok büyük olabilir. Ancak sadece görüp yaşayabildiğin ve hatırlayabildiğin kadarı senindir. Diğer bir deyişle anıların senin kendi dünyandır. Peki unuttuğumuz anılara ne olduğunu hiç merak etmiş miydin?"
"Şey, sanırım aklmızdan silinip gidiyorlar. Yok oluyorlar."
"Peki yok oluyorlarsa hatırladığımızda tam olarak nereden geliyorlar?"
Mithat duyduklarının hepsini birden sindiremiyordu. Bir yandan "kafayı mı yedim acaba" diye düşünürken diğer yandan içtiği çayın, az önce hatırladıklarının gerçekliği kafasını karıştırıyordu.
"Peki bu kötü anıların sende işi ne? Benim yıllar önce unuttuğum kalemlik ve gömleğim sende tam olarak ne arıyor?"
"Beni dinlemiyorsun galiba, onu bana kendin verdin."
"Ben mi? Seni hayatımda ilk defa görüyorum ben. Dahası bu eşyaların hepsi eski evimizle beraber yandı. Onlara ben bile sahip değilken sana nasıl vermiş olabilirim söyler misin?"
"Onlar bende çünkü unutmak istedin. Bir daha aklına hiç gelmesin istedin. Hatta bu sebepten evinin yanmasına bile sevindin. O evle, o mahalleyle, o okulla alakalı kötü anıların da beraberinde yandı çünkü senin için."
"Ne demek istiyorsun? Evi ben yakmışım gibi konuşuyorsun!"
"Şunu demek istiyorum binbaşı: Sizce siz iyi bir insan mısınız?"
"Bu nasıl bir soru? Konumuzla ne alakası var?"
"Sonuçta subay okulunu bitirerek ailenizi sefaletten kurtardınız. Küçük kardeşinizi okuttunuz. En önemlisi ülkeniz için savaştınız. Madalyalar ve binbaşı rütbesi kazandınız. Birçok kişinin gözünde gerçek bir kahramansınız. Emekliliğinizde bile istihbarat bölümüne genç yetenekler yetiştiriyorsunuz. Tüm bunlar sizi tatmin ediyor mu?"
Bu kadının olayı neydi? Nasıl oluyor da Mithat hakkında her şeyi ayrıntısına kadar bilebiliyordu? Hayatı boyunca onu takip etmiş görünmez bir ruh falan mıydı? Peri miydi? Ya da daha gerçekçi bakarsak eski gizli bir ajan veya devlet görevlisi miydi? Binbaşı hiç bilmiyordu.
"Bilmiyorum, yani bu açıdan hiç düşünmedim."
"Farkındayım. Zaten daha önceden de söylediğim gibi, bunun için buradasın. İstersen sohbetimize üst katta devam edelim. Orada ilgini çekecek bazı şeyler olduğuna inanıyorum."
Yaşlı kadın önde, binbaşı arkada dar yapılı dönen ahşap merdivenleri çıktılar. Emanetçi haklıydı, merdivenin hemen çıkışında binbaşının ilgisini doğrudan çekecek bir kısım vardı. Geniş bir camekan ve içerisinde sıralı halde dizilmiş çeşit çeşit silahlar. Üst kat beklediğinden daha küçük ve sıkışıktı. Mithat, antika kılıklı silahlardan eline bir revolver aldı. Nişangahını kontrol etmek için ileriye doğru uzatıp tek gözünü kıstı. Etrafa bakınırken namlunun ucunda yaşlı kadına rastladı.
"Bu kadar eski silahın burada işi ne?"
"Silahlar binbaşı, gayet akılda kalıcı aletlerdir. Özellikle de patladıkları zamanlarda. Ayrıca sizi temin ederim, en kötü anılarda bolca bulunurlar."
Binbaşı iç geçirdi. "Bilmez miyim.."
"Siz de savaşta bulundunuz öyle değil mi?"
"Şey, diğerlerine kıyasla benimki pek savaş sayılmazdı ancak evet, çatışmalarda bolca bulundum."
"Kıbrıs çıkartması mıydı?"
"Evet. Aslına bakarsan ilk çatışma deneyimimi asker olmadan çok öncesinde yaşadım."
"Öyle mi? Burada bulunmadığına göre o kadar da kötü değildi anlaşılan."
"Doğrusu berbat bir gündü. Belki de hayatımın en berbat anısıydı."
"Öyleyse unutmak istemediniz."
"Öyle. O gün babamı kaybettim. O da benim gibi bir askerdi. Görevi gereği kırsal bir yerde konaklamak zorundaydık. Eşkiyalar tarafından evimiz basıldı. Annem ve kardeşim rehin alındı. Bizleri korumaya çalışan babamı kafasından vurdular."
"Anlıyorum. Çok korkmuş olmalısınız."
"Eşkiyalar kapıyı kırdığı sırada ben dışarıdaydım. Annem ve kardeşimi yakaladıklarını görünce koşup kaçmak, birilerine haber vermek istedim. Ancak bedenime bir türlü sözümü geçiremedim. Güvenlik güçleri beni bulana kadar saklandığım çalıdan sessizce olanları izledim."
"Bence kendinize karşı haksızlık ediyorsunuz. Unutmayın siz sadece bir çocuktunuz."
"Biliyorum.."
Mithat silah elinde şekilde yürüyerek dar alanı gezmeyi sürdürdü. Silahlar eskiden yeniye sıralanmış gibiydi. Odanın merdivene ters kalan tarafında, iki buzlu camlı pencere ve ortasında yatak odası girişini andıran bir kapı vardı. Belki de burası yaşlı kadının kaldığı yerdi. Tabii bu cin kılıklı kadının uyumaya ihtiyacı varsa.
Kapıya yaklaştığında pencerelerin birisinin altında, koleksiyon tipinde cam ile ahşapla kutulanmış ve duvara asılmış bir silah dikkatini çekti.
"Hey bir dakika, söyler misin bu gördüğüm 61 yapımı bir Carpati Md. değil mi?"
"Sanıyorum silahlardan anlıyorsunuz binbaşı"
"Ondan değil, bunlardan bir tane de bende vardı. Bu köpek iyi tabancadır. Kullandığım süre boyunca tek bir defa bile tutukluk yapmadı. Antrenmanlarda bile beni hiç yüzüstü bırakmadı sağ olsun."
"İlginç, aslında horozunun sıkça takılmasıyla bilinen bir tabanca modelidir."
"Haklısın, bendeki bir çeşit üretim hatası olmalı. Her defasında tıkır tıkır çalıştı."
"Demek her defasında."
"Evet. Hatta benimkinin kabzasının alt kısmında derin bir çatlak..."
Binbaşı duvardan aldığı kutunun alt kısmına bakarken birden donakaldı. Silahın kabzasının alt kısmında bulunan çatlak, onun bahsettiği çatlaktı. Bu silahı Kıbrıs'ta bir çatışma esnasında kaybetmişti. En azından öyle hatırlıyordu. Silahla ilgili aklından silinmiş kötü anısı acaba neydi?
Emanetçi'ye onay isteyen hızlı bir bakış attıktan sonra kutunun arkada bulunan kapağını açmaya koyuldu. Tabancayı eline aldığı andan itibaren kolundan başlayıp sırtına doğru ürperen tüyleri, içine çektiği derin nefes, merakı ve beynine hücum eden anılar birbiriyle yarışıyordu.
22 TEMMUZ 1974:Kıbrıs Barış Harekatı
Yaz ortasında olmasına rağmen serince bir akşamüstüydü. Hazırolda yan yana tek sıra olmuş askerlerin kimisinde korku, kimisinde heyecan kimisinde ise ürperme hakimdi. Akıllarında ne mi vardı? Buna birazdan görecekleri komutanları karar verecekti. Şimdilik sadece yürekleri doluydu. Akılları da silahları da biraz sonra dolacaktı.
Sıranın başında Yüzbaşı Mithat belirdiğinde titreyen askerlerin titremesi durdu, sakin kalmayı başaranların ise kalbi hızla atmaya başladı. Her şeyin başladığı o geri dönülmez âna girmişlerdi artık.
"Asker! Rahat!"
Yere vuran ayakların aynı adan gümleyen sesi duyuldu.
"Kulağınızı açın ve beni iyi dinleyin! Şehrin doğu yakasında saklanan düşman askerleri tespit ettik. 2 adet yan yana binaya eş zamanlı operasyon yapacağız."
Askerlerden sessizce iç geçirenler oldu. Şimdiye kadar tuttukları nefesi bırakanları Mithat Yüzbaşı da duydu.
"İki bölük halinde iki binayı tehditten arındıracağız. Binaların içerisinde as sayıda düşman var ancak patlayıcıları olabilir. O yüzden dikkatli ve temkinli ilerleyeceğiz. 4 kişilik gruplar halinde 3 girişten aynı anda giriş yapılacak. Ön kapıdaki grubun başında ben olacağım. Anlaşıldı mı asker!?"
"ANLAŞILDI KOMUTANIM!"
"Her iki binanın içerisinde rum siviller olabilir. Ateş hattından kurtulan siviller teslim alınacak. Anlaşıldı mı asker!?"
"ANLAŞILDI KOMUTANIM!"
"Öyleyse hep beraber! Elimde tüfenk, gönlümde iman!"
"ELİMDE TÜFENK! GÖNLÜMDE İMAN!"
"Dileğim tektir, ille de vatan!"
"DİLEĞİM TEKTİR! İLLE DE VATAN!"
"Ocağım ordu, büyüğüm Nebî!"
"OCAĞIM ORDU! BÜYÜĞÜM NEBÎ!"
"Vatanı ma'mur eyle Yârabbi!"
"VATANI MA'MUR EYLE YÂRABBİ!"
"Milleti mesrur eyle Yârabbi!"
"MİLLETİ MESRUR EYLE YÂRABBİ!"
"Gazan mübarek olsun asker!"
"SAĞ OL!!!"
Vatani duyguları zirve yapmış askerler komutanlarının liderliğinde gruplara ayrılmaya başladı. Silahlandıktan sonra 2 bölük de sırayla kamyonlara dizildi ve yola koyuldu.
Bölükler binayı güvenli mesafeden inceledikten sonra konuşulduğu gibi 4 er kişilik gruplar halinde ön ve arkayı kuşattılar. Üçüncü giriş bitişik yan binanın çatısına bakan camsız bir pencereydi. Düşmanın iki taraflı kuşatılması açısından en çok önem arz eden grup buradan girecek olanıydı. Belki sıcaktan belki de bu yüzden genç erlerin her birisi operasyon henüz başlamadığı halde kan ter içerisindeydi. Hepsi de içinde bulundukları stresin operasyon başlayınca yok olmasını umuyordu. Öyle de olacaktı, tek bir er hariç.
Telsizden verilen işaretle 3 girişten aynı anda el bombaları atıldı. Neredeyse aynı saniyede içeriden silah sesleri karşılık vermeye başladı. Gizli bir operasyon değildi ne de olsa, düşman çoktan orada olduklarının farkındaydı. İki asker onlara öğretildiği gibi pencerenin iki yanından odaya hızlıca dalış yaptı ve odanın kapısının iki yanına konuşlandılar. Henüz girmeyen iki askerden birisi odanın kapısına nişan almış dışarıdan onları koruyordu. Diğeri ise operasyon başladığından beri donup kalmıştı. Sanki tüm algısı kapanmış, kasları onun sözünü dinlemeyi bırakmıştı. Çevresinde neler döndüğünü anlamaya başladığı sırada kapıya nişan alan arkadaşı onu tekmesiyle sarstı.
"Neyi bekliyosun! Hadi! Yürüsene!"
Kendine gelen asker koşarak cama yaklaştı ve çevik bir hareketle kayarak içeri daldı. İçerideki iki arkadaşını kontrol ettikten sonra kapıya yöneldi ve yine hızlıca koşarak kapının karşısında bulunan kolona siper aldı. Kapının yakınındaki arkadaşına düşman gördüğünü işaret etti. Her ikisi aynı anda kafalarını çıkarıp ateş açtılar ve kaçmaya çalışan düşman askerini vurdular. İkisi önde ikisi arkada ilerlemeyi sürdürdüler. Kapısı kapalı odalara rastladıklarında öndekiler kapının iki yanına yerleşiyor, arkadakilerin birisi nişan alırken diğeri kilidi kırarak kapıyı açıyordu. Bu şekilde boş 2 oda keşfettiler. Şimdilik her şey yolunda gidiyordu. Donakalan askerin endişeleri yavaş yavaş kafasından süzülüp gidiyordu.
Derken içerisinden tıkırtılar gelen bir odaya yaklaştılar. Hiç insan sesi gelmiyordu. Belli ki içeridekiler sessiz kalmaya çalışıyor ancak beceremiyordu. Askerler aynı yöntemle yerleşerek kapıyı kırdılar. Birden duydukları çığlıklar onları da şaşırttı. İçeride 4 adet sivil vardı. İki tanesi durmadan çığlık atıyor diğer ikisi de korkan ve yalvaran gözlerle onlara bakıyordu. İlk giren asker diğerlerine döndü:
"Ben bunları bağlarım. Siz yan odaya bakın."
Siviller çıkanların ardından yine korkuyla bakakaldılar. Üç asker bu sefer bir kişi eksik şekilde yerleşerek kapıyı kırmaya hazırlandılar. Tam o esnada içeriden yine tıkırtılar duyuldu. Ancak bu sefer bu tıkırtıları ard arda silah sesleri takip etti. Kapını bir yanındaki asker kanlar içerisinde yere düştü. Diğer taraftaki emekleyerek arkadaşının yanına geldi ve onu kontrol etti. Başına isabet eden kurşunla ölmüştü. Yan taraftaki gürültüyü çoktan duyan düşman askerleri kapının iki yanına ateş açmıştı ve ince duvarlardan geçen kurşunlar askerin sonu olmuştu. Arkadaşının cesedini kapıdan geriye sürükledikten sonra tekrar yerini aldı. Kapının kilidini diğer arkadaşı kırdı. Daha sonra içeriye bir el bombası atıldı. Patlayan bombanın hemen ardından toz içerisinde odaya iki kişi dalarak sağ kalanları temizlediler. Toplam 3 kişilik bir gruptu. Aksiyon sona ermişti. Tekrar arkadaşlarının yanına koştular. Sivilleri bağlamakla görevli olan da onlara katıldı. Üzülmeyi sonraya erteleyip yollarına devam etmek zorundaydılar. Öyle de yaptılar.
Mithat yüzbaşı için de işler pek farklı gitmiyordu. İlk katta kayıp vermemişler ancak ikinci kattaki patlayıcılı tuzakta bir asker ağır yaralanmıştı. Bir diğeri onu taşıyabilmek adına geri dönmek zorunda kalmıştı. Böylece iki kişi üçüncü kat merdiven çıkışına siper almış halde destek bekliyorlardı.
Derken koşan ayak sesleri duyuldu. Yüzbaşıyla askeri ateşe hazır konuma geçtiler. Koridorun sonundaki köşede uzun gölgeler belirdi. Yüzbaşı soğuk soğuk terlemeye başladı. Gölgelerin sahiplerinden birisi hızlıca koşarak karşıya geçti. Yüzbaşının yanındaki asker ateş etti ancak ıskaladı. Mithat ona doğru döndü:"DUR! Ateş etme!"
Sonrasında ayağa kalkarak karşıya doğru seslendi:
"Asker! Çık ortaya benim, yüzbaşı Mithat!"
Üç asker koridorun ucunda kendilerini gösterdi. Rahatlamış halleri yüzlerinden belliydi.
"İki alt girişi de hallettik. Üst katlar temiz mi?"
"Temizledik komutanım! Sivillere rastladık! Bağlı haldeler."
"Durun dikkatli olun! Öyleyse bir tek bu kat ve bu iki oda kaldı. Kayıp var mı?"
Askerler üzgün biçimde önlerine baktı.
"Anlaşıldı. Düzeni bozmayın! Pozisyon alın! Aynı anda!"
Yüzbaşının yanındaki asker komutanını uyardı: "Komutanım, destek beklemeyecek miyiz?"
"Destek geldi görmüyor musun? Bundan iyi destek mi olur? Hadi! Benim işaretimle burayı da temizliyoruz!"
Diğer üçlü kendi yakınlarındaki kapıya yerleştiler. Mithat da yanındaki askere diğer kapıyı kırması için işaret verdi. Aynı anda olmasa da Yüzbaşı biraz daha önce olacak şekilde iki odaya dalış gerçekleşti. İçeri doğru çarparak açılan kapıdan giren Mithat önce odayı boş sandı. Sonra karşı köşeye sinmiş insanlar gördü. Biri yetişkin iki kişi. Hayır, ikisi de çocuktu. Yalnızca kız olan diğerinden uzundu. Silahını doğrultmuş vaziyette etrafı kolaçan ederken er de içeri girmek üzereydi. Derken yan odadan çatışma sesleri gelmeye başladı. Yüzbaşının arkasını kollamakla yükümlü olan er, önce sol yanına baktı, sonra o tarafa doğru koşturdu. Mithat da o tarafa gitmek üzere arkasını dönmüştü ki, kapının arkasındaki karanlıktan hızlıca kafasına doğru gelen sert bir cisimle yere düştü. İrice bir adam aynı karanlıktan çıkarak onun üzerine bindi. Bu sefer tahta bir masa ayağı olduğu anlaşılan sert cismi yüzbaşının boğazına bastırmaya başladı.
İki çocuk çığlık çığlığa bağırıyor, Yüzbaşı Mithat iki eliyle boğazındaki tahta ayakla mücadele etmeye çalışıyordu. Tek umudu yan odayı temizledikten sonra yardımına koşacak askerleriydi. Derken bahsi geçen odadan epey gümbürtülü bir patlama sesi yükseldi. Sarsıntının etkisiyle çocuklar sustu. Yüzbaşının üzerindeki irice adam dengesini kaybederek yana düştü. Bu büyük fırsattan yararlanmak zorunda olan Mithat hemen belindeki silaha sarıldı. Ancak onu yerinde bulamadı. Onun yerine hızlıca doğrularak yere düşen kalın tahtayı aldı. Yerde emekler vaziyetteki adama yaklaştı ve kafasına doğru tüm gücüyle savurdu. Kolları boşanan adam yere yığıldı.
Sendeleyerek derince bir nefes çekti. Nefes alırken boğazı çok acımıştı. Tahtayı elinden bırakıp adamı kontrol etmeye gitti. Adam ölmüştü. Çocuklarda ise bir süredir derin bir sessizlik hakimdi. Acaba onlar da öldüler mi diye o yöne doğru döndüğünde istemediği bir sürpriz onu bekliyordu.
Ufak olan erkek çocuk, belinde bulamadığı 61 yapımı Carpati Md. tipi tabancasını yüzbaşına doğru doğrultmuş, yaşlı gözlerle ona bakıyordu. Ablası olduğunu tahmin ettiği kız arkada parmaklarını ağzına sokmuş olanları izliyordu. Çocuğun elleri titriyordu. Mithat ise az önceki çatıdaki asker misali donmuş bir vaziyetteydi. Ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu. Az önce boğuşup öldürdüğü adam muhtemelen bunların yakınıydı. Belki de babasıydı.
Silahın emniyeti! Tabi ya! Kapalı olmalıydı.
Görebilmek için yana doğru bir adım attığı anda çocuk, rumca bir şeyler bağırdı ve silahla onu takip etti. Mithat daha fazla kıpırdamaması gerektiğine ikna olmuştu. Çocuk, iki elinin parmaklarıyla silahın horozunu geriye doğru itti.
Emniyetin kapalı olmadığı aşikardı artık. Mithat son çare olarak çocuğun üstüne atlamayı düşündü. Tam harekete geçeceği sırada çocuk tekrar rumca bir şeyler bağırdı. Elleri iyiden iyiye titremeye başladı. Muhtemelen tetiğe bile basamayacaktı. Ancak rum çocuk, yine de titreyen elleriyle tetiğe basmayı becerdi.
Mithat gözlerini kıstı ve bekledi. Fakat silah patlamadı. Onun yerine birkaç tıkırtı ve bir klik sesi duyuldu. Şaşıran velet tekrar denedi, aynı. Yüzbaşının üçüncüye denenmesine izin bile vermemesi gerekirdi ancak o da şaşkınlıktan bir şey yapamıyordu.
Çocuk, başarısız 2 denemeden sonra ağlayarak dizlerinin üzerine çöktü. Silah da eliyle birlikte yere düştü. İlk ve son kez tutukluk yapan tabancası, yüzbaşının kendi hayatını kurtarmıştı.
Şaşkınlığını atlatmayı başarınca Mithat, hızlıca çocuğun yanına geldi. Silahı çocuğun elinden alırken bir asker kapıda belirdi. Çocuğun elinden silahı alışını gördü.
"Komutanım! Tuzak! Bomba! Komutanım? Siz iyi misiniz?"
"İyiyim önemli bir şeyim yok. Kayıp var mı?"
"Can kaybı yok ancak yaralılar var."
"İyi. Sen bu çocukları götür. Ben dışarı çıkıyorum sıhhiye de birazdan burada olur. Geçmiş olsun asker."
"SAĞ OL!"
***********************************************************
Binbaşı, sanki taşıdığı ağırlık ona fazla gelmişçesine yavaşça yere çöktü. Bomboş gözlerle karşıya doğru bakarken sayıkladı:"Olamaz, mümkün değil böyle bir şey!"
"Olanaksız olan nedir?"
"Ben... Böyle bir şeyi unutmuş olamam. Yani evet... Bunları yaşadığım doğru, hatırlıyorum. Hatta bu operasyon benim binbaşılığa yükselişimi getiren olay. Öyleyse neden böyle bir şeyi unutayım ki? Bir insan böylesi önemli bir anısını unutabilir mi?"
"Neden unuttuğunuzu merak ediyorsunuz demek. Bunun arkasındaki gerçek nedeni ben de söyleyemem. Ancak şurasından kesin eminim; siz, sanılanın aksine duygularınızla kolayca baş edebilen birisi değilsiniz. Zaten başınıza ne geldiyse bu sebepten gelmedi mi?"
Mithat boş gözlerini önce kucağındaki tabancaya, sonrasında yaşlı hanım teyzeye çevirdi. Ayağa kalkarak ona doğru yaklaştı: "Daha açık konuş lütfen"
"Soğukkanlı ve duygusuz biri olarak tanınıyorsunuz. Herkes başarınızın altında bu özelliğinizin yattığını düşünüyor. Ancak gerçekte duygularınızı herhangi bir şekilde bastırmıyorsunuz. Yalnızca onlardan kaçıyorsunuz. Böyle yaptığınız zaman duygularınız en savunmasız anınızda sizi tekrar yakalayacaktır."
"Hangi duygulardan bahsediyorsunuz?"
"Mesela suçluluk duygusu. Babası gözlerinin önünde ölmüş birisi olarak o çocuğa karşı hissettiklerinizden bahsediyorum. Silah patlamak üzereyken neden kaçmak veya elleri titreyen çocuğa hamle yapmak yerine gözlerinizi kısıp beklediğinizden. Ve ayrıca sonrasından."
"Ne olmuş sonrasına?"
"Neden kendi terfi töreninize katılmadınız Binbaşı? Niçin? Ya da neden aktif görevden erkenden emekli olmayı seçtiniz? Savaş görenler için bu durum normal kabul edilir ancak siz farklıydınız. Sizin savaşla bir probleminiz yoktu. Aksine savaş, sizin dünyanın geri kalanından alacağınız intikam için bir fırsat gibiydi. Ancak o çocuk, o gün yaşadıklarınız fikrinizi değiştirdi öyle değil mi?"
"Ben... Bilmiyorum. Sanırım öyle oldu."
"O gün her ne hissettiyseniz, o duygudan kaçabilmek için olabildiğince uzağa gittiniz. Bu yüzden her şeyi unutmayı bile göze aldınız. Ve işte yine, burada aynı duygular karşınıza çıktı. Ne kadar kaçsanız da sizi yakalamayı başardılar. O çocuklara ne olduğunu hiç merak ettiniz mi?"
"Hayır. Sanırım diğer anılarımla birlikte onları da tamamen unuttum."
"Öyleyse size yolculuğunuza devam etmeyi öneririm binbaşı. Eminim sonunu benim gibi siz de merak ediyorsunuz."
Yaşlı kadın başıyla kapalı kapıyı işaret etti. Mithat, eninde sonunda o kapıdan geçmesi gerekeceğini daha ilk görüşte sezmişti. Kapının arkasında her ne varsa, bir kapıyla korunuyor olması onun büyüklüğünün ve öneminin işareti olmalıydı. Buzlu camlar ise bakılmaması, görülmemesi gerektiğini söylüyordu adeta. Ancak Mithat için geri dönüş fırsatı çoktan kaçmıştı. Her bir hücresi ona bu işin sonunu getirmek zorunda olduğunu fısıldıyordu.
Yavaş adımlarla o tarafa yaklaştı ve gevşek kapı kolunu kavradı. Ayak ucuyla ittirdiği tahtadan kapı gıcırdayarak içeriye doğru açıldı. Binbaşı önce gri dumandan başka bir şey göremedi. Sonrasında somut şekiller kendisini bir bir göstermeye başladı. Gördükleri iki adet aralıklı yan yana dizilmiş yataklı bir odadan ibaretti. Sonrasında üzerinde yatan insanlar ve etraftaki diğer eşyalar belirdi. Kapıdan tamamen içeriye girmiş olduğu halde sanki odanın tam içerisinde değildi. Mithat'la gördükleri arasında halen gri bir sis perdesi duruyordu
Dikkatli bakınca uzak olan yatakta operasyonda ona silah doğrultan erkek oğlanın yattığını anlayabildi. Gözleri açık ve bilinci yerinde duruyordu. Öte yandan diğer yatakta yatmakta olan ablasının gözleri kapalıydı ve ağzında soluk almasına yardımcı bir oksijen maskesi bulunuyordu. Çocuğun yanında ayakta bekleyen önlüklü adam ve beyazla içerisindeki kadın, buranın bir hastahane odası olduğuna dair şüpheye yer bırakmıyordu.
"Hala aynı mı?"
"Evet doktor bey, hala ağzını bıçak açmadı."
"Bir yakını çıktı mı peki?"
"Haber bekliyoruz ancak kalan tek ailesi bu kız çocuğu gibi duruyor."
"O ne durumda?"
"Durumu kritik. Her şey bilincinin yerine gelmesine bağlı."
"Anlaşıldı. Bir gelişme olursa beni haberdar edin."
"Doktor bey, yine o beyefendi ziyarete geldi efendim. İçeri alalım mı?"
"Alabilirsiniz, ancak fazla uzun sürmesin."
Doktor beyle birlikte odadan çıkan hemşire kısa bir süre sonra tekrar kapıyı açtı. İçeriye yeşil atkısı ve kalın, kahverengi paltosuyla bir adamı buyur etti. Binbaşı gördüklerine ilk başta inanamadı. İçeri giren kişi tam olarak kendisiydi.
Paltolu adam iki elinde poşetlerle önce kızın yatağının baş ucuna geldi, yüzüne yavaşça dokundu. Sonrasında hemşireye soran gözlerle baktı."Bir gelişme var mı?"
"Maalesef. Bir iyileşme gözlemlemedik."
Yüzü düşen adam bu sefer diğer yatağa döndü. Ancak diğer yataktaki çocuk gözlerini fal taşı misali kocaman açmış, korkan bakışlarla onu gözlüyordu. Adam yatağa yaklaşmaya başladıkça çocuk, kaçmak ister gibi diğer tarafa doğru kaydı. Paltolu herif hiç konuşmadan elindeki poşetlerden bir kaç sarılmış kutu çıkardı ve sallayarak ona gösterdi. Sonra yatağının yanındaki masaya bıraktı. Sonra diğer poşeti kaldırdı: "Sana bol bol kağıt da getirdim."
Anlamadığı her halinden belli olan çocuğa başıyla diğer tarafındaki masayı işaret etti. Masanın üzeri kağıttan yapılmış uçaklarla kaplıydı. Bir kısmı yere düşmüş olan uçakların bir kaç tanesi diğer yataktaki kız kardeşinin baş ucunda duruyordu. Kimisi ise diğer tarafa ulaşmayı başaramamış olacak, iki yatağın ortasında yerlerde sürünüyordu.
Elindekileri bırakan adam tekrar hemşireye döndü: "Ben gideyim, daha sonra tekrar gelirim."
"Pekala iyi günler."
Sonrasında binbaşı ile gördükleri arasındaki sis perdesi yoğunlaşmaya başladı. Gördükleri bulanık, duydukları giderek anlamsız bir hal almaya başlamıştı. Arkasında duran yaşlı teyzeye telaşla sordu:"Neler oluyor?"
"Buralar artık anılarından koptuğun yerler. Buradan sonrasında olmaman gerekiyor. Bekle de sana yardım edeyim."
Yaşlı kadın kapıdan adımını attığı anda içerisi aydınlandı. Mithat'a yaklaşırken attığı her adımda sis perdesinin ardında parça parça görüntüler netleşiyordu. Binbaşı bunların arasında kızın yatağının kaldırıldığını gördü. Doktor üzgün bir biçimde başını iki yana sallıyordu. Sonrasında çocuğun başındaki konuşmalarında bir parça duydu:"Sanırım mecburen kuruma gönderilecek. Zavallı yavru...." En sonunda yaşlı kadın Mithat'ın yanına geldiğindeyse sis tamamen dağıldı ve her şey yok oldu. Karşılarında bomboş bir oda ve en dibinde genişçe bir kapı kalmıştı sadece. Ancak bu seferki kapı öncekinden biraz farklıydı. Genişliği neredeyse boyuna eşit metalik yapıdaki görüntü, bir kapıdan çok bir kasayı andırıyordu.
Binbaşı gördükleriyle beraber aklına gelenleri şöyle bir toparladı. Bu çocuklar nasıl bu duruma gelmişlerdi? Transfer... Limana giden yoldaki mayın... Ana karaya gönderilmek üzere olan çocuklar mayınlı saldırıdan sağ kurtulmuştu. Tedavileri Türkiye'de devam etti. Binbaşı onları her hafta ziyaret etti. Ancak bir şey oldu. Araya tam hatırlayamadığı olaylar girdi ve her şeyi unuttu. Onları görmeyi de bu yüzden bıraktı. Ama tam olarak ne olmuştu? Zihninin o kısmı halen bulanıktı. Nasıl olmuştu da tüm bunlar aklından uçup gidebilmişti?
Arkasını dönerek emanetçiye baktı: "Nasıl?"
"Onlara karşı olan hislerin, hayatını yaşanmaz hale getirdi. Sen ise yaşamayı seçtin. İnsanoğlunun en önemli özelliğidir bu. Yaşamak için uyum sağlamak. Herkes sevdiklerine aynı gözle bakar. Her insan en sevdiği kişileri kaybederse yaşayamayacağına, her şeyin biteceğine inanmıştır. Gerçek çoğu zaman öyle olmaz. En kıymetlilerimizin ölümü bile zaman zaman tekrar hatırlanmak üzere unutulur. Yola devam etmek için her şeye uyum sağlayabiliriz, her şeye... Hatta kendi kimliğimize bile."
"Öyle bile olsa, bu denli büyük bir şeyi kendi başıma aklımdan silmiş olabilir miyim? Yani böylesi bir olayı tümüyle unutmaya benim gücüm yeter mi?"
"Sanırım hayır. Burası kapısı kapalı bir odaydı. Çünkü doktordan tam olarak böyle olmasını istedin. Askeri psikiyatrda gördüğü terapide kendi gerçeklerini bu odaya kapattın. Erken emekli olmanı sağlayan da yine aynı doktordan aldığın rapordu hatırlasana."
Parçalar yavaş yavaş kafasında birleşiyordu. Emanetçinin ağzından çıkan her kelime sanki aklında bulunan mumları tek tek yakıyordu. Yine de tüm bunlara rağmen karanlıkta hissediyordu. Başını kaldırarak yüzünü ve vücudunu çelik görünümlü geniş kapıya dönerek sordu:
"Peki ya burası? Bu da başka bir terapinin sonucu mu?"
"Hiç sanmıyorum. Üzgünüm fakat sana buradan sonrası için rehberlik edemem. Çünkü içeriye benim bile girme iznim yok. Yalnızca oraya girmeden önce birkaç şey sormak istiyorum."
"Buyurun. Lütfen sorun."
"Birisini en iyi nasıl tanırsınız binbaşı? Onu anlayabilmek için ne yaparsınız?"
"Onunla konuşurum sanırım. Daha doğrusu dinlerim."
"Peki bu sizce yeterli mi?"
"Hayır. Davranışlara da bakmak gerek sanırım. Yani farklı durumlardaki tepkilerine falan. Biz eğitimde adayları test ederken öyle yaparız."
"Doğru. Yaptıkları bir insanı tanımlayan en güvenilir kanıttır. Ancak davranışları bile o kişiyi tümüyle anlamayı garanti eder mi?"
"Etmez elbette. Sonuçta herkesin bir davranış rutini olsa bile, bu rutini bilmek kişinin bir sonraki hareketini kesin olarak tahmin edebilmenizi sağlamaz. Bunu anlamanın tek yolu..."
"O kişinin aklından geçenleri okuyabilmektir öyle değil mi?"
"Evet. Öyle."
"Bugüne kadar herkes, sizi yaptığınızı düşündükleri icraatler ve onlara kendinizi anlattığınız kadarıyla tanıdı. Bu yüzden de hemen herkes sizi bir profesyonel, sağlam bir kişilik ve hatta bir kahraman olarak tanımladı. Peki siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz binbaşı? Sonuçta aklınızdan gerçekten neler geçtiğini bilen bir tek siz varsınız."
"Şey, bilmiyorum. Daha önce de söyledim. Bunun üzerine uzun uzadıya hiç düşünmedim."
"Ben söyleyeyim. Aslında içten içe iyi birisi olduğunuz kanaatindesiniz. Etrafınızdakilere faydalı olduğunuzu düşünüyorsunuz ve bu sebepten ara sıra gururlanıyorsunuz. Çevrenizdeki insanlar durmadan yaptığınız iyi işlerden ve kahramanlıklarınızdan dem vurup duruyor. Siz de bundan şikayetçi değilsiniz."
Mithat lafın nereye varacağını kestiremiyordu. Ancak tek bildiği artık o kapıdan geçmeye hazır olduğuydu. Kapıya dönüp baktığında, emanetçi kadın elini omzuna koydu.
"O kapının ardında gerçekte kim olduğunuz var Mithat bey. En derin anılarınız bile sizi bazı konularda yanıltabilir. Fakat o kapı, tümüyle salt gerçekleri koruyor. Bununla yüzleşmeye hazır mısınız?"
Binbaşı yanıt vermek yerine yavaş adımlarla kapıya doğru yaklaşmayı seçti. Ortasında açmak için çevirmesi gerektiğini düşündüğü dev bir yuvarlak çark bulunuyordu. Yaşlı kadına son bir bakış attıktan sonra çarkın bir ucuna asıldı. Zorlukla dönen kilidi, gıcırtı sesleriyle açılan kapı takip etti. Açılan boşluktan içinde bulundukları bembeyaz aydınlık odaya tam zıt bir karanlık doluyordu. Mithat önce tereddüt etti, sonrasında karanlığa doğru yürümeye başladı. Kapının eşiğini geçtikten sonra durdu. Neler döndüğünü seçmeye çalışır bir şekilde gözlerini kıstı. Gördükleri netleşince kısılmış gözleri kocaman açıldı. "Nasıl yani?! YO! BU DOĞRU OLAMAZ!!!"
22 Temmuz 1974
Patlamanın etkisiyle kulakları sağırlaşmış asker, tümden tozla ve dumanla kaplı odada el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyordu. Derken elleri duvara rastladı. Tutunarak emekler pozisyondan ayağa kalktı. Yukarıdaki daha hafif toz perdesi sayesinde etrafı biraz seçebildi. Yerde yüzü buruşmuş şekilde yatan arkadaşlarını gördü. Sonrasında yavaş yavaş duymaya başlayan kulakları onların inlemeleriyle dolacaktı. Kendisine şöyle bir baktı. Kanayan bir veya yaralı bir tarafı gözükmüyordu. Öyleyse yapılacak belliydi. Yan odaya komutanına koşup olan biteni anlatması gerekiyordu.
Yürümeye niyetlendiğinde sağ baldırında şiddetli bir acı hissetti. Anlaşılan sandığı kadar sağlam durumda değildi. Koşma fikrini bir kenara bırakıp topallayarak odadan çıktı ve yan odaya yöneldi.
Açık kapıya geldiğinde eşiğe yaslandı ve içeriye doğru nefes nefese bağırdı:
"Komutanım! TUZAK! PATLAMA! Komutanım?"
Genç adam gördükleri karşısında yalnızca susmayı becerebildi. Hatta hızlı atan kalbi bile sesini kesmiş, nefesi yavaşlamıştı. Çatıdan girerken bocalayan askerle aynı kişiydi bu genç. Ancak bugün yaşadıklarının ileride arkadaşlarına anlatacağı komik bir askerlik anısı olamayacağı artık kesinleşmişti.
Yüzbaşı odanın tam ortasında duruyordu. Oldukça terlemişti ve yorgundu ancak onun dışında iyi görünüyordu. Elindeki tabancasını yerde diz çökmüş halde duran küçük bir çocuğun ensesine yaslamıştı. Çocuk ellerini iki yana kaldırmıştı ve önünde duran yerde yığılı adamdan gözlerini ayırmıyordu. Yerde yığılı yetişkin adamın kafasının arkasında taze, kocaman bir kurşun deliği görünüyordu. Ölünün hemen dibinde çocuktan daha büyükçe bir kız bedene sarılmış ağlıyordu.
"Komutanım, iyi misiniz? Napıyorsunuz?"
"Karışma! Yan tarafa geç, yaralılarla ilgilen!"
"Komutanım yapmayın."
"Karışma dedim! Bu üçü bana saldırdı. Ellerinden zor kurtuldum."
Onlar konuşurken kız ağlamayı bırakıp yüzbaşına doğru yüksek sesle haykırdı. Söyledikleri rumcaydı fakat Türkçe bile konuşsa o haliyle kimse anlayamazdı.
Yüzbaşı silahı çocuğun ensesinden çekip bir anlığına kıza doğrulttu. Korkan kız elleriyle yüzünü siper etti. Hızlıca nefes alan fakat ağlamayan oğlan çocuğu da bağırarak bir şeyler söylemeye başladı.
"KESİN SESİNİZİ!!!"
Mithat önce havaya bir el ateş etti, sonra silahı tekrar oğlanın ensesine bastırdı. Sessizliğe bürünen çocukların her ikisi de gözlerini kısmış mutlak sonu bekliyordu.
"Yüzbaşım! Dur! YAPMA!"
Yüzbaşı dinlemedi. Tabancanın tetiğine asıldı. Ancak silah patlamadı. Tetik geri sekerek Mithat'ın parmağını acıttı. Tabancayı çocuğun ensesinden çeken yüzbaşı silaha şöyle bir baktı.
Asker bu fırsatı kaçırmadı. Acıyan bacağına aldırmadan 2 adımda ileri atıldı ve yüzbaşının üzerine çullandı. İkisi birlikte yere devrildiler. Asker elleriyle yüzbaşını yokladı. Silahı arıyordu fakat silah yere düşmüştü. Üzerinde asker oturan yüzbaşı homurdandı: "Çekil, kalk üstümden."
"Olmaz komutanım, böyle bir şeye izin veremem."
"Tamam silahım yok. Kalk dedim."
Asker tekrar etrafına bakındı. Biraz ileride aradığı tabancayı gördü. Yüzbaşının üzerinden kalkarak emekledi ve tabancayı kaptı. Köşeye oturduğunda iki çocuğun gözyaşları içinde ona baktığını gördü. Onların bakışları karşısında silahı beline koydu.
Yerden kalkan Mithat boynunu tutarak doğrudan çıkışa yöneldi. "Yaralı ve sivillerle ilgilenin. Ben dışarıdayım, sıhhiye de birazdan burada olur."
Er, köşedeki yerinden kısık sesle yanıtladı:"Emredersiniz komutanım."
*********************************************************************
Binbaşı Mithat, az önce girdiği eşikten korkmuş bir şekilde geri geri gelirken dizlerindeki titremeyi durduramıyordu. En sonunda tam eşikten geçerken arkaya doğru düştü. "Olamaz! Bunlar yaşamış olamaz! Buradaki ben değilim!"
Emanetçi, yerde oturan dehşet içerisindeki Mithat'ı seyrederken, başını yazık der gibi iki yana sallıyordu.
"Kötü anıları unutmak, sana kötü hissettiren duygularından kaçmak başka şey. Ancak anılarını değiştirmek, dahası o yalanlara kendini inandırmak bambaşka bir seviye."
Mithat ani bir hareketle kadına döndü:"Sen neden bahsediyorsun. Buradaki ben değilim. Ben olamam."
Yaşlı kadının ağzında beyaz dişlerini gösteren bir gülümseme yayıldı.
"Öyleyse bu da sen değilsindir." Emanetçi elini hırkasının cebine götürdü ve bir kutu kibrit çıkardı. Onu yerde oturmakta olan Mithat'ın kucağına doğru attı.
Kibriti eline alan binbaşı aynı anda keskin bir koku duymaya başladı. İçine çektikçe adeta başını ağrıtan bu koku ellerinden geliyordu. Biraz kokladığında bunun ispirto kokusu olduğunu anladı. Aklına İzmir'de evlerinin yandığı gece, küçük kardeşinin ona doğrulttuğu korku dolu bakışları geldi.
"Yangın çatı katındaki gaz şişelerinden çıkmıştı değil mi? Neyse ki küçük Mithat gecenin bir saatinde tüm ailesini uyandırarak yangından kurtarmayı başardı. Ne kahraman ama..."
Binbaşını sorguya çekilen bir suçlunun telaşı almıştı. Tüm vücudu terliyor, titriyor ve oradan bir an önce kaçmak istiyordu." Hayır! Ben... Ben değildim! Kokuya uyandım. En üst katta yattığım için duman kokusuna..."
Mithat kibriti aceleyle cebine attı ve ayağa kalktı. Artık oradan uzaklaşması gerektiğine ikna olmuştu. Üstünü başını düzeltirken yere katlanmış bir kağıt düştü. Binbaşı ne olduğuna bakmak bile istemiyordu ancak yine de kendini durduramadı. Kağıdı açtığında yer yer işaretlenmiş genişçe bir haritayla karşılaştı.
"En kötüsü de ne biliyor musun? Yüzleşmekten korktuğun kimliğinden kaçmak için ne kadar ileri gidebildiğin gerçeği. Dayanamadın değil mi? Orada yaşayıp da her gün senin ne çeşit birisi olduğunu bilecek insanlar olmasını sindiremedin. O yavrucakları tehlikeli olduğunu bildiğin araziden yolladın. Hem de o masum erle birlikte. Sırf gerçek seni gördükleri için hepsi ölsün istedin! ÖYLE DEĞİL Mİ?!!!"
"HAYIR!"
"Babanı vurdukları gün baban, seni dışarıda ararken yakalandı. Çünkü ne kadar evde kalmanı söylese de sözünü dinlemedin. Bedelini de baban ödedi. Silah sesini duyduğunda sen de içeri girip ölmek istedin. Ama giremedin. Çünkü korktun değil mi? İçeride ailenden yaşayan kimseyi görememekten korktun. Daha azıyla devam etmek zorunda kalmaktan korktun."
"EVET! KORKTUM! O gün çöp beni çöp kutusuna oturtan çocuklar haklıydı. KORKAĞIM BEN! Korkak..."
Binbaşı Mithat elindeki haritayı buruşturup attı. Gözyaşları içerisinde ilk girdikleri kapıya yöneldi. Emanetçi arkasından seslendi:"Dur! Bekle!"
Mithat dinlemedi. Kapıya yaklaştığı sırada kapı hızlı bir şekilde çarparak kapandı. Emanetçi yineledi: "Beklemeni söyledim."
"Hayır. Gitmek istiyorum. Ne olacağı umrumda değil. Buna daha fazla katlanamam."
"Hala bir şansın daha var."
Mithat yaşlı kadının ne demek istediğini anlamadı. Göz yaşlarını silerek ona baktı.
Yaşlı kadın eliyle arkasında duran, Mithat'ın girmekten vazgeçmiş olduğu karanlığa açılan geniş kapıyı işaret etti.
"Henüz her şey bitmedi. Eğer bu kapıdan geçersen eskisinden daha karanlık bir hayatın olacak belki. Ancak en azından bundan sonrasında kendine karşı dürüst olacaksın."
"Peki ya geçmek istemezsem?"
"O zaman..." dedi kadın ve elini tekrar cebine attı. Cebinden sarı, sünger bir top çıktı. Topu Mithat'a doğru yavaşça fırlattı ve binbaşı kaptı. "O zaman geldiğin yönden geri dönersin. Girmiş olduğun sokağın çıkışından sonra, tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi hayatına devam edebilirsin."
"Peki, tekrardan..."
"Merak etme. Her iki durumda da buraya bir daha gelmek zorunda kalmayacaksın."
Mithat, kadının söyledikleri üzerine şöyle bir düşündü. Tüm bu işkenceyi unutabilmek çekici bir teklifti. Ancak beraberinde gerçek anılarını tekrar kaybetmek zorundaydı. Gerçekten ağır bir bedel miydi bu? Arkası karanlık olan kapıya tekrar baktı. Gerçekte kötü olan birisi için dürüstlüğün bedeli bu kadar ağır mıydı?
Arkasını dönerek az önce sertçe kapanan kapının koluna yapıştı. Kapı kilitliydi."Kararımı verdim."
Emanetçi biliyordum şeklinde bit yüz ifadesi takındı. Tanrı, kullarının tövbesini her defasında bozacağını bildiği halde, her tövbe edişlerinde onları yine affeder. Kilitli kapı açıldı. Binbaşı elindeki topla birlikte merdivenleri indi. Sonrasında dükkandan çıktı.
Bu iş uzun sürerse sonunda vazgeçeceğinin farkındaydı. O yüzden hızlı adımlarla ilerliyordu. Bir insan kendisinden kaçarken koşabilir mi? Binbaşı neredeyse koşacaktı. Sessiz ve kimsesiz caddeyi bitirdi. Geldiği sokağın başında durdu. Elindeki sünger topu merdivenlerden aşağı bıraktı. Sekerek inen top köşeyi dönünce arkasından inmeye başladı. Her merdivende şehrin gürültüsü azar azar kulaklarını doldurdu. En sonunda sokak bittiğinde, Mithat'ın aklında az önceki öğrenciler ve şehrin kalabalığından başka bir şey yoktu. Telsizinin ışığı kırmızıdan yeşile döndü. Düğmeye basarak seslendi:
"Ekip! Beni duyuyor musunuz?"
"Komutanım? Tekrar hoş geldiniz."
"Civcivleri aldınız mı?"
"Ambulans ve arabalar az önce çıktı komutanım. Teknik ekipte de bir ben kaldım."
"Öyleyse sokağın başına gel. Keyfim yerindeyken sana bir yemek ısmarlayayım."
"Ooo, ne yiyoruz komutanım?"
"Üst caddede çok güzel bir dönerci biliyorum."
SON
Masaya döndükten sonra oturmadan eşyalarını alarak hızlıca yürümeye koyuldu. Arkadan birilerinin bağırdığını duydu. "Garson hesap! Çabuk olsun! Neyse buraya bırakıyorum." Yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı.
Yakasında bulunan telsizden gülüşme sesleri geldi.
"Komutanım şunların telaşına bakın"
"Kes sesini! Kendi ilk seferini hatırla. Restorantakilerin havalandırmayı kapatması için 20 dakika tartışmıştın. Rozetini göstermek sonrasında aklına gelmişti"
Telsizdeki adam iç geçirdi.
"Bizim civcivlerin durumu nedir?"
"Sizi kaybetmemek için izlemeden yardım alıyorlar"
"Kameralara güveniyorsunuz demek" diye düşündü. Şimdiki gençlerin her zor durumda teknolojiye sarılması onun canını sıkan durumlardan biriydi. Binbaşı Mithat bu işe başladığında, farklı tipteki ayakkabıları ayak sesinden ayırt edebilmek için bile kendisini eğitmek zorunda kalmıştı. Şimdilerde ise her durumda dijital makinelere güveniliyordu.
Çaylaklar aynı onlara öğretildiği gibi, Binbaşı'nın onları fark edemeyeceği güvenli bir mesafeden takibi sürdürüyordu. Bir yandan da izleme ekibinden konum desteği alıyorlardı. Her ikisi de bunun bir sınav olduğundan habersizdi ve ilk görevlerinin heyecanı tüm bedenlerini sarmıştı.
İzleme ekibinin, hedefin kameraların göremeyeceği bir sokağa yöneldiğini söylemesi üzerine, ikisi de adımlarını hızlandırdı. Birbirleriyle tek işaretle anlaşan ikili, sokağın 2 girişine yönelecek şekilde ikiye ayrıldı. Böyle durumlarda ne yapacakları onlara defalarca tekrarlanmıştı: Hedefi mevcut çıkışlardan kuşatarak etkisiz hale getirmek.
Binbaşı'nın arkasından gidecek olan çaylak, sokağın başına geldikten sonra telsizden konumunu bildirdi ve hızla harekete geçti. Dar sokaktaki merdivenleri olabildiğince hızlı fakat sessiz çıkarken köşeleri geniş açıdan dönüyordu. Son köşeyi dönerken karnına doğru gelen yumruğu zamanında fark etti. Uzanan kolu önce savuşturdu, sonrasında duvardan aldığı güçle geriye doğru bükerek kırdı. Acı içerisinde bağıran kişi yere düştü. Her ihtimale karşı mesafesini koruyan genç aday, istemediği bir manzarayla karşılaştı. Kolunu kırdığı kişi maalesef ortağından başkası değildi.
Minibüsten olayları izleyen teknik ekip çoktan kahkahalara boğulmuştu. Ayakta duran genç yeni yetme, ağzını yakasına yaklaştırarak bozuk bir moralle tekrarladı. "Görev başarısız, olay yerine acil ambulans."
Teknik ekip şefi gülmekten yorulunca diğer kanala döndü:
"Komutanım muhteşemsiniz! Bu sefer bizi bile atlattınız"
Ancak herhangi bir cevap alamadı. Kanalı ve frekansı hızlıca kontrole etti. Bir yanlışlık yoktu. Tekrar denedi:"Mithat binbaşım, orada mısınız?"
Yine yanıt yoktu. Binbaşının farklı nedenlerden telsizini kapattığı pek sık olduğu için önemsemedi. "Bir de şu huyu olmasa" diye içinden geçirdi.
Binbaşı Mithat sokağın girişindeki manavda poşete doldurduğu elmaları bir kenara bıraktı. Amacı başarısız olan gençlere görev sonu birkaç nasihat vermekti. Sokağa girdi ve merdivenleri yavaş yavaş çıkmaya başladı. Derken beklemediği, aralıklı bir çarpma sesiyle temkinli bir pozisyon aldı. Sarı, sert süngerden küçük bir top merdivenlerden sekerek indi. Duvara çarpan topu Mithat eliyle kaptı. Sonrasında yanından merdivenleri telaşla inen genç bir kadın geçti. Göz gezdirirken "acaba çaylakların planladığı ilginç bir numara mı" diye düşündü. Elinde topla beraber kendinden emin merdivenleri çıkmaya devam etti. Şehrin gürültüsü giderek uzaklaşıyordu sanki. Ortam birdenbire çok sessizleşmişti. Sokağı bitirdi, fakat iki çaylağa da rastlamadı. Hafiften telsizine eğilerek:
"Nerede bu iki sersem?" diye sordu. Yanıt yerine birkaç garip hışırtı duydu. Telsizi yakasından söktüğünde kırmızı ışığın yanıp söndüğünü fark etti. Anlaşılan bağlantıyı kaybetmişti.
"Eğer bu o ikisinin marifetiyse tahminimden iyi olmalılar"
Derken etrafına bakma ihtiyacı hissetti. Sokaktan ana caddeye çıkmıştı fakat cadde tamamen boştu. Hiç insan yok! Tüm ışıklar yanıyordu, mağazalardan müzik sesleri geliyordu fakat etrafta kimsecikler gözükmüyordu. O an bunun 2 çaylağı aşan bir durum olduğunu fark etti. Çok daha büyük bir olayın içerisindeydi. Belki de birileri eğitimi fırsat bilerek ona karşı operasyon düzenliyordu. "Sünger top" diye düşündü. O sarı topun içerisinde kokusuz bir gaz falan olabilirdi. "Şu anda zihnim bana oyun oynuyor olmalı!" Topu tutarak inceledi, nemli falan değildi. Sonrasında caddeye doğru fırlattı.
Yanında ne bir silah ne de telsizinden başka bir araç vardı. Yavaş adımlarla etrafta gezinmeye başladı. Bir yandan da vücudundaki anormallikleri tespit etmeye çalışıyordu. Kimseyi görememek dışında tek hissettiği gariplik, uzunca bir süredir gerçekten tatmadığı adrenalin hücumuydu.
Bu caddeden az önce geçmişti, "herhangi bir şekilde boşaltılmış olması mümkün değil" diye düşündü. Belki de çoktan bayılmış ve şu anda hayal görüyordu. Ancak böyle zamanlarda insan oraya nasıl geldiğini bile hatırlamaz ya da bilinci böylesine net olmaz. Binbaşı ise her şeyi çok net hatırlıyordu. Etrafa bakarken bir önceki geçişinden farklı olduğunu düşündüğü bir şey gördü. Yüksek binaların arasında göze çarpan 2 katlı ahşap bir dükkan. Daha önce orada olmadığından emindi. Hatta bu boşluk daha önceden gelmiş olduğu bir dönerciye ait olmalıydı. Belki de bulunduğu durum açısından bir ipucu olabilirdi. Dükkana doğru yaklaştı.
Kapıya geldiğinde "acaba hayal mi görüyorum" diye tekrar düşündü. Eski kapı kolunu kavradı, hissettiği soğukluk, dokunma, hepsi tamamen gerçek gibiydi. Kapıyı iterek açtığında tepesindeki zil çaldı. İçeride de aynı dışarısı gibi kimsecikler yoktu. Mekan bir hediyelik eşya dükkanını andırıyordu. İlk bakışta etrafta bir sürü oyuncak, kitap ve resim vardı. Ancak özellikle oyuncak ve kitaplar kullanılmış havası veriyordu. Belki de ikinci el eşyalar satan veya rehin bırakılan bir yerdi."Merhaba! Kimse var mı?" Dükkanın en dibinde, dönerek yukarıya uzanan ve de yukarısından ışık gelen, dar, ahşap merdiveni fark etti ve oraya yöneldi.
O sırada yukarıda birisinin merdivene yaklaşan ayak seslerini duydu. Kendi adımlarını durdurarak merdivenin başlangıcının hemen yanında pozisyon aldı. İnecek her kimse, gördüğü anda alaşağı etmeye hazırdı. Ancak hamle yapacağı sırada gördükleri, fikrini çabucak değiştirecekti.
Merdivenin diğer ucunda görünen, yün terlikleri ve sıska bacaklarıyla her seferinde bir basamak inmeye çalışan, epeyce yaşlı bir teyzeydi çünkü. Her adımında gıcırdayan merdivenleri iki kolunun yardımıyla inerken, bir yandan binbaşını selamladı:"Özür dilerim, geldiğinizi duyamadım. Biraz yaşlandım sanırım."
Mithat, aklında biriken onlarca soru olduğu halde teyzenin inişini sabırla bekledi. Buralarda gerçek birisine rastlamak onda hem şaşkınlık hem de sevinç yaratmıştı. Teyze merdivenleri bitirince omuzundaki şalı ve üstünü başını düzletti, Binbaşı'ya döndü: "Hoşgeldin evladım"
"Hoşbulduk, adım Mithat. Ben...."
"Sizi gayet iyi tanıyorum Binbaşı. Buraya neden geldiğinizi anlatmanız yeterli."
Binbaşı şaşkınlığını gizleyerek yaşlı hanıma daha dikkatli bakmaya çalıştı. Onu daha önceden görmüş müydü? Hayır. Öyleyse nasıl olur da onu gayet iyi tanırdı? Belki de sadece üniformasından rütbesini fark etmişti. Tek sıkıntı Binbaşı'nın o sırada üniformasız oluşuydu.
"Şey, bana burasının tam olarak ne olduğunu söylerseniz belki ben de neden burada olduğumu anlayabilirim."
Yaşlı kadın gülümsedi. Ağır adımlarını tezgaha yönlendirdi. "Anlaşılan bir müddet buradasınız. Çay içer miydiniz?"
"Hayır teşekkür ederim. Pek vaktim de yok, bir an önce burada neler döndüğünü öğrenmeliyim."
"Zaten bunun için buradasın. Meraklanma, vaktimizin yeteceğini sanıyorum. Benim içmemde bir sakınca olur mu? Yaşlıyım ve bolca sıvı almam gerekiyor."
"Yo, neden olsun. Bunun için buradasın derken tam olarak neyi kastettiniz? Beni nereden tanıyorsunuz?"
Yaşlı kadın loş ışıktaki tezgahta çayını doldurduktan sonra Mithat'ın önünden geçti ve iki sandalyenin karşılıklı bulunduğu küçük yuvarlak masaya oturdu. O geçerken binbaşı onu daha dikkatli inceleme fırsatı buldu. Bembeyaz saçlarının üzerinde açık yeşil ince bir tülbent, yünden yapılmış şalı ve eski moda gözlükleriyle normal bir yaşlı görüntüsü veriyordu. Eğilmiş kamburuna rağmen Mithat ile aynı boyda sayılırdı. Gençliğinde epey uzun birisi olmalıydı.
"Burası bir emanetçi evlat."
"Emanetçi mi?"
"Evet. Etrafına bir bak. İnsanlar kendi hayatlarında istemedikleri şeyleri süresiz olarak bana emanet ederler. Yıllardır bir tanesini bile kaybetmeyi göze almadım. Hiçbirisine kıyamadım. Onlar için değersiz olan bu şeylerin her biri bence çok ama çok kıymetli."
Mithat, çabuk nutuk çekmeye başladığını düşündüğü ihtiyarın sözlerini kafasında öğütmeye çalışırken, bir yandan da yavaşça etrafı gezerek gözlemlemeye koyuldu. Hemen karşısında çok eski video oynatıcılarında oynatılan, büyük, siyah kasetlerden oluşmuş, tarih sırasına göre dizildiği anlaşılan bir yığın vardı. Onların hemen yanında bahsi geçen o eski video oynatıcılardan bir tane ve bağlı olduğu 37 ekran bir televizyon. Televizyonda da an itibariyle bir düğün sahnesi sürekli başa sarıyordu. Siyah beyaz görüntüde ayağı kaydığı için düşen damat ve tutunduğu gelinin, düğün pastasını devirişi tekrar ediyordu. TV programlarında izlediği komik videolardan bir kesitti sanki.
Onun yanında eski kıyafetlerle dolu bir askılık duruyordu. Kıyafetlerin hepsi birbirinden kirli ve lekeliydi. En öndeki küçük beden gömleğin düğmelerinin bir kısmı kopmuş, üst cebinde ise dik şekilde koyulmuş ufak bir kalemlik vardı. Binbaşı biraz yaklaşınca bu kalemliğin tıpkı çöp gibi koktuğunu fark etti. Yüzünü buruşturarak sordu:"Nasıl yani?"
"Burada gördüğün bu eski püskü şeylerin her birisinde paha biçilemez anılar yatıyor. Hiçbirisini bir diğerinden ayıramam."
"Demek süresiz öyle mi? Bir nevi ikinci el eşya koleksiyoncususun denebilir." Yaşlı kadın tekrar gülümsedi ve önüne baktı. "Ancak bir temizlikçi tutsan iyi edersin. Buradaki eski eşyaların bazıları resmen kokuşmuş. Allah aşkına şunun içerisinde ne var böyle.."
Mithat gömleğin cebindeki kalemliği eline aldı. İçi nispeten boş hissettiriyordu. Üzerinde kir ve tozdan zar zor seçilen yazılar vardı. Tozları koluyla silkeledikten sonra en belirgin olanını okuyabildi:KORKAK!
24 TEMMUZ 1968 İZMİR
Elleri cebinde okul bahçesindeki bankta tek başına oturan genç, ona doğru yaklaşan öğretmeni görünce ayaklandı. Tüm öğle arası yalnız başına dakikaları saymıştı ancak şimdi de kalkası gelmiyordu bir türlü. Kafasının üst tarafı kelleşmiş ceketli adamın "Hadi evladım" nidalarıyla oflaya pufflaya sınıfının yolunu tuttu.
Sınıfa yaklaştığında başıboş öğrencilerin derin uğultusu onu karşıladı. Kapıdan girdiğinde yine her zamanki gibi öğretmen masasının yanında dip dibe sıralanmış dedikodu yapan kızlar, bir anlık duraksadı ve hepsi birden gözlerini ona doğru dikti. Genç adam aldırmadı. Arka taraftaki sırasının yolunu tuttu. Kızlar da hemen akabinde ateşli sohbetlerine devam ettiler.
Oturup sırasının altını yokladı. Muhabbet edecek kimsesi olmadığı için hoca gelene kadar deftere bir şeyler karalamayı düşünüyordu. Ancak aradığını bulamadı. Eğilip bir daha kontrol etti, kalemliği görünürde yoktu. Birden sinirden kulaklarının yandığını hissetti:"Şerefsiz piçler!"
Sırasından hızlı adımlarla kapının yanındaki çöp kutusuna ilerledi. Tam da düşündüğü gibi kalemliği çöp kutusunun içindeydi. Kalemliğini çöpten aldıktan sonra arkasına ani bir bakış attı. Gözüne ilk ilişen ona bakıp kıs kıs gülen kızlar oldu. Ancak asıl aradığını pencere kenarında ona doğru sırıtan 3 erkek öğrenciye baktığında buldu. Kalemlik elinde onlara doğru yürüdü.
"Lan şerefsiz Bilal! Siz yaptınız dimi lan!"
"Biz ne yapıcaz lan aptal doğru konuş! Nöbetçi çöpleri çöp kutusuna atmış işte"
Diğer iki çocuğun kahkahaları arasında Bilal'in yakasına yapıştı. Ancak gülen elemanlar aniden ciddileşip onu iki kolundan yakaladılar. Bilal ile beraber onu çöp kutusuna doğru ittirmeye başladılar.
"Oturtun lan çöp kutusuna şu ibneyi!"
Duvara çarpan sırtından güç alarak onları engellemeye çalışırken bir yandan da "Bırakın, şerefsizler bırakın beni!" diye feryad ediyordu. Sınıfın geri kalanı hiçbir şey yapmadan yüzlerinde gülümsemeyle olanları izliyordu. Derken kapı açıldı ve sınıfa öğretmen girdi:
"Bu ne gürültü! Napıyosunuz bırakın çocuğu! Ders başlıyor şu halinize bakın. Çabuk yerlerinize!"
Bilal ve çetesi işlerini bırakıp sıralarına koştu. Genç adam çöpe düşmemeye gayret ederek zorlukla doğruldu. "Eşek kadar adam oldunuz hala şebeklik peşindesiniz. Mithat, evladım bu ne hal?"
"Bilal'ler kalemliğimi yine çöpe atmış hocam"
"Anlaşıldı, geç yerine. Bilal sen ders bitimi benimle müdüre geliyosun!"
Mithat yerine geçerken Bilal'in çelmesine takıldı ancak düşmedi. Bilal, işaret parmağını ona doğru sallarken "sen görürsün" der gibi bir ifade takındı.
Ders bitiminde Mithat yapması gerekeni biliyordu. Eşyalarını hızlıca toparlayıp kucakladı ve herkesten önce çıkışın yolunu tuttu. Ancak onu sınıfın kapısında iki yaver durdurdu. Diğer herkes olacakları bildiğinden hızlıca sınıfı terk ediyordu.
"Bırakın gideyim."
"Nereye kaçıyorsun lan korkak! Bir yere gidemezsin buradasın. Daha çöplerin hepsini atmadık"
Mithat onlarla itişirken boşalan sınıfa Bilal damladı. Çantasını ve ceketini en yakın sıraya koyup çemkirir bir halde Mithat'ın üzerine yürüdü."Babam ağzıma sıçıcak lan senin yüzünden orospu çocuğu!"
Mithat'ı gömleğinden tutup havaya kaldırdı ve sırtını tozlu tahtaya vurdu. Kaburgaları çıtırdayan Mithat can havliyle bir kaç yumruk savurdu ancak Bilal neredeyse onun bir buçuk katıydı ve yumrukları yüzüne dahi erişmiyordu. Bu halde çırpınırken gömleğinin ön düğmeleri koparak yerlere saçıldı. Bilal onu tahtadan sıyırarak yere kondurdu. Diğer iki genç dayanma gücü kalmayan Mithat'ı kollarından kolayca kavrayarak kaldırdılar ve sürükleyip çöp kutusuna oturttular. Bilal, etrafa saçılan eşyalardan Mithat'ın kalemliğini buldu, öğretmen masasından bir adet tebeşir alıp, üzerine kocaman harflerle bastırarak "KORKAK" yazdı ve çöpte kıvranan Mithat'ın gömlek cebine dik bir şekilde oturttu."Şimdi oldu işte."
Sonrasında üç arkadaş gülüşmeler eşliğinde onu sınıfta tek başına bıraktı.
*************************************************
Binbaşı, hafızasına hücum eden anılar silsilesinden kurtulduğunda kalemlik elinden düştü ve yerde yuvarlandı. Başını yavaşça döndürerek yaşlı kadına doğru baktı ve ondan adeta bir şeyler söylemesini bekledi. Öyle de oldu: "Çocuklar bazen cidden acımasız olabiliyor öyle değil mi?"
Mithat söylecek bir söz bulamıyordu. Ağır hareketlerle yaşlı kadına doğru yürürken adımları henüz titremiyordu ancak gözleri anlamsızca boşluğa bakıyordu. Kadının karşısında duran sandalyeye oturdu.
"Şimdi biraz çay alır mısın?"
"Evet, biraz çay iyi olurdu."
Kadın binbaşıya çay koyarken konuşmayı sürdürdü: "Çocuklar, ah, onları genelde en masum halimiz olarak tanımlarız. Ancak dönüp baktığımızda hiçbir çocukluk sanıldığı kadar masum geçmez. Henüz içten pazarlıklı olmayı, kötü yanlarımızı saklamayı tam öğrenemediğimizden insanların en karanlık tarafları da çoğu zaman ilk defa çocukluğunda görünür. Kimse 30'undan sonra hırsızlığa, insanlara zarar vermeye başlamaz. İlk vukuatlarını her zaman çocukluklarında yaparlar. Saklamaktan bahsetmişken, az önce tecrübe ettiğin üzere burada gördüklerin genelde nahoş türden olanlar. İnsanların bunları benden ebediyen saklamamı istemesinin sebebi de zaten bu."
"Buradakiler tam olarak ne?"
"Daha önce de söylediğim gibi, anılar. Dünya ve evren çok büyük olabilir. Ancak sadece görüp yaşayabildiğin ve hatırlayabildiğin kadarı senindir. Diğer bir deyişle anıların senin kendi dünyandır. Peki unuttuğumuz anılara ne olduğunu hiç merak etmiş miydin?"
"Şey, sanırım aklmızdan silinip gidiyorlar. Yok oluyorlar."
"Peki yok oluyorlarsa hatırladığımızda tam olarak nereden geliyorlar?"
Mithat duyduklarının hepsini birden sindiremiyordu. Bir yandan "kafayı mı yedim acaba" diye düşünürken diğer yandan içtiği çayın, az önce hatırladıklarının gerçekliği kafasını karıştırıyordu.
"Peki bu kötü anıların sende işi ne? Benim yıllar önce unuttuğum kalemlik ve gömleğim sende tam olarak ne arıyor?"
"Beni dinlemiyorsun galiba, onu bana kendin verdin."
"Ben mi? Seni hayatımda ilk defa görüyorum ben. Dahası bu eşyaların hepsi eski evimizle beraber yandı. Onlara ben bile sahip değilken sana nasıl vermiş olabilirim söyler misin?"
"Onlar bende çünkü unutmak istedin. Bir daha aklına hiç gelmesin istedin. Hatta bu sebepten evinin yanmasına bile sevindin. O evle, o mahalleyle, o okulla alakalı kötü anıların da beraberinde yandı çünkü senin için."
"Ne demek istiyorsun? Evi ben yakmışım gibi konuşuyorsun!"
"Şunu demek istiyorum binbaşı: Sizce siz iyi bir insan mısınız?"
"Bu nasıl bir soru? Konumuzla ne alakası var?"
"Sonuçta subay okulunu bitirerek ailenizi sefaletten kurtardınız. Küçük kardeşinizi okuttunuz. En önemlisi ülkeniz için savaştınız. Madalyalar ve binbaşı rütbesi kazandınız. Birçok kişinin gözünde gerçek bir kahramansınız. Emekliliğinizde bile istihbarat bölümüne genç yetenekler yetiştiriyorsunuz. Tüm bunlar sizi tatmin ediyor mu?"
Bu kadının olayı neydi? Nasıl oluyor da Mithat hakkında her şeyi ayrıntısına kadar bilebiliyordu? Hayatı boyunca onu takip etmiş görünmez bir ruh falan mıydı? Peri miydi? Ya da daha gerçekçi bakarsak eski gizli bir ajan veya devlet görevlisi miydi? Binbaşı hiç bilmiyordu.
"Bilmiyorum, yani bu açıdan hiç düşünmedim."
"Farkındayım. Zaten daha önceden de söylediğim gibi, bunun için buradasın. İstersen sohbetimize üst katta devam edelim. Orada ilgini çekecek bazı şeyler olduğuna inanıyorum."
Yaşlı kadın önde, binbaşı arkada dar yapılı dönen ahşap merdivenleri çıktılar. Emanetçi haklıydı, merdivenin hemen çıkışında binbaşının ilgisini doğrudan çekecek bir kısım vardı. Geniş bir camekan ve içerisinde sıralı halde dizilmiş çeşit çeşit silahlar. Üst kat beklediğinden daha küçük ve sıkışıktı. Mithat, antika kılıklı silahlardan eline bir revolver aldı. Nişangahını kontrol etmek için ileriye doğru uzatıp tek gözünü kıstı. Etrafa bakınırken namlunun ucunda yaşlı kadına rastladı.
"Bu kadar eski silahın burada işi ne?"
"Silahlar binbaşı, gayet akılda kalıcı aletlerdir. Özellikle de patladıkları zamanlarda. Ayrıca sizi temin ederim, en kötü anılarda bolca bulunurlar."
Binbaşı iç geçirdi. "Bilmez miyim.."
"Siz de savaşta bulundunuz öyle değil mi?"
"Şey, diğerlerine kıyasla benimki pek savaş sayılmazdı ancak evet, çatışmalarda bolca bulundum."
"Kıbrıs çıkartması mıydı?"
"Evet. Aslına bakarsan ilk çatışma deneyimimi asker olmadan çok öncesinde yaşadım."
"Öyle mi? Burada bulunmadığına göre o kadar da kötü değildi anlaşılan."
"Doğrusu berbat bir gündü. Belki de hayatımın en berbat anısıydı."
"Öyleyse unutmak istemediniz."
"Öyle. O gün babamı kaybettim. O da benim gibi bir askerdi. Görevi gereği kırsal bir yerde konaklamak zorundaydık. Eşkiyalar tarafından evimiz basıldı. Annem ve kardeşim rehin alındı. Bizleri korumaya çalışan babamı kafasından vurdular."
"Anlıyorum. Çok korkmuş olmalısınız."
"Eşkiyalar kapıyı kırdığı sırada ben dışarıdaydım. Annem ve kardeşimi yakaladıklarını görünce koşup kaçmak, birilerine haber vermek istedim. Ancak bedenime bir türlü sözümü geçiremedim. Güvenlik güçleri beni bulana kadar saklandığım çalıdan sessizce olanları izledim."
"Bence kendinize karşı haksızlık ediyorsunuz. Unutmayın siz sadece bir çocuktunuz."
"Biliyorum.."
Mithat silah elinde şekilde yürüyerek dar alanı gezmeyi sürdürdü. Silahlar eskiden yeniye sıralanmış gibiydi. Odanın merdivene ters kalan tarafında, iki buzlu camlı pencere ve ortasında yatak odası girişini andıran bir kapı vardı. Belki de burası yaşlı kadının kaldığı yerdi. Tabii bu cin kılıklı kadının uyumaya ihtiyacı varsa.
Kapıya yaklaştığında pencerelerin birisinin altında, koleksiyon tipinde cam ile ahşapla kutulanmış ve duvara asılmış bir silah dikkatini çekti.
"Hey bir dakika, söyler misin bu gördüğüm 61 yapımı bir Carpati Md. değil mi?"
"Sanıyorum silahlardan anlıyorsunuz binbaşı"
"Ondan değil, bunlardan bir tane de bende vardı. Bu köpek iyi tabancadır. Kullandığım süre boyunca tek bir defa bile tutukluk yapmadı. Antrenmanlarda bile beni hiç yüzüstü bırakmadı sağ olsun."
"İlginç, aslında horozunun sıkça takılmasıyla bilinen bir tabanca modelidir."
"Haklısın, bendeki bir çeşit üretim hatası olmalı. Her defasında tıkır tıkır çalıştı."
"Demek her defasında."
"Evet. Hatta benimkinin kabzasının alt kısmında derin bir çatlak..."
Binbaşı duvardan aldığı kutunun alt kısmına bakarken birden donakaldı. Silahın kabzasının alt kısmında bulunan çatlak, onun bahsettiği çatlaktı. Bu silahı Kıbrıs'ta bir çatışma esnasında kaybetmişti. En azından öyle hatırlıyordu. Silahla ilgili aklından silinmiş kötü anısı acaba neydi?
Emanetçi'ye onay isteyen hızlı bir bakış attıktan sonra kutunun arkada bulunan kapağını açmaya koyuldu. Tabancayı eline aldığı andan itibaren kolundan başlayıp sırtına doğru ürperen tüyleri, içine çektiği derin nefes, merakı ve beynine hücum eden anılar birbiriyle yarışıyordu.
22 TEMMUZ 1974:Kıbrıs Barış Harekatı
Yaz ortasında olmasına rağmen serince bir akşamüstüydü. Hazırolda yan yana tek sıra olmuş askerlerin kimisinde korku, kimisinde heyecan kimisinde ise ürperme hakimdi. Akıllarında ne mi vardı? Buna birazdan görecekleri komutanları karar verecekti. Şimdilik sadece yürekleri doluydu. Akılları da silahları da biraz sonra dolacaktı.
Sıranın başında Yüzbaşı Mithat belirdiğinde titreyen askerlerin titremesi durdu, sakin kalmayı başaranların ise kalbi hızla atmaya başladı. Her şeyin başladığı o geri dönülmez âna girmişlerdi artık.
"Asker! Rahat!"
Yere vuran ayakların aynı adan gümleyen sesi duyuldu.
"Kulağınızı açın ve beni iyi dinleyin! Şehrin doğu yakasında saklanan düşman askerleri tespit ettik. 2 adet yan yana binaya eş zamanlı operasyon yapacağız."
Askerlerden sessizce iç geçirenler oldu. Şimdiye kadar tuttukları nefesi bırakanları Mithat Yüzbaşı da duydu.
"İki bölük halinde iki binayı tehditten arındıracağız. Binaların içerisinde as sayıda düşman var ancak patlayıcıları olabilir. O yüzden dikkatli ve temkinli ilerleyeceğiz. 4 kişilik gruplar halinde 3 girişten aynı anda giriş yapılacak. Ön kapıdaki grubun başında ben olacağım. Anlaşıldı mı asker!?"
"ANLAŞILDI KOMUTANIM!"
"Her iki binanın içerisinde rum siviller olabilir. Ateş hattından kurtulan siviller teslim alınacak. Anlaşıldı mı asker!?"
"ANLAŞILDI KOMUTANIM!"
"Öyleyse hep beraber! Elimde tüfenk, gönlümde iman!"
"ELİMDE TÜFENK! GÖNLÜMDE İMAN!"
"Dileğim tektir, ille de vatan!"
"DİLEĞİM TEKTİR! İLLE DE VATAN!"
"Ocağım ordu, büyüğüm Nebî!"
"OCAĞIM ORDU! BÜYÜĞÜM NEBÎ!"
"Vatanı ma'mur eyle Yârabbi!"
"VATANI MA'MUR EYLE YÂRABBİ!"
"Milleti mesrur eyle Yârabbi!"
"MİLLETİ MESRUR EYLE YÂRABBİ!"
"Gazan mübarek olsun asker!"
"SAĞ OL!!!"
Vatani duyguları zirve yapmış askerler komutanlarının liderliğinde gruplara ayrılmaya başladı. Silahlandıktan sonra 2 bölük de sırayla kamyonlara dizildi ve yola koyuldu.
Bölükler binayı güvenli mesafeden inceledikten sonra konuşulduğu gibi 4 er kişilik gruplar halinde ön ve arkayı kuşattılar. Üçüncü giriş bitişik yan binanın çatısına bakan camsız bir pencereydi. Düşmanın iki taraflı kuşatılması açısından en çok önem arz eden grup buradan girecek olanıydı. Belki sıcaktan belki de bu yüzden genç erlerin her birisi operasyon henüz başlamadığı halde kan ter içerisindeydi. Hepsi de içinde bulundukları stresin operasyon başlayınca yok olmasını umuyordu. Öyle de olacaktı, tek bir er hariç.
Telsizden verilen işaretle 3 girişten aynı anda el bombaları atıldı. Neredeyse aynı saniyede içeriden silah sesleri karşılık vermeye başladı. Gizli bir operasyon değildi ne de olsa, düşman çoktan orada olduklarının farkındaydı. İki asker onlara öğretildiği gibi pencerenin iki yanından odaya hızlıca dalış yaptı ve odanın kapısının iki yanına konuşlandılar. Henüz girmeyen iki askerden birisi odanın kapısına nişan almış dışarıdan onları koruyordu. Diğeri ise operasyon başladığından beri donup kalmıştı. Sanki tüm algısı kapanmış, kasları onun sözünü dinlemeyi bırakmıştı. Çevresinde neler döndüğünü anlamaya başladığı sırada kapıya nişan alan arkadaşı onu tekmesiyle sarstı.
"Neyi bekliyosun! Hadi! Yürüsene!"
Kendine gelen asker koşarak cama yaklaştı ve çevik bir hareketle kayarak içeri daldı. İçerideki iki arkadaşını kontrol ettikten sonra kapıya yöneldi ve yine hızlıca koşarak kapının karşısında bulunan kolona siper aldı. Kapının yakınındaki arkadaşına düşman gördüğünü işaret etti. Her ikisi aynı anda kafalarını çıkarıp ateş açtılar ve kaçmaya çalışan düşman askerini vurdular. İkisi önde ikisi arkada ilerlemeyi sürdürdüler. Kapısı kapalı odalara rastladıklarında öndekiler kapının iki yanına yerleşiyor, arkadakilerin birisi nişan alırken diğeri kilidi kırarak kapıyı açıyordu. Bu şekilde boş 2 oda keşfettiler. Şimdilik her şey yolunda gidiyordu. Donakalan askerin endişeleri yavaş yavaş kafasından süzülüp gidiyordu.
Derken içerisinden tıkırtılar gelen bir odaya yaklaştılar. Hiç insan sesi gelmiyordu. Belli ki içeridekiler sessiz kalmaya çalışıyor ancak beceremiyordu. Askerler aynı yöntemle yerleşerek kapıyı kırdılar. Birden duydukları çığlıklar onları da şaşırttı. İçeride 4 adet sivil vardı. İki tanesi durmadan çığlık atıyor diğer ikisi de korkan ve yalvaran gözlerle onlara bakıyordu. İlk giren asker diğerlerine döndü:
"Ben bunları bağlarım. Siz yan odaya bakın."
Siviller çıkanların ardından yine korkuyla bakakaldılar. Üç asker bu sefer bir kişi eksik şekilde yerleşerek kapıyı kırmaya hazırlandılar. Tam o esnada içeriden yine tıkırtılar duyuldu. Ancak bu sefer bu tıkırtıları ard arda silah sesleri takip etti. Kapını bir yanındaki asker kanlar içerisinde yere düştü. Diğer taraftaki emekleyerek arkadaşının yanına geldi ve onu kontrol etti. Başına isabet eden kurşunla ölmüştü. Yan taraftaki gürültüyü çoktan duyan düşman askerleri kapının iki yanına ateş açmıştı ve ince duvarlardan geçen kurşunlar askerin sonu olmuştu. Arkadaşının cesedini kapıdan geriye sürükledikten sonra tekrar yerini aldı. Kapının kilidini diğer arkadaşı kırdı. Daha sonra içeriye bir el bombası atıldı. Patlayan bombanın hemen ardından toz içerisinde odaya iki kişi dalarak sağ kalanları temizlediler. Toplam 3 kişilik bir gruptu. Aksiyon sona ermişti. Tekrar arkadaşlarının yanına koştular. Sivilleri bağlamakla görevli olan da onlara katıldı. Üzülmeyi sonraya erteleyip yollarına devam etmek zorundaydılar. Öyle de yaptılar.
Mithat yüzbaşı için de işler pek farklı gitmiyordu. İlk katta kayıp vermemişler ancak ikinci kattaki patlayıcılı tuzakta bir asker ağır yaralanmıştı. Bir diğeri onu taşıyabilmek adına geri dönmek zorunda kalmıştı. Böylece iki kişi üçüncü kat merdiven çıkışına siper almış halde destek bekliyorlardı.
Derken koşan ayak sesleri duyuldu. Yüzbaşıyla askeri ateşe hazır konuma geçtiler. Koridorun sonundaki köşede uzun gölgeler belirdi. Yüzbaşı soğuk soğuk terlemeye başladı. Gölgelerin sahiplerinden birisi hızlıca koşarak karşıya geçti. Yüzbaşının yanındaki asker ateş etti ancak ıskaladı. Mithat ona doğru döndü:"DUR! Ateş etme!"
Sonrasında ayağa kalkarak karşıya doğru seslendi:
"Asker! Çık ortaya benim, yüzbaşı Mithat!"
Üç asker koridorun ucunda kendilerini gösterdi. Rahatlamış halleri yüzlerinden belliydi.
"İki alt girişi de hallettik. Üst katlar temiz mi?"
"Temizledik komutanım! Sivillere rastladık! Bağlı haldeler."
"Durun dikkatli olun! Öyleyse bir tek bu kat ve bu iki oda kaldı. Kayıp var mı?"
Askerler üzgün biçimde önlerine baktı.
"Anlaşıldı. Düzeni bozmayın! Pozisyon alın! Aynı anda!"
Yüzbaşının yanındaki asker komutanını uyardı: "Komutanım, destek beklemeyecek miyiz?"
"Destek geldi görmüyor musun? Bundan iyi destek mi olur? Hadi! Benim işaretimle burayı da temizliyoruz!"
Diğer üçlü kendi yakınlarındaki kapıya yerleştiler. Mithat da yanındaki askere diğer kapıyı kırması için işaret verdi. Aynı anda olmasa da Yüzbaşı biraz daha önce olacak şekilde iki odaya dalış gerçekleşti. İçeri doğru çarparak açılan kapıdan giren Mithat önce odayı boş sandı. Sonra karşı köşeye sinmiş insanlar gördü. Biri yetişkin iki kişi. Hayır, ikisi de çocuktu. Yalnızca kız olan diğerinden uzundu. Silahını doğrultmuş vaziyette etrafı kolaçan ederken er de içeri girmek üzereydi. Derken yan odadan çatışma sesleri gelmeye başladı. Yüzbaşının arkasını kollamakla yükümlü olan er, önce sol yanına baktı, sonra o tarafa doğru koşturdu. Mithat da o tarafa gitmek üzere arkasını dönmüştü ki, kapının arkasındaki karanlıktan hızlıca kafasına doğru gelen sert bir cisimle yere düştü. İrice bir adam aynı karanlıktan çıkarak onun üzerine bindi. Bu sefer tahta bir masa ayağı olduğu anlaşılan sert cismi yüzbaşının boğazına bastırmaya başladı.
İki çocuk çığlık çığlığa bağırıyor, Yüzbaşı Mithat iki eliyle boğazındaki tahta ayakla mücadele etmeye çalışıyordu. Tek umudu yan odayı temizledikten sonra yardımına koşacak askerleriydi. Derken bahsi geçen odadan epey gümbürtülü bir patlama sesi yükseldi. Sarsıntının etkisiyle çocuklar sustu. Yüzbaşının üzerindeki irice adam dengesini kaybederek yana düştü. Bu büyük fırsattan yararlanmak zorunda olan Mithat hemen belindeki silaha sarıldı. Ancak onu yerinde bulamadı. Onun yerine hızlıca doğrularak yere düşen kalın tahtayı aldı. Yerde emekler vaziyetteki adama yaklaştı ve kafasına doğru tüm gücüyle savurdu. Kolları boşanan adam yere yığıldı.
Sendeleyerek derince bir nefes çekti. Nefes alırken boğazı çok acımıştı. Tahtayı elinden bırakıp adamı kontrol etmeye gitti. Adam ölmüştü. Çocuklarda ise bir süredir derin bir sessizlik hakimdi. Acaba onlar da öldüler mi diye o yöne doğru döndüğünde istemediği bir sürpriz onu bekliyordu.
Ufak olan erkek çocuk, belinde bulamadığı 61 yapımı Carpati Md. tipi tabancasını yüzbaşına doğru doğrultmuş, yaşlı gözlerle ona bakıyordu. Ablası olduğunu tahmin ettiği kız arkada parmaklarını ağzına sokmuş olanları izliyordu. Çocuğun elleri titriyordu. Mithat ise az önceki çatıdaki asker misali donmuş bir vaziyetteydi. Ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu. Az önce boğuşup öldürdüğü adam muhtemelen bunların yakınıydı. Belki de babasıydı.
Silahın emniyeti! Tabi ya! Kapalı olmalıydı.
Görebilmek için yana doğru bir adım attığı anda çocuk, rumca bir şeyler bağırdı ve silahla onu takip etti. Mithat daha fazla kıpırdamaması gerektiğine ikna olmuştu. Çocuk, iki elinin parmaklarıyla silahın horozunu geriye doğru itti.
Emniyetin kapalı olmadığı aşikardı artık. Mithat son çare olarak çocuğun üstüne atlamayı düşündü. Tam harekete geçeceği sırada çocuk tekrar rumca bir şeyler bağırdı. Elleri iyiden iyiye titremeye başladı. Muhtemelen tetiğe bile basamayacaktı. Ancak rum çocuk, yine de titreyen elleriyle tetiğe basmayı becerdi.
Mithat gözlerini kıstı ve bekledi. Fakat silah patlamadı. Onun yerine birkaç tıkırtı ve bir klik sesi duyuldu. Şaşıran velet tekrar denedi, aynı. Yüzbaşının üçüncüye denenmesine izin bile vermemesi gerekirdi ancak o da şaşkınlıktan bir şey yapamıyordu.
Çocuk, başarısız 2 denemeden sonra ağlayarak dizlerinin üzerine çöktü. Silah da eliyle birlikte yere düştü. İlk ve son kez tutukluk yapan tabancası, yüzbaşının kendi hayatını kurtarmıştı.
Şaşkınlığını atlatmayı başarınca Mithat, hızlıca çocuğun yanına geldi. Silahı çocuğun elinden alırken bir asker kapıda belirdi. Çocuğun elinden silahı alışını gördü.
"Komutanım! Tuzak! Bomba! Komutanım? Siz iyi misiniz?"
"İyiyim önemli bir şeyim yok. Kayıp var mı?"
"Can kaybı yok ancak yaralılar var."
"İyi. Sen bu çocukları götür. Ben dışarı çıkıyorum sıhhiye de birazdan burada olur. Geçmiş olsun asker."
"SAĞ OL!"
***********************************************************
Binbaşı, sanki taşıdığı ağırlık ona fazla gelmişçesine yavaşça yere çöktü. Bomboş gözlerle karşıya doğru bakarken sayıkladı:"Olamaz, mümkün değil böyle bir şey!"
"Olanaksız olan nedir?"
"Ben... Böyle bir şeyi unutmuş olamam. Yani evet... Bunları yaşadığım doğru, hatırlıyorum. Hatta bu operasyon benim binbaşılığa yükselişimi getiren olay. Öyleyse neden böyle bir şeyi unutayım ki? Bir insan böylesi önemli bir anısını unutabilir mi?"
"Neden unuttuğunuzu merak ediyorsunuz demek. Bunun arkasındaki gerçek nedeni ben de söyleyemem. Ancak şurasından kesin eminim; siz, sanılanın aksine duygularınızla kolayca baş edebilen birisi değilsiniz. Zaten başınıza ne geldiyse bu sebepten gelmedi mi?"
Mithat boş gözlerini önce kucağındaki tabancaya, sonrasında yaşlı hanım teyzeye çevirdi. Ayağa kalkarak ona doğru yaklaştı: "Daha açık konuş lütfen"
"Soğukkanlı ve duygusuz biri olarak tanınıyorsunuz. Herkes başarınızın altında bu özelliğinizin yattığını düşünüyor. Ancak gerçekte duygularınızı herhangi bir şekilde bastırmıyorsunuz. Yalnızca onlardan kaçıyorsunuz. Böyle yaptığınız zaman duygularınız en savunmasız anınızda sizi tekrar yakalayacaktır."
"Hangi duygulardan bahsediyorsunuz?"
"Mesela suçluluk duygusu. Babası gözlerinin önünde ölmüş birisi olarak o çocuğa karşı hissettiklerinizden bahsediyorum. Silah patlamak üzereyken neden kaçmak veya elleri titreyen çocuğa hamle yapmak yerine gözlerinizi kısıp beklediğinizden. Ve ayrıca sonrasından."
"Ne olmuş sonrasına?"
"Neden kendi terfi töreninize katılmadınız Binbaşı? Niçin? Ya da neden aktif görevden erkenden emekli olmayı seçtiniz? Savaş görenler için bu durum normal kabul edilir ancak siz farklıydınız. Sizin savaşla bir probleminiz yoktu. Aksine savaş, sizin dünyanın geri kalanından alacağınız intikam için bir fırsat gibiydi. Ancak o çocuk, o gün yaşadıklarınız fikrinizi değiştirdi öyle değil mi?"
"Ben... Bilmiyorum. Sanırım öyle oldu."
"O gün her ne hissettiyseniz, o duygudan kaçabilmek için olabildiğince uzağa gittiniz. Bu yüzden her şeyi unutmayı bile göze aldınız. Ve işte yine, burada aynı duygular karşınıza çıktı. Ne kadar kaçsanız da sizi yakalamayı başardılar. O çocuklara ne olduğunu hiç merak ettiniz mi?"
"Hayır. Sanırım diğer anılarımla birlikte onları da tamamen unuttum."
"Öyleyse size yolculuğunuza devam etmeyi öneririm binbaşı. Eminim sonunu benim gibi siz de merak ediyorsunuz."
Yaşlı kadın başıyla kapalı kapıyı işaret etti. Mithat, eninde sonunda o kapıdan geçmesi gerekeceğini daha ilk görüşte sezmişti. Kapının arkasında her ne varsa, bir kapıyla korunuyor olması onun büyüklüğünün ve öneminin işareti olmalıydı. Buzlu camlar ise bakılmaması, görülmemesi gerektiğini söylüyordu adeta. Ancak Mithat için geri dönüş fırsatı çoktan kaçmıştı. Her bir hücresi ona bu işin sonunu getirmek zorunda olduğunu fısıldıyordu.
Yavaş adımlarla o tarafa yaklaştı ve gevşek kapı kolunu kavradı. Ayak ucuyla ittirdiği tahtadan kapı gıcırdayarak içeriye doğru açıldı. Binbaşı önce gri dumandan başka bir şey göremedi. Sonrasında somut şekiller kendisini bir bir göstermeye başladı. Gördükleri iki adet aralıklı yan yana dizilmiş yataklı bir odadan ibaretti. Sonrasında üzerinde yatan insanlar ve etraftaki diğer eşyalar belirdi. Kapıdan tamamen içeriye girmiş olduğu halde sanki odanın tam içerisinde değildi. Mithat'la gördükleri arasında halen gri bir sis perdesi duruyordu
Dikkatli bakınca uzak olan yatakta operasyonda ona silah doğrultan erkek oğlanın yattığını anlayabildi. Gözleri açık ve bilinci yerinde duruyordu. Öte yandan diğer yatakta yatmakta olan ablasının gözleri kapalıydı ve ağzında soluk almasına yardımcı bir oksijen maskesi bulunuyordu. Çocuğun yanında ayakta bekleyen önlüklü adam ve beyazla içerisindeki kadın, buranın bir hastahane odası olduğuna dair şüpheye yer bırakmıyordu.
"Hala aynı mı?"
"Evet doktor bey, hala ağzını bıçak açmadı."
"Bir yakını çıktı mı peki?"
"Haber bekliyoruz ancak kalan tek ailesi bu kız çocuğu gibi duruyor."
"O ne durumda?"
"Durumu kritik. Her şey bilincinin yerine gelmesine bağlı."
"Anlaşıldı. Bir gelişme olursa beni haberdar edin."
"Doktor bey, yine o beyefendi ziyarete geldi efendim. İçeri alalım mı?"
"Alabilirsiniz, ancak fazla uzun sürmesin."
Doktor beyle birlikte odadan çıkan hemşire kısa bir süre sonra tekrar kapıyı açtı. İçeriye yeşil atkısı ve kalın, kahverengi paltosuyla bir adamı buyur etti. Binbaşı gördüklerine ilk başta inanamadı. İçeri giren kişi tam olarak kendisiydi.
Paltolu adam iki elinde poşetlerle önce kızın yatağının baş ucuna geldi, yüzüne yavaşça dokundu. Sonrasında hemşireye soran gözlerle baktı."Bir gelişme var mı?"
"Maalesef. Bir iyileşme gözlemlemedik."
Yüzü düşen adam bu sefer diğer yatağa döndü. Ancak diğer yataktaki çocuk gözlerini fal taşı misali kocaman açmış, korkan bakışlarla onu gözlüyordu. Adam yatağa yaklaşmaya başladıkça çocuk, kaçmak ister gibi diğer tarafa doğru kaydı. Paltolu herif hiç konuşmadan elindeki poşetlerden bir kaç sarılmış kutu çıkardı ve sallayarak ona gösterdi. Sonra yatağının yanındaki masaya bıraktı. Sonra diğer poşeti kaldırdı: "Sana bol bol kağıt da getirdim."
Anlamadığı her halinden belli olan çocuğa başıyla diğer tarafındaki masayı işaret etti. Masanın üzeri kağıttan yapılmış uçaklarla kaplıydı. Bir kısmı yere düşmüş olan uçakların bir kaç tanesi diğer yataktaki kız kardeşinin baş ucunda duruyordu. Kimisi ise diğer tarafa ulaşmayı başaramamış olacak, iki yatağın ortasında yerlerde sürünüyordu.
Elindekileri bırakan adam tekrar hemşireye döndü: "Ben gideyim, daha sonra tekrar gelirim."
"Pekala iyi günler."
Sonrasında binbaşı ile gördükleri arasındaki sis perdesi yoğunlaşmaya başladı. Gördükleri bulanık, duydukları giderek anlamsız bir hal almaya başlamıştı. Arkasında duran yaşlı teyzeye telaşla sordu:"Neler oluyor?"
"Buralar artık anılarından koptuğun yerler. Buradan sonrasında olmaman gerekiyor. Bekle de sana yardım edeyim."
Yaşlı kadın kapıdan adımını attığı anda içerisi aydınlandı. Mithat'a yaklaşırken attığı her adımda sis perdesinin ardında parça parça görüntüler netleşiyordu. Binbaşı bunların arasında kızın yatağının kaldırıldığını gördü. Doktor üzgün bir biçimde başını iki yana sallıyordu. Sonrasında çocuğun başındaki konuşmalarında bir parça duydu:"Sanırım mecburen kuruma gönderilecek. Zavallı yavru...." En sonunda yaşlı kadın Mithat'ın yanına geldiğindeyse sis tamamen dağıldı ve her şey yok oldu. Karşılarında bomboş bir oda ve en dibinde genişçe bir kapı kalmıştı sadece. Ancak bu seferki kapı öncekinden biraz farklıydı. Genişliği neredeyse boyuna eşit metalik yapıdaki görüntü, bir kapıdan çok bir kasayı andırıyordu.
Binbaşı gördükleriyle beraber aklına gelenleri şöyle bir toparladı. Bu çocuklar nasıl bu duruma gelmişlerdi? Transfer... Limana giden yoldaki mayın... Ana karaya gönderilmek üzere olan çocuklar mayınlı saldırıdan sağ kurtulmuştu. Tedavileri Türkiye'de devam etti. Binbaşı onları her hafta ziyaret etti. Ancak bir şey oldu. Araya tam hatırlayamadığı olaylar girdi ve her şeyi unuttu. Onları görmeyi de bu yüzden bıraktı. Ama tam olarak ne olmuştu? Zihninin o kısmı halen bulanıktı. Nasıl olmuştu da tüm bunlar aklından uçup gidebilmişti?
Arkasını dönerek emanetçiye baktı: "Nasıl?"
"Onlara karşı olan hislerin, hayatını yaşanmaz hale getirdi. Sen ise yaşamayı seçtin. İnsanoğlunun en önemli özelliğidir bu. Yaşamak için uyum sağlamak. Herkes sevdiklerine aynı gözle bakar. Her insan en sevdiği kişileri kaybederse yaşayamayacağına, her şeyin biteceğine inanmıştır. Gerçek çoğu zaman öyle olmaz. En kıymetlilerimizin ölümü bile zaman zaman tekrar hatırlanmak üzere unutulur. Yola devam etmek için her şeye uyum sağlayabiliriz, her şeye... Hatta kendi kimliğimize bile."
"Öyle bile olsa, bu denli büyük bir şeyi kendi başıma aklımdan silmiş olabilir miyim? Yani böylesi bir olayı tümüyle unutmaya benim gücüm yeter mi?"
"Sanırım hayır. Burası kapısı kapalı bir odaydı. Çünkü doktordan tam olarak böyle olmasını istedin. Askeri psikiyatrda gördüğü terapide kendi gerçeklerini bu odaya kapattın. Erken emekli olmanı sağlayan da yine aynı doktordan aldığın rapordu hatırlasana."
Parçalar yavaş yavaş kafasında birleşiyordu. Emanetçinin ağzından çıkan her kelime sanki aklında bulunan mumları tek tek yakıyordu. Yine de tüm bunlara rağmen karanlıkta hissediyordu. Başını kaldırarak yüzünü ve vücudunu çelik görünümlü geniş kapıya dönerek sordu:
"Peki ya burası? Bu da başka bir terapinin sonucu mu?"
"Hiç sanmıyorum. Üzgünüm fakat sana buradan sonrası için rehberlik edemem. Çünkü içeriye benim bile girme iznim yok. Yalnızca oraya girmeden önce birkaç şey sormak istiyorum."
"Buyurun. Lütfen sorun."
"Birisini en iyi nasıl tanırsınız binbaşı? Onu anlayabilmek için ne yaparsınız?"
"Onunla konuşurum sanırım. Daha doğrusu dinlerim."
"Peki bu sizce yeterli mi?"
"Hayır. Davranışlara da bakmak gerek sanırım. Yani farklı durumlardaki tepkilerine falan. Biz eğitimde adayları test ederken öyle yaparız."
"Doğru. Yaptıkları bir insanı tanımlayan en güvenilir kanıttır. Ancak davranışları bile o kişiyi tümüyle anlamayı garanti eder mi?"
"Etmez elbette. Sonuçta herkesin bir davranış rutini olsa bile, bu rutini bilmek kişinin bir sonraki hareketini kesin olarak tahmin edebilmenizi sağlamaz. Bunu anlamanın tek yolu..."
"O kişinin aklından geçenleri okuyabilmektir öyle değil mi?"
"Evet. Öyle."
"Bugüne kadar herkes, sizi yaptığınızı düşündükleri icraatler ve onlara kendinizi anlattığınız kadarıyla tanıdı. Bu yüzden de hemen herkes sizi bir profesyonel, sağlam bir kişilik ve hatta bir kahraman olarak tanımladı. Peki siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz binbaşı? Sonuçta aklınızdan gerçekten neler geçtiğini bilen bir tek siz varsınız."
"Şey, bilmiyorum. Daha önce de söyledim. Bunun üzerine uzun uzadıya hiç düşünmedim."
"Ben söyleyeyim. Aslında içten içe iyi birisi olduğunuz kanaatindesiniz. Etrafınızdakilere faydalı olduğunuzu düşünüyorsunuz ve bu sebepten ara sıra gururlanıyorsunuz. Çevrenizdeki insanlar durmadan yaptığınız iyi işlerden ve kahramanlıklarınızdan dem vurup duruyor. Siz de bundan şikayetçi değilsiniz."
Mithat lafın nereye varacağını kestiremiyordu. Ancak tek bildiği artık o kapıdan geçmeye hazır olduğuydu. Kapıya dönüp baktığında, emanetçi kadın elini omzuna koydu.
"O kapının ardında gerçekte kim olduğunuz var Mithat bey. En derin anılarınız bile sizi bazı konularda yanıltabilir. Fakat o kapı, tümüyle salt gerçekleri koruyor. Bununla yüzleşmeye hazır mısınız?"
Binbaşı yanıt vermek yerine yavaş adımlarla kapıya doğru yaklaşmayı seçti. Ortasında açmak için çevirmesi gerektiğini düşündüğü dev bir yuvarlak çark bulunuyordu. Yaşlı kadına son bir bakış attıktan sonra çarkın bir ucuna asıldı. Zorlukla dönen kilidi, gıcırtı sesleriyle açılan kapı takip etti. Açılan boşluktan içinde bulundukları bembeyaz aydınlık odaya tam zıt bir karanlık doluyordu. Mithat önce tereddüt etti, sonrasında karanlığa doğru yürümeye başladı. Kapının eşiğini geçtikten sonra durdu. Neler döndüğünü seçmeye çalışır bir şekilde gözlerini kıstı. Gördükleri netleşince kısılmış gözleri kocaman açıldı. "Nasıl yani?! YO! BU DOĞRU OLAMAZ!!!"
22 Temmuz 1974
Patlamanın etkisiyle kulakları sağırlaşmış asker, tümden tozla ve dumanla kaplı odada el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyordu. Derken elleri duvara rastladı. Tutunarak emekler pozisyondan ayağa kalktı. Yukarıdaki daha hafif toz perdesi sayesinde etrafı biraz seçebildi. Yerde yüzü buruşmuş şekilde yatan arkadaşlarını gördü. Sonrasında yavaş yavaş duymaya başlayan kulakları onların inlemeleriyle dolacaktı. Kendisine şöyle bir baktı. Kanayan bir veya yaralı bir tarafı gözükmüyordu. Öyleyse yapılacak belliydi. Yan odaya komutanına koşup olan biteni anlatması gerekiyordu.
Yürümeye niyetlendiğinde sağ baldırında şiddetli bir acı hissetti. Anlaşılan sandığı kadar sağlam durumda değildi. Koşma fikrini bir kenara bırakıp topallayarak odadan çıktı ve yan odaya yöneldi.
Açık kapıya geldiğinde eşiğe yaslandı ve içeriye doğru nefes nefese bağırdı:
"Komutanım! TUZAK! PATLAMA! Komutanım?"
Genç adam gördükleri karşısında yalnızca susmayı becerebildi. Hatta hızlı atan kalbi bile sesini kesmiş, nefesi yavaşlamıştı. Çatıdan girerken bocalayan askerle aynı kişiydi bu genç. Ancak bugün yaşadıklarının ileride arkadaşlarına anlatacağı komik bir askerlik anısı olamayacağı artık kesinleşmişti.
Yüzbaşı odanın tam ortasında duruyordu. Oldukça terlemişti ve yorgundu ancak onun dışında iyi görünüyordu. Elindeki tabancasını yerde diz çökmüş halde duran küçük bir çocuğun ensesine yaslamıştı. Çocuk ellerini iki yana kaldırmıştı ve önünde duran yerde yığılı adamdan gözlerini ayırmıyordu. Yerde yığılı yetişkin adamın kafasının arkasında taze, kocaman bir kurşun deliği görünüyordu. Ölünün hemen dibinde çocuktan daha büyükçe bir kız bedene sarılmış ağlıyordu.
"Komutanım, iyi misiniz? Napıyorsunuz?"
"Karışma! Yan tarafa geç, yaralılarla ilgilen!"
"Komutanım yapmayın."
"Karışma dedim! Bu üçü bana saldırdı. Ellerinden zor kurtuldum."
Onlar konuşurken kız ağlamayı bırakıp yüzbaşına doğru yüksek sesle haykırdı. Söyledikleri rumcaydı fakat Türkçe bile konuşsa o haliyle kimse anlayamazdı.
Yüzbaşı silahı çocuğun ensesinden çekip bir anlığına kıza doğrulttu. Korkan kız elleriyle yüzünü siper etti. Hızlıca nefes alan fakat ağlamayan oğlan çocuğu da bağırarak bir şeyler söylemeye başladı.
"KESİN SESİNİZİ!!!"
Mithat önce havaya bir el ateş etti, sonra silahı tekrar oğlanın ensesine bastırdı. Sessizliğe bürünen çocukların her ikisi de gözlerini kısmış mutlak sonu bekliyordu.
"Yüzbaşım! Dur! YAPMA!"
Yüzbaşı dinlemedi. Tabancanın tetiğine asıldı. Ancak silah patlamadı. Tetik geri sekerek Mithat'ın parmağını acıttı. Tabancayı çocuğun ensesinden çeken yüzbaşı silaha şöyle bir baktı.
Asker bu fırsatı kaçırmadı. Acıyan bacağına aldırmadan 2 adımda ileri atıldı ve yüzbaşının üzerine çullandı. İkisi birlikte yere devrildiler. Asker elleriyle yüzbaşını yokladı. Silahı arıyordu fakat silah yere düşmüştü. Üzerinde asker oturan yüzbaşı homurdandı: "Çekil, kalk üstümden."
"Olmaz komutanım, böyle bir şeye izin veremem."
"Tamam silahım yok. Kalk dedim."
Asker tekrar etrafına bakındı. Biraz ileride aradığı tabancayı gördü. Yüzbaşının üzerinden kalkarak emekledi ve tabancayı kaptı. Köşeye oturduğunda iki çocuğun gözyaşları içinde ona baktığını gördü. Onların bakışları karşısında silahı beline koydu.
Yerden kalkan Mithat boynunu tutarak doğrudan çıkışa yöneldi. "Yaralı ve sivillerle ilgilenin. Ben dışarıdayım, sıhhiye de birazdan burada olur."
Er, köşedeki yerinden kısık sesle yanıtladı:"Emredersiniz komutanım."
*********************************************************************
Binbaşı Mithat, az önce girdiği eşikten korkmuş bir şekilde geri geri gelirken dizlerindeki titremeyi durduramıyordu. En sonunda tam eşikten geçerken arkaya doğru düştü. "Olamaz! Bunlar yaşamış olamaz! Buradaki ben değilim!"
Emanetçi, yerde oturan dehşet içerisindeki Mithat'ı seyrederken, başını yazık der gibi iki yana sallıyordu.
"Kötü anıları unutmak, sana kötü hissettiren duygularından kaçmak başka şey. Ancak anılarını değiştirmek, dahası o yalanlara kendini inandırmak bambaşka bir seviye."
Mithat ani bir hareketle kadına döndü:"Sen neden bahsediyorsun. Buradaki ben değilim. Ben olamam."
Yaşlı kadının ağzında beyaz dişlerini gösteren bir gülümseme yayıldı.
"Öyleyse bu da sen değilsindir." Emanetçi elini hırkasının cebine götürdü ve bir kutu kibrit çıkardı. Onu yerde oturmakta olan Mithat'ın kucağına doğru attı.
Kibriti eline alan binbaşı aynı anda keskin bir koku duymaya başladı. İçine çektikçe adeta başını ağrıtan bu koku ellerinden geliyordu. Biraz kokladığında bunun ispirto kokusu olduğunu anladı. Aklına İzmir'de evlerinin yandığı gece, küçük kardeşinin ona doğrulttuğu korku dolu bakışları geldi.
"Yangın çatı katındaki gaz şişelerinden çıkmıştı değil mi? Neyse ki küçük Mithat gecenin bir saatinde tüm ailesini uyandırarak yangından kurtarmayı başardı. Ne kahraman ama..."
Binbaşını sorguya çekilen bir suçlunun telaşı almıştı. Tüm vücudu terliyor, titriyor ve oradan bir an önce kaçmak istiyordu." Hayır! Ben... Ben değildim! Kokuya uyandım. En üst katta yattığım için duman kokusuna..."
Mithat kibriti aceleyle cebine attı ve ayağa kalktı. Artık oradan uzaklaşması gerektiğine ikna olmuştu. Üstünü başını düzeltirken yere katlanmış bir kağıt düştü. Binbaşı ne olduğuna bakmak bile istemiyordu ancak yine de kendini durduramadı. Kağıdı açtığında yer yer işaretlenmiş genişçe bir haritayla karşılaştı.
"En kötüsü de ne biliyor musun? Yüzleşmekten korktuğun kimliğinden kaçmak için ne kadar ileri gidebildiğin gerçeği. Dayanamadın değil mi? Orada yaşayıp da her gün senin ne çeşit birisi olduğunu bilecek insanlar olmasını sindiremedin. O yavrucakları tehlikeli olduğunu bildiğin araziden yolladın. Hem de o masum erle birlikte. Sırf gerçek seni gördükleri için hepsi ölsün istedin! ÖYLE DEĞİL Mİ?!!!"
"HAYIR!"
"Babanı vurdukları gün baban, seni dışarıda ararken yakalandı. Çünkü ne kadar evde kalmanı söylese de sözünü dinlemedin. Bedelini de baban ödedi. Silah sesini duyduğunda sen de içeri girip ölmek istedin. Ama giremedin. Çünkü korktun değil mi? İçeride ailenden yaşayan kimseyi görememekten korktun. Daha azıyla devam etmek zorunda kalmaktan korktun."
"EVET! KORKTUM! O gün çöp beni çöp kutusuna oturtan çocuklar haklıydı. KORKAĞIM BEN! Korkak..."
Binbaşı Mithat elindeki haritayı buruşturup attı. Gözyaşları içerisinde ilk girdikleri kapıya yöneldi. Emanetçi arkasından seslendi:"Dur! Bekle!"
Mithat dinlemedi. Kapıya yaklaştığı sırada kapı hızlı bir şekilde çarparak kapandı. Emanetçi yineledi: "Beklemeni söyledim."
"Hayır. Gitmek istiyorum. Ne olacağı umrumda değil. Buna daha fazla katlanamam."
"Hala bir şansın daha var."
Mithat yaşlı kadının ne demek istediğini anlamadı. Göz yaşlarını silerek ona baktı.
Yaşlı kadın eliyle arkasında duran, Mithat'ın girmekten vazgeçmiş olduğu karanlığa açılan geniş kapıyı işaret etti.
"Henüz her şey bitmedi. Eğer bu kapıdan geçersen eskisinden daha karanlık bir hayatın olacak belki. Ancak en azından bundan sonrasında kendine karşı dürüst olacaksın."
"Peki ya geçmek istemezsem?"
"O zaman..." dedi kadın ve elini tekrar cebine attı. Cebinden sarı, sünger bir top çıktı. Topu Mithat'a doğru yavaşça fırlattı ve binbaşı kaptı. "O zaman geldiğin yönden geri dönersin. Girmiş olduğun sokağın çıkışından sonra, tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi hayatına devam edebilirsin."
"Peki, tekrardan..."
"Merak etme. Her iki durumda da buraya bir daha gelmek zorunda kalmayacaksın."
Mithat, kadının söyledikleri üzerine şöyle bir düşündü. Tüm bu işkenceyi unutabilmek çekici bir teklifti. Ancak beraberinde gerçek anılarını tekrar kaybetmek zorundaydı. Gerçekten ağır bir bedel miydi bu? Arkası karanlık olan kapıya tekrar baktı. Gerçekte kötü olan birisi için dürüstlüğün bedeli bu kadar ağır mıydı?
Arkasını dönerek az önce sertçe kapanan kapının koluna yapıştı. Kapı kilitliydi."Kararımı verdim."
Emanetçi biliyordum şeklinde bit yüz ifadesi takındı. Tanrı, kullarının tövbesini her defasında bozacağını bildiği halde, her tövbe edişlerinde onları yine affeder. Kilitli kapı açıldı. Binbaşı elindeki topla birlikte merdivenleri indi. Sonrasında dükkandan çıktı.
Bu iş uzun sürerse sonunda vazgeçeceğinin farkındaydı. O yüzden hızlı adımlarla ilerliyordu. Bir insan kendisinden kaçarken koşabilir mi? Binbaşı neredeyse koşacaktı. Sessiz ve kimsesiz caddeyi bitirdi. Geldiği sokağın başında durdu. Elindeki sünger topu merdivenlerden aşağı bıraktı. Sekerek inen top köşeyi dönünce arkasından inmeye başladı. Her merdivende şehrin gürültüsü azar azar kulaklarını doldurdu. En sonunda sokak bittiğinde, Mithat'ın aklında az önceki öğrenciler ve şehrin kalabalığından başka bir şey yoktu. Telsizinin ışığı kırmızıdan yeşile döndü. Düğmeye basarak seslendi:
"Ekip! Beni duyuyor musunuz?"
"Komutanım? Tekrar hoş geldiniz."
"Civcivleri aldınız mı?"
"Ambulans ve arabalar az önce çıktı komutanım. Teknik ekipte de bir ben kaldım."
"Öyleyse sokağın başına gel. Keyfim yerindeyken sana bir yemek ısmarlayayım."
"Ooo, ne yiyoruz komutanım?"
"Üst caddede çok güzel bir dönerci biliyorum."
SON
Kaydol:
Yorumlar (Atom)